Batı Doğu'ya yöneliyor, Türkiye yalnızca Batı'ya - Gürol Kıraç
Görünen o ki, her ne kadar Türkiye'deki iktidar sahipleri birçok ülkeyle olan kültür ve tarih bağlarından bahsetseler de, pratikte iç kamuoyunu da düşünerek, istikrarlı bir biçimde Batı piyonunu oynamayı tercih etmişlerdir. Hatta, Doğu politikalarını savunanlara çeşitli yakıştırmalar yapıldığı gibi, daha da ileri gidilerek geri kafalılık ve diğer bazı ithamlarla bu gruplara manevi saldırıların yapıldığı da görülmüştür.levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetescialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciecialis forum link cialis bez receptaclaritin mazilo claritin tablete claritin mazilo
TÜRKİYE'NİN ELİ NEDEN BAĞLI?
Soğuk Savaş yıllarında SSCB'nin güney freni olarak Türkiye, önemli görevler üstlenmiş ve bunları milyarlarca Dolar harcayarak, başarıyla ve fedakarlıkla yerine getirmiştir. Sovyetlerin yıkılmasıyla Türkiye'nin daha da güçleneceği ve Türk cumhuriyetleriyle ekonomik, kültürel ve sosyal işbirliğini geliştirerek Avrasya'nın en önemli devleti halini alacağı analizleri yapılmaktaydı. Hatta Rusya, Avrasya'da hakimiyetinin kaybolduğu alanlardaki en ciddi rakiplerinden birinin Türkiye olacağının bilinci içerisindeydi. Çünkü, gerek Türk cumhuriyetleri siyasetçileri gerekse halklar birbirlerine besledikleri iyi ve önyargısız yakınlığı hayata geçirecek bir fırsat bulmuşlardı. Türkiye bu ülkeleri ilk tanıyan devlet olmasına rağmen, daha sonraki süreç içerisinde bölge ülkeleriyle ilişkilerini istediği seviyeye bir türlü taşıyamamıştır. Ülkelerle yapılan askeri, kültürel, ekonomik işbirliği çalışmaları düşük seviyelerde seyretmiş, özel şirketler de bu ülkelere yapacakları girişimlerde tam olarak devlet desteği görememişlerdir. İlişkileri geliştirme konusunda uluslararası örgütsel bir yapılanma da düşünülmüş, bu çerçevede 1985 yılında Türkiye, Pakistan ve İran tarafından kurulan Ekonomik İşbirliği Örgütü'ne (ECO), Mayıs 1992'de Türk cumhuriyetlerinin de katılmaları onaylanmıştır. Ancak, teoride sağlanan bütünleşmenin pratikte çeşitli engellerle silikleştirildiği görülmüştür.
Türkiye ile bölge ülkeleri arasındaki yukarıda bahsedilen potansiyel, bugüne kadar sağlıklı ve verimli bir biçimde kullanılamamıştır. Son döneme bakıldığında ise artık bölge ülkeleriyle Türkiye arasındaki iletişimsizliğin giderek büyüdüğü görülmektedir. Türkiye'nin daha etkin olması beklenirken bunu yavaş yavaş kaybetmesinin nedenlerine bakıldığında iç ve dış nedenler olarak iki ana başlık karşımıza çıkmaktadır. Dış etkenler olarak, Türkiye'nin kontrol edemediği ve ''müttefik''lerimiz olan Batılı devletlerin girişimleriyle Türkiye'nin içinde ve çevresinde yaratılan sorunlar gelmektedir. Bu sorunlar sebebiyle Türkiye ciddi ulusal güvenlik endişeleri yaşamış, ağır maddi yükümlülükler ve ekonomik krizlerin içerisine itilmiştir. İç etkenler ise, Türkiye'deki siyasi iktidarların alternatif, somut politikalar üretememeleri ve ülkeyi dar bir perspektifle bölgesinde ve uluslararası alanda etkisizleştirmeleridir.
