Siyaset26 Aralık 2004 00:00

Kürt kapanına düştük!

Başbakan Erdoğan, Brüksel’deki zirvede, “uçağımı hazırlayın, dönüyoruz” deyip, masadan kalkmaya teşebbüs ettiğinde Blair, Scröder ve Berlusconi, “Bir dakika hiçbir yere gitmiyorsunuz. AB’nin bu tarihi projesinin yok olmasına izin vermeyeceğiz” dememişler midir? Demek ki neymiş, “tarihi proje” ve dedikleri gibi Brüksel’de o ağır şartları kabul ettirerek, bu projenin yok olmasına izin vermediler. Bu “tarihi projeyi” bozmak artık başta TBMM olmak üzere Türk Devleti ve Türk Milleti’nin görevidir ama bunun için neredeyse günlerle sınırlı bir süremizin olduğu da unutulmamalıdır.

Ünlü siyasetçi Sadi Somuncuoğlu, Türkiye üzerine yazılan ihanet senaryosunu ortaya çıkardı: Kuzey Irak''ta kurulacak devlet sayesinde Türkiye parçalanacak AB’nin verdiği, şartlı, içi boşaltılmış müzakere tarihi Türkiye’yi tahminlerin de ötesinde karanlık bir tünele sokmuştur.
 
 Teröristbaşının Yunanistan’a ve Kenya’ya götürülüp, saklanması üzerine bu ülkede dönemin yöneticileri hakkında açılan göstermelik davayı hatırlayın; Eski Kamu Düzeni Bakanı Stelyos Papatemlis açıkça, “Öcalan ve Kürtlerin zaferi Türkiye’nin bölünmesine yol açacaktı.
 
 Şimdi K.Irak’ta kurulacak Kürt devleti Türkiye’nin bölünmesi sürecini başlatacak” iddiasında bulunmamış mıdır? “KÜRT KAPANI”NA DÜŞTÜK!... AB’nin verdiği, şartlı, içi boşaltılmış müzakere tarihi Türkiye’yi tahminlerin de ötesinde karanlık bir tünele sokmuştur.
 
 ABD ve AB’nin ortaklaşa inşaa ettiği bu tünelin hemen ağzında eş zamanlı olarak hem ayağımızın bağlanması, hem de ciğerlerimizin sökülmesi planlanmaktadır.
 
 Bunlardan ilki Kıbrıs, diğeri de Irak’ın kuzeyinde kurulan uydu Kürt devletinin Türkiye tarafından tanınması sürecinin başlatılmasıdır.
 
 Kıbrıs’ta olan-biteni, tezgahlanan kirli ve şeytani oyunlarla nasıl kurtlar sofrasının ortasına atıldığımızı artık herkes görüyor.
 
 Ama avucumuzun içi gibi bildiğimiz, arka bahçemiz Irak’ın kuzeyine ilişkin bu sessizlik, ABD ve buradaki aşiret reislerinin vereceği bilgilere muhtaç hale gelmemiz dikkat çekici değil mi? Gerçekte Kıbrıs ve K.Irak aynı planın içindedir ve bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonraki gelişmeler de at başı gidecektir.
 
 Bunu görmek için hafızamızı tazeleyip, bazı kareleri yan yana getirmek yeterlidir.
 
 DAHİYANE KIBRIS-IRAK POLİTİKASININ BEDELİ Hatırlanacağı gibi Kıbrıs’ta çözüm adına BM, ABD ve AB’nin işbirliği ile hazırlanan Annan Planı 3 Kasım seçimlerinden sonra AKP iktidarının işbaşına gelmesiyle birlikte hemen piyasaya sürülmüştü.
 
 Dönemin Başbakanı Abdullah Gül ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, içeriye karşı kesinlikle itiraz ediyormuş gibi görünseler de, el altından bu plana destek vermeye başlamışlardı.
 
 Aynı dönemde ABD’nin Irak’ı işgal hazırlıkları da hızlanmıştı.
 
 Kısacası Türkiye tıpkı bugün olduğu gibi büyük bir kıskaca düşmüştü.
 
 İşte “acemi AKP iktidarı”, “Türkiye’nin K.Irak ve Kıbrıs’ı aynı anda sırtında taşıyamayacağı” gibi inanılmaz bir gerekçeyle Annan Planı’na destek verilip, en azından Kıbrıs sorunundan kurtulmayı planlamıştı.
 
 Nitekim Başbakan Gül’ün, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’e söylediği ve bugüne kadar yalanlanmayan, “Irak ve Kıbrıs, ikisini birden bu millete kabul ettirmek mümkün değil.” şeklindeki sözleri bu dahiyane politikanın sonucuydu.
 
 Açıkçası Kıbrıs, Irak’a feda edilmek istenmiştir.
 
 Ancak buradaki feda gerekçesinin Irak’ın kuzeyinde bir uydu devlet kurulmasını engellemek değil, sadece asker gönderme tezkeresinin çıkarılmaması olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır.
 
 Siz birbirinden önemli, biri diğerine feda edilemeyecek can damarlarınızı pazarlık masasına koydurur, ırkçı/sömürgeci bir zihniyetin bununla yetineceğini umarsanız, sadece kendinizi aldatmakla ya da karşınızdakini kandırdığınızı zannetmekle kalmaz, ülkenizi çok büyük tehlikelere atarsınız. Bunun neticesidir ki hala başımızın eğik durmasına sebep olan Süleymaniye hadisesi yaşanmıştır.
 
 Askerlerimizin başına çuval geçirenler, şeref ve haysiyetimizi herşeyin önünde tuttuğumuzu bildikleri için bu hançeri tam yüreğimizin ortasına sapladılar.
 
 Aslında Türkiye’nin elinin-kolunun tam olarak bağlanıp, bağlanmadığının da sınanmasıydı.
 
 Tahmin ettikleri gibi “layık” oldukları tepkiye göstermedik, gösteremedik.
 
 Bu ABD’den Türkiye’ye gönderilen Irak’ın kuzeyinde bir uydu devletin kurulduğunun işaret fişeğiydi.
 
 Bağdat Büyükelçiliğimizi korumaya giden polislerimize kurulan kahpe pusu ise bu uydu devletin Türkiye’ye resmen kabul ettirilmesi sürecinin başlatılmasıdır.
 
 Olaydan sonra Başbakan Erdoğan’ın, Bush’u arayarak, “ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yeni bir aşamaya geldiğini, ABD ile dostluğumuzu güçlendireceğimizi” söyleme ihtiyacını duyması, mesajın yerini bulduğunu göstermiyor mu? TERÖRİSTBAŞINI SAKLAYAN YUNANLI BAKAN, “K.IRAK’TA KURULACAK KÜRT DEVLETİ TÜRKİYE’NİN BÖLÜNMESİ SÜRECİNİ BAŞLATACAK” DEMİŞTİ Türkiye, bölücü terörü bitirmek için ne zaman K.Irak’a girmeyi gündeme getirse karşısında sadece ABD değil, AB’yi de bulmamış mıdır, AB yöneticileri ile üye ülkelerin liderleri hep bir ağızdan, “K.
 
 Irak’a girerseniz, AB’yi unutun” dememişler midir? Bunun neticesinde Türkiye, PKK’yla mücadeleyi ABD’ye havale etmek zorunda kalmamış mıdır? Teröristbaşının Yunanistan’a ve Kenya’ya götürülüp, saklanması üzerine bu ülkede dönemin yöneticileri hakkında açılan göstermelik davayı hatırlayın; Emekli General Rihardos Kapellos, “Çok sayıdaki yüksek rütbeli subayımız Kürt silahlı mücadelesinin ikinci bir orduyu teşkil ettiğini düşünüyordu.”dememiş midir? Eski Kamu Düzeni Bakanı Stelyos Papatemlis de açıkça “Öcalan ve Kürtlerin zaferi Türkiye’nin bölünmesine yol açacaktı.
 
 Şimdi K.Irak’ta kurulacak Kürt devleti Türkiye’nin bölünmesi sürecini başlatacak.” iddiasında bulunmamış mıdır? AB ve ABD’nin idamdan kurtardığı teröristbaşı, “demokratik cumhuriyet projesi” adı altında devletimize eşit ortak olmak istediklerini ve Türkiye’nin AB kriterlerini benimsemesinin Kürtlerin taleplerini karşılayacağını açıklamamış mıdır? Leyla Zana, Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada Türk-Kürt Federasyonu istediklerini, Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasını Kürt halkının taleplerinin yerine getirilmesi şartına bağlanması gerektiğini söyleyip, Avrupalı Parlamenterlerce ayakta alkışlanmamış mıdır? AB Komisyonu’nun 6 Ekim tarihli ilerleme, tavsiye ve etki raporları ile Avrupa Parlamentosu’nun 15 Aralık’ta kabul ettiği, zirve kararı ile de bağlayıcı hale getirilen raporda yer alan,“Kopenhag Kriterleri temelinde yeni bir Anayasa yapılması, ademi merkeziyetçi rejime geçilmesi, Kürtlerin diğer azınlıkların hak ve özgürlüklerden tam olarak yararlanmasına imkân verecek tedbirlerin alınması, tüm teröristlere şartsız ve ayırımsız genel af, silahlarını bırakan Kürt güçleriyle uzlaşma ortamının sağlanması, Kürtlerin TBMM’de temsili için yüzde 10’luk barajın düşürülmesi, teröristbaşının yeniden yargılanması” gibi sayısız talepler ülkenin Güneydoğu’suna ilişkin düzenlemelerin habercisi değil midir? Yine AB raporlarındaki, “Komşu ülkelerle ilişkiler, milli güvenlik stratejinin belirlenmesi ve uygulanmasında ordunun değil, sivil otoritenin ve sivil toplum örgütlerinin belirleyici olması, AB’nin Türkiye’nin komşularıyla ikili ilişkilerine müdahil olması, Dicle-Fırat sularında uluslararası yönetim” gibi ifadeler Türkiye’nin K.Irak’taki uydu devleti tanıması çağrısı ve ülkenin Güneydoğusu ile uydu devlet arasında kurulacak bağın hazırlığından başka bir anlama gelmekte midir? Yine AB’nin “Türkiye ve bölge ülkeleriyle ilişkilerinde, Türkiye’de ve diğer bölge ülkelerinde bulunan kayda değer Kürt azınlıklar ile AB’deki mevcut Kürt diasporasını dikkate alacak olması”, uyduruk müzakere tarihi uğruna içine sokulduğumuz tünelin zifiri karanlığına tutulan projektör değil midir? TÜRK MİLLETİ İKNA ODASINA ALINDI Listeye devam edelim; Hani Avrupa Parlamentosu’ndaki o baldıran zehiri gibi raporu kabul ederken Türk bayrakları ile poz vererek, o zehri güle oynaya damarlarımıza zerk eden Yeşiller Grubu’nun 19-22 Ekim’de İstanbul’da yaptığı toplantıda, “sivil özgürlükler” adı altında gözümüzün içine baka baka,“Kürt hareketine karşı çıkılmaması, merkezi yetkilerin bir bölümünün yerel yönetimlere devredilmesi, çatışma riskinin ortadan kalkması için Güneydoğu’dan asker çekilmesi ve yeni bir toplumsal sözleşme oluşturulması” çağrısı yapılmamış mıdır? Diyarbakır’a giden Avrupa Parlamentosu heyetinin sözcüsü Ransdorf, “Kürdistan’a katkı sunmaya devam edeceğiz”, AP Başkanı Josep Borell de yine Diyarbakır için “Kürdistan” dememiş midir, daha sonra “Kürdistan kelimesi Türkiye’de sıkıntı yaratıyor.
 
 Oysa bir vatandaş devlete karşı kendini savunabilmeli, o devletin parçası olmayı istememe hakkına sahip olmalı.
 
 Demokratik bir şekilde, (Sizin devletinizi değil, kendi devletimi istiyorum) diyebilmeli.
 
 Bu bir ülkenin toprak bütünlüğünün sorgulanmasını beraberinde getirmez.” şeklinde açıklama yapmamış mıdır? Türkiye’ye müzakere tarihi verildikten sonra Fransa Başbakanı Raffarin’in, “Ermeni ve Kürt meselesinin müzakereler sırasında Türkiye’nin önüne getirileceğini” söylemesi tesadüf müdür? Daha birkaç gün önce İsrail Gazetesi Haaretz’de yayınlanan bir makalede yer alan, “Yakın gelecekte hakikaten de yeni bir siyasi süreç (esasen yeni siyasi mücadeleler) başlayabilir.
 
 Avrupa üyeliğinin gerektirdiği koşullar Türkiye’nin ikinci bir kültürel devrim gerçekleştirilmesini gerektirecek.
 
 Türkiye çok uzun bir yol kat etti, fakat en büyük sorun hala çözülmüş değil.
 
 Ülke Avrupalı olmadan önce çok kültürlü bir Kürt-Türk toplumuna dönüşmek durumunda.” ifadeleri tabloyu tamamlamıyor mu? Bir grup Iraklı Kürdün bağımsız bir Kürt devleti kurulması için referandum yapılması talebiyle BM’ye verdiği 1,7 milyon imzalı dilekçe ve BM’nin bunu not etmesi, eş zamanlı olarak DEHAP’ın, 200 bin imzalı bir dilekçe ile TBMM’den Anayasa’nın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek maddelerinin değiştirilmesini istemesi, Türkiye’nin üstüne kapatılması planlanan “Kürt Kapanı”nda sona gelindiğinin son göstergeleridir.
 
 Ülkemizdeki AB muhipleri, Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi halinde Kürt vatandaşlarımızın ayrılmayacağını, böyle bir korkuya gerek olmadığını, hatta AB’nin Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünün güvencesi olduğunu iddia etmektedirler.
 
 Kimileri de AB ve ABD’yi farklı konumlara oturtmakta, bunları birbirinin alternatifi gibi göstermektedirler.
 
 Ama gerçekler onları bir kez daha yalanlamaktadır.
 
 Önümüzdeki fotoğraf, bu planı ABD, AB ve İsrail’in tam ittifakla hazırlayıp, iş bölümü yaparak, uyguladıklarını tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır.
 
 Ben bu fotoğraftan, Irak’ın kuzeyinde bizim de engin desteğimizle kurulan uydu Kürt devletinin ilanının yaklaştığını, buna Türkiye’den gelecek muhtemel cılız seslerin, özel harekatçılarımızın öldürülmesiyle peşinen kesilmek istendiğini, bir yandan da halkımızın hem Kürt Devleti, hem de Güneydoğumuzun bu planın içindeki yeri gerçeğine hazırlandığını, yani “Türk Milleti’nin ikna odasına alındığını” görüyorum.
 
 Başbakan Erdoğan, Brüksel’deki zirvede, “uçağımı hazırlayın, dönüyoruz” deyip, masadan kalkmaya teşebbüs ettiğinde Blair, Scröder ve Berlusconi, “Bir dakika hiçbir yere gitmiyorsunuz.
 
 AB’nin bu tarihi projesinin yok olmasına izin vermeyeceğiz” dememişler midir? Demek ki neymiş, “tarihi proje” ve dedikleri gibi Brüksel’de o ağır şartları kabul ettirerek, bu projenin yok olmasına izin vermediler. Bu “tarihi projeyi” bozmak artık başta TBMM olmak üzere Türk Devleti ve Türk Milleti’nin görevidir ama bunun için neredeyse günlerle sınırlı bir süremizin olduğu da unutulmamalıdır.
 
 Aksi halde Türkiye, Irak’ta 30 Ocak’ta yapılması planlanan seçimlerden sonra her an başlama, kısa zamanda da yurdun dört bir yanını sıçrama ihtimali yüksek, çok büyük bir yangının ortasına düşebilir.