Latin Amerika’da ‘Eli Bağlı sol dalga - 1 Selim SOMÇAĞ
Doğal olarak bu neoliberal plan Latin Amerika'da da Türkiye' dekine benzer sonuçlar verdi. Yüksek reel faizin veya özelleştirilen karlı şirketlerin cazibesi sayesinde ilk yıllarda bu ülkelere akan Batı sermayesi döviz bolluğu yaratıp ithalatı ucuzlatarak geçici bir refah dönemi yarattı. Ancak bir süre sonra gelen yabancı sermayeye ödenen yüksek reel faizler ve büyük kamu işletmelerinin yabancı sermayeye satılması sonucu ortaya çıkan kar transferleri bütçe ve milli geliri olumsuz etkilemeye başladı. İkinci aşamada düşük döviz kurunun yarattığı ithalat parlaması bu ülkelerin çoğunda yüksek cari açıklar yarattı. Böylece bölge ekonomileri Batı finans sermayesine kırılgan bir bağımlılık içine girmiş oldular. cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciecialis manufacturer coupon open drug coupon cardnaproxennatrium go naproxen kruidvatarcoxia 90 mg wikipedia speeddatingmixers.co.uk arcoxia cena
Dünya ekonomisiyle İspanyol ve Portekiz sömürgesi olarak bütünleşen Latin Amerika ABD'nin 1823'te Monroe doktrinini ilan etmesinden sonra ABD'nin siyasi nüfuzu altına girmeye başlamıştır. İkinci Dünya savaşından sonra ABD' nin dünyanın iki süper gücünden biri haline gelmesiyle Latin Amerika'daki ABD etkisi de zirveye ulaşmış, bölgenin neredeyse tamamı Amerika'nın siyasi ve ekonomik hegomonyası altına girmiştir. Bu dönemden 1980'lere kadar bölge ülkeleri çoğunlukla Amerikan güdümündeki askeri diktatörlükler tarafından yönetilmiştir. Üzerindeki Amerikan hegemonyası sebebiyle Latin Amerika doğal olarak dünya ekonomisini başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri lehine yönlendirmeyi amaçlayan Dünya Bankası ve IMF' nin ürettiği politikaların başlıca laboratuarı olmuştur. Bu bağlamda Batı kapitalizminin karşılaştığı tıkanma sebebiyle Washington'daki adı geçen merkezlerde 1980'lerde pişirilmeye başlanan küreselleşeme reçeteleri de (Bu konuda bkz "Kürselleşme Nedir?", Selim Somçağ, Cumhuriyet Strateji, 14 Şubat 2005) ilk olarak Latin Amerika ülkelerinde uygulamaya konmuştur.
12 Eylül rejimi ve ardından gelen Özal devri sebebiyle Latin Amerika ile aynı zamanlarda
Türkiye'de de uygulamaya konduğu için bu reçetenin neler içerdiği Türk halkı tarafından da gayet iyi bilinmektedir. Karma ekonominin, kamu planlamasının terk edilmesi, her türlü KİT'in haraç mezat özelleştirilmesi, ithalat kısıtlamalarının ve tarımsal desteklemenin tasfiye edilmesi, ekonominin her türlü devlet müdahalesinin kötü, piyasa mekanizmasının ise kusursuz olduğu inancına göre şekillendirilmesi, uluslararası sermaye hareketlerinin ve her türlü dövizli işlemin serbest bırakılması, borsaların kurulması (varsa geliştirilmesi), devletin tahvil ihracıyla borçlanmasının teşvik edilmesi, yüksek reel faiz uygulanması. Doğal olarak bu neoliberal plan Latin Amerika'da da Türkiye' dekine benzer sonuçlar verdi. Yüksek reel faizin veya özelleştirilen karlı şirketlerin cazibesi sayesinde ilk yıllarda bu ülkelere akan Batı sermayesi döviz bolluğu yaratıp ithalatı ucuzlatarak geçici bir refah dönemi yarattı. Ancak bir süre sonra gelen yabancı sermayeye ödenen yüksek reel faizler ve büyük kamu işletmelerinin yabancı sermayeye satılması sonucu ortaya çıkan kar transferleri bütçe ve milli geliri olumsuz etkilemeye başladı. İkinci aşamada düşük döviz kurunun yarattığı ithalat parlaması bu ülkelerin çoğunda yüksek cari açıklar yarattı. Böylece bölge ekonomileri Batı finans sermayesine kırılgan bir bağımlılık içine girmiş oldular. Bu kırılgan yapının yarattığı kriz potansiyelinin fitilini ise yine aynı sebeplerden kaynaklanmış olan 1997 Uzakdoğu krizi tetikledi. Krizin bütün gelişmekte olan ülkelerden sermaye kaçışına yol açması yüzünden 1999' dan itibaren başta sıcak parayla en çok haşır neşir olan Brezilya ve Arjantin olmak üzere bütün bölge ekonomileri sarsılmaya başladı. Birçok ülkede büyüme, istihdam ve gelir dağılımındaki gerilemeler kronik hale gelirken Arjantin örneğinde görüldüğü üzere bazen de akut krizler parlak verdi.