BEKLENTİ ÇOK SONUÇ YOK
Türkiye, enerjiye ihtiyaç duyan ve bu gereksinimini ithalat yoluyla karşılayan, enerji alanında dışa bağımlı bir ülkedir. SSCB'nin dağılmasıyla, enerji kaynakları bakımından oldukça zengin rezervlere sahip Hazar Havzası'nda, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Azerbaycan gibi Türk cumhuriyetlerinin ciddi kaynakları devralması, Türkiye açısından olumlu ve tarihi bir fırsat olmuştur. Zira Türkiye, hem kendi ihtiyaçlarını bu bölgeden karşılayabilir hem de bu kaynakların dünya pazarlarına aktarılmasında kilit ülke konumuna kavuşabilirdi. Ancak, SSCB'nin dağılmasının üzerinden 15 yıla yakın bir süre geçmesine rağmen Türkiye ne kendi enerji ihtiyacını karşılayabilmiş ne de ABD'nin girişimleriyle hayata geçen Bakü-Tiflis- Ceyhan projesi haricinde somut bir kazanım elde edebilmiştir. Ankara'nın bu pasif politikalarına verilebilecek en bariz örnek, doğalgaz konusunda yaşanan gelişmelerdir.
1990'lı yılların başından itibaren görüşmelerin ve girişimlerin başlatıldığı Türkmenistan doğalgazının Türkiye'ye getirilmesi konusunda, Mayıs 1999'da en somut adım atılmış ve doğalgaz ticaretine ilişkin anlaşma imzalanmıştır. Ancak, anlaşma sağlanan bu proje bir türlü hayata geçirilememiştir. Bu da göstermektedir ki bölgeye yönelik enerji politikalarında yine aciz kalınmış ve Türkiye orta vadede kısır politikalara mahkum edilmiştir. Doğalgaz ihtiyacının karşılanması için Rusya seçeneğine kendini bağlayarak Mavi Akım projesiyle ciddi bir zarara uğrayan Türkiye, hem kendisiyle işbirliğine can atan Türkmenistan'ı hayal kırıklığına uğratmış hem de bu projeyle birlikte Türk cumhuriyetleriyle yürütmeyi amaçladığımız enerji işbirliği projelerine büyük bir darbe vurulmuş ve Türkiye enerjide Rusya'ya bağımlı hale getirilmiştir.
Rusya ise, Türkmenistan'la gerçekleştirdiği 25 yıllık doğalgaz antlaşması çerçevesinde Türkmenistan'dan bin metre3 doğalgazı 44 Dolar'a almaktadır. Moskova, Türkiye'ye ise aynı miktarda gazı 140 Dolar civarında bir fiyatla satmaktadır. Maddi tazminatlarla garanti altına alınan bu anlaşmayla, Türkiye belirli bir süre bu kamburla yaşayacaktır. Ayrıca, enerjiye muhtaç ülkeler için düşünülmesi ve yaratılması hayati önem taşıyan ''kaynak çeşitliliği'' ilkesine yönelik de, Türkiye'nin Türkmenistan tercihini rafa kaldırması bir dezavantajdır.
AVRASYA UNUTULMAMALI!
Türkiye Avrasya'ya yönelik politikalarında daha geniş bir perspektifle hareket etmelidir. Şu bir gerçektir ki, Türkiye'nin bugüne kadar sürdürdüğü Avrupa politikalarında bu denli tavizkar davranmasının sebebi alternatif bir politika üretememesidir. Eğer Türkiye'nin elinde oynayabileceği güçlü bir veziri olsa, küresel satrançta daha ileri boyutlara kendisini taşıyabilir ve bölgesindeki gelişmelerde başat konumda olabilirdi.
Türkiye'de yanlış anlaşılan bir başka konu da Avrasya'daki girişimlerin Türkiye'nin Avrupa hedefine zarar vereceği görüşüdür. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Türkiye'nin Avrupa hedefi ulu önder Atatürk ile başlamış ve eğitim, hukuk, demokratikleşme, sosyal yaşam gibi konularda Türkiye'nin bugünlere gelmesinde önemli bir rol oynamıştır. Batı ölçü birimlerini benimseyen, Batılı giyim tarzını Türk toplumuna kazandıran, alfabe, ekonomik gelişmeler ve reformlarla Batı'yla uyumluluğu esas alan, insan hakları, demokratikleşme ve laik bir devlet düzeni yaratarak, uluslararası sistemlere entegre olan Türkiye çağı yakalayabilmiş ve bugün AB üyeliğinden bahseder konuma kavuşmuştur. Bundan sonrası için de Türkiye'de insan hak ve özgürlüklerinin, demokrasinin, hukukun işleyişinin, eğitimin ve ekonominin daha ileri seviyelere taşınabilmesinin yolu Avrupa'yla birlikte hareket etmekten geçecektir. Ancak, Atatürk'ün o dönemdeki başka bir söylemi bu yazının da ana düşüncesini oluşturmaktadır.
Başkomutan Atatürk, Batı'ya yönelik bunca girişimde bulunurken diğer taraftan da SSCB'nin bir gün dağılacağını ve bu süreçte Türkiye'nin aynı kök, tarih ve dile sahip kardeş toplulukları kucaklamaya hazır olmasını öngörmüştür. Ulu Önder'in bu iki bakış açısı Türkiye'nin gerçekleşmesi için sürekli çaba göstermesi gereken idealleri olmalıdır.
İşte bu noktada, Türkiye'nin dış politikasındaki eleştirilmesi gereken taraf ortaya çıkmaktadır. Doğu'ya sırtını çeviren ve kalkınmasının yegane yolu olarak Batı'yı gören bir Türkiye'nin, milli menfaatleri açısından bu düşünce maddi ve manevi zararlar vermektedir. Yukarıda da bahsedildiği gibi elbette batı, Türkiye'ye çok şey kazandıracaktır, ancak, bu süreçte Türkiye'nin Avrasya'da daha güçlü konuma gelmesi Türkiye'nin AB'ye giriş sürecini hızlandırabilecek en etkili ve belki de yegane itici güç olacaktır. Avrasya politikasına ağırlık verilmesi AB yolunun kenara itilmesi anlamı asla taşımamaktadır. Aksine birlikte yürütülecek Avrasya ve AB perspektifleri, Avrasya'daki ülkelerle daha etkin işbirliği içerisinde olacak Türkiye'ye, AB'nin Avrasya politikalarında elçilik görevini üstlenebilme avantajını doğuracak ve AB için vazgeçilmez bir güç olacaktır.
UZUN VADELİ PLANLAR YAPILMALI
Türkiye geleceğiyle ilgili kararlarda ciddi analizler yapmalı, milli hassasiyetlerinin rencide edilmesine göz yumarak girilen AB'de neler kazanıp neler kaybedeceğinin değerlendirmesini ince ayrıntılara varıncaya kadar hesaplamalıdır. Türkiye'nin jeopolitik konumu ve insan kaynakları bakımından orta ve uzun vadede ihtiyaç duyulacak ve güçlü devletlerin kendi taraflarında görmek arzusunda olacakları bir devlet konumuna gelebilmesinin yolları aranmalı ve bunlar sadece araştırmayla kalmayıp dış politikada uygulamaya konmalıdır.
Konu yalnızca ekonomik ve sosyal kalkınmışlık konusu değildir. Konu, Türkiye'nin gelecek yüzyıllarda nasıl, hangi şartlarda ve ne şekilde var olacağının konusudur. Gelecek nesillere bırakılacak vatanın hangi ortam içerisinde bulunacağı hayati bir meseledir. Konunun özünü Atatürk'ün ''Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istikl?lden mahrum bir millet, meden? insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık sayılamaz.'' sözü gayet net bir biçimde açıklamaktadır.