Ekonomi28 Mart 2005 00:00

Türkiye AB, IMF ve Dünya Bankası politikaları ile çöküşe gidiyor!

Halkın büyük teveccühü ile hükümet olanlar, daha sonra halkı unutarak, dış mihrakların güdümünde ülkeyi yönetmeye başladı. Üç yıldır ekonomik büyümeler yaşandı, enflasyon düştü, ekonomide rekorlar kırıldı denilirken, çiftçi daha fazla inlemiştir. Milyonlarca çiftçi işsiz kalmıştır. 2001-2003 yılları arasında milli gelir yüzde 5.9 büyümüş, tarım ise yüzde 2.5 küçülmüştür. 2004 yılında ekonomi yüzde 9 kadar büyümüş, tarım ise yüzde 1 oranında küçülmüştür.cialis 5mg prix en pharmacie http://cialis20mgsuisse.com/5mg/prix-en-pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciecialis forum cialis prodaja cialis bez receptasymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenaoxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin

Geçen yıl mazot fiyatı bugünkünden en az yüzde 20 daha aşağıdaydı. Gübre fiyatı ise yüzde 55 daha aşağıdaydı. Tohum ise bazı ürünlerde yüzde 80’den fazla arttı. Ürün fiyatlarının gerilemesi karşısında maliyetlerin artmasının doğal sonucu olarak tarımda üretim geriliyor.

Tarımda üretim gerileyince, eskiden tarım ürünü ihraç eden Türkiye, ithalat yaparak halkını besleyebilir duruma geldi. Türkiye, geçtiğimiz yılın ilk dokuz ayında 4 milyar dolarlık tarım ürünü ithal etti. Tarım ürünü ithalatı ile ihracatı arasında makas, ithalat lehine açılıyor. Et ve süt hayvancılığında da gerileme var. Kısacası 2004’te de çiftçiye yine hüsran yine esmer günler düştü. 2005 yılında da durum değişmeyecek, tersine tarım sektöründeki çöküş hızlanacak.

Çiftçiye vaatlerle gelenler, şimdi AB, IMF ve Dünya Bankası’na verdikleri vaatlerin amansız takipçisi oldular. Bu nedenle 2005’te üretici kendine gelmeli ve güç birliği yaparak toplumsal mücadele yöntemini benimsemelidir. Zira tek başına ses çıkarmaya kalktığında, bir sonuç elde etmek bir yana, ‘gözünüzü kara toprak doyursun” diyen, bakan ve başbakandan bin bir türlü fırça yiyor.

Hayvancılıkta da durum farklı değildir. Ziraatçılar Derneği 2004 raporuna göre, Sığır eti üretiminin, tüketimi karşılama oranındaki düşüş eğilimi 2002 yılında da sürdü ve yüzde 104,9’a geriledi. Böylece ilk kez 2004 yılında Türkiye’de sığır eti açığı oluştu. 2005 yılında sığır eti üretiminin yüzde 1'lik gerilemeyle 374 bin tona düşeceği, talebin ise yüzde 5,4’lük artışla 409 bin tona çıkacağı hesaplanıyor.

Bütçe, enflasyon ve borç stokunun azaltılmasına hedeflendi

Bütçe politikasıyla sadece enflasyonun düşürülmesi ve borç stokunun azaltılması hedeflenmiştir. Gelir dağılımının düzenlenmesi ve kalkınma boyutu ise ihmal edilmiştir. Bütçe kalemleri toplu olarak incelendiğinde görülecektir ki; hem harcamalar kısmında hem de gelirler kısmındaki gerçekleşmeler; yukarıdaki yargıyı destekler niteliktedir. Transfer harcamaları dışındaki harcamalarda ciddi kısıntılar yapılmış, vergi gelirlerinin içinde dolaylı vergilerin payını artırıcı yasal düzenlemelere yer verilmiştir. Borçlanmada ise iç borçlanma ağırlıklı olan yapı devam etmekte ve hala borç stokunun milli gelire oranı oldukça yüksek seviyelerdedir.

Belirlenen hedefler doğrultusunda uygulanan bütçe politikasıyla; enflasyon oranları düşürülmüştür, ancak bu düşüş yatırım harcamalarının azalması ve sosyal refah devleti ilkesinin gereği olan hizmetlerin ihmal edilmesi ile gerçekleşmiştir. Ayrıca transfer harcamalarının önemli bir kısmının faiz ödemelerine gitmesi, vergi sisteminin dolaylı vergiler ağırlıklı bir yapıya büründürülmesi gelir dağılımını düzeltmek yerine daha da bozucu etkiler göstermiştir.

Bütçe açıklarının kapatılmasında başvurulan kaynaklar incelendiğinde hala iç borçlanmanın ağırlıklı olduğu gözlemlenmektedir. Toplam özelleştirme hasılatının sadece % 27’ler civarındaki bir kısmının bütçeye aktarılması özelleştirmeden beklenen mali amacın gerçekleştirilmesi konusunda bazı soru işaretlerine neden olmaktadır.

2004 yılı bütçesinde bütçenin modern fonksiyonları(amaçları) arasında yer alan kalkınma ve gelir dağılımı büyük ölçüde ihmal edilmiştir. Bütçe gerekçesinde belirtilen bir diğer amaç olan kamu sektörünün küçültülmesi ve borç stokunun azaltılması konusunda ise ciddi bir başarı sağlanamamıştır. Kurulan yeni üst kurullarla ve ihdas edilen kadrolarla kamu sektörü bir taraftan büyümeye devam ederken, özelleştirmede beklenen başarı yakalanamamıştır. Gereksinim duyulan kaynak ise büyük ölçüde iç borçlanma ile finanse karşılanmaya