SOL DALGA VE BREZİLYA
2000'li yıllarda Latin Amerika'nın bazı ülkelerinde yükselen sol dalga işte bu 1990'ların neo-liberal ekonomi politikalarının yarattığı ekonomik bunalım ortamının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bu genel değerlendirmeden sonra sol dalganın etkili olduğu belli başlı Latin Amerika ülkelerini kısaca ele alalım.
Latin Amerika turumuza bölgenin yüzölçümü, nüfus, ekonomik ve askeri potansiyel olarak en büyük ülkesi olan Brezilya’dan başlayalım. Neo-liberal politikalar özünde finans sermayesinin çıkarları ekseninde şekillenmiştir; bu yüzden finansal karları tehdit eden enflasyon neo-liberal anlayışa göre bir ekonominin en önemli, hatta belki de tek sorunudur. (Türkiye' de Kemal Derviş'in çıkarttığı Merkez Bankası kanunundan sonra Merkez Bankasının temel amacını fiyat istikran olarak tanımladığını hatırlayalım.) Bu yüzden Brezilya' da da 1994' te Real Planı denen bir çeşit döviz çapası uygulamaya kondu. Bunun sonucunda İki yıl içinde enflasyon düştü ama Brezilya parası da yüzde 22 oranında değerlendi; buna bağlı olarak Brezilya'nın cari açığı artmaya başladı. Türkiye'ye benzer bir KİT sistemine sahip olan Brezilya aynı dönemde bunları büyük bir hızla özelleştirerek Batı sermayesine sattı. Bu işlem ilk başta toplu para getirirken bir süre sonra KİT'leri alan yabancı sermayeli şirketlerin elde ettikleri karları anavatanlarına transfer etmeye başlamalarıyla önemli bir dış açık kaynağı haline geldi. Böylece bu İki etkene bağlı olarak Brezilya 1990'lann ikinci yarısında büyük cari açık veren bir ekonomi oldu. Bu açığı karşılamak için Brezilya Eurotahvil ihracı yoluyla dış borçlanmasını arttırdı. Tabii bir süre sonra bu tahvillerin faiz ödemeleri de cari açığı şişirmeye başladı. Kısacası neoliberal politikalar ve IMF reçetesiyle dezenflasyon her yerde olduğu gibi Brezilya'da da ekonomide son derece kırılgan ve dışa bağımlı bir yapı yarattı. Uzakdoğu krizinin Latin Amerika'ya yansımasıyla Brezilya büyük cari açığını finanse edemez hale geldi ve Ocak 1999' da devalüasyon yapmak zorunda kaldı. Zaten dünyada gelir dağılımının en bozuk olduğu ülkeler arasında yer alan Brezilya'da mevcut ekonomik sıkıntıların üzerine bir de devalüasyon eklenince 2002 seçimlerinde ülkeyi 1994 'ten beri yönetmekte olan Başkan Cardoso'nun partisi PMDB büyük bir yenilgiye uğrarken, ünlü İşçi Partisinin (PT) önderi Lula oyların yüzde 61'ini alarak büyük bir zafer kazandı ve böylece Brezilya'da ilk defa solun iktidarı başladı. Ne var ki bu sol iktidarın üçüncü yılına baktığımızda ekonomik politikalar ve IMF ile ilişkiler açısından daha önceki liberal iktidardan ancak ayrıntı düzeyinde farklılaşan bir tablo görebiliyoruz. Zaten bunun böyle olacağı 2002 yazındaki seçim kampanyası sırasında ortaya çıkmıştı. 1984'te sol Katoliklerden sosyal demokratlara, Troçkistler dahil her tondan marksistlere, bir yandan da topraksız köylü hareketine (MST) ve büyük bir sendikal konfederasyona (CUT) dayanarak kurulan PT aslında uzun süre oldukça radikal bir programı savunmuş ve 1990'larda ele geçirdiği birçok belediye ve eyalet yönetiminde bu programı kısmen uygulamaya da koymuştu. Fakat Ekim 2002 seçimi öncesinde, Mayıs ayında yapılan kamuoyu yoklamalarında PT'nin önde gittiği ortaya çıkınca Merrill Lynch ve Morgan Stanley gibi Amerikan yatırım bankaları Brezilya tahvillerini satmaya başladılar. Buna bağlı olarak Brezilya parası değer kaybetmeye başladı ve faizler yükseldi, cari açığın finanse edilememesi ve dış borç ödemelerinin yapılamaması tehlikesi belirdi. Bunun üzerine Ağustosta IMF Brezilya 'ya USD 30 milyarlık bir kredi paketiyle yardıma hazır olduğunu açıkladı, fakat bu yardım karşılığında başkan adaylarının seçilirlerse IMF politikalarını devam ettireceklerini taahhüt etmelerini istedi. Lula iktidara bu sözü vermiş olarak geldi. Hatta kampanya sırasında IMF'ye faiz dışı bütçe fazlasını milli gelirin 3.75'i düzeyinde tutmayı taahhüt etmişken, iktidara gelince bu oranı “uluslararası yatırımcılara güven vermek için” yüzde 4. 25'e çıkardı. Dolayısıyla Brezilya'daki işsizlik ve yoksulluğun temel kaynağı olan çok büyük dış borç ödemeleri ve kar transferleri, ve bunların gerektirdiği, büyümeyi ve sosyal harcamaları kısıtlayacak kadar yüksek bir faiz dışı bütçe fazlası halen devam ediyor. Bunun sonucunda da şu anda Brezilya' da hala resmi işsizlik oranı ülke genelinde yüzde 12, Sao Paulo' da yüzde 20 gibi çok yüksek bir düzeyde. Gelir dağılımında da herhangi bir düzelme yok. Öte yandan büyüme hızı da yetersiz ve o kamu borçları artmaya devam ediyor. Buna karşılık geçmiş iktidar dönemiyle tek fark yoksulluk ve açlıkla mücadeleye bütçeden biraz daha fazla kaynak ayrılması. Yani bünyedeki iltihap devam ediyor, fakat hasta aspirinle biraz rahatlatılıyor. PT'nin IMF'nin Ağustos 2002'deki teklifine hayır diyebilmesinin tek yolu dış borçlan yeniden yapılandırmaya ve yabancı sermayeli şirketlerin kar transferlerini sınırlamaya karar vermesi olabilirdi; fakat çok uzun süredir ABD'nin arka bahçesinde yer almış ve son 20 yılda hemen her türlü sınai ve 12 altyapı yatırımını yabancı sermayeye devretmiş bir ülkede bunu yapmayı göze alamadığı anlaşılıyor. Bu yapılamadığı için PT'nin anti-küreselleşmeci ve anti- emperyalist söylemi şimdilik sözden ibaret kalmaya mahkum. Lula Castro ve Chavez'le dayanışma mesajları teati etse de şu an için Brezilya'nın Batı'nın ekonomik hegemonyasından, bu arada IMF vesayetinden kurtulması gündemde değil. Bütün bunlara rağmen IMF ile olan ilişkisinde Brezilya'nın hiç bir zaman kendisini Türkiye kadar ezdirmediğini, her zaman belli bir pazarlık gücünü koruduğunu da bir dipnot olarak ekleyelim. Bu bakımdan Türkiye'nin Brezilya'dan hem olumsuz, hem de olumlu anlamada alacağı dersler var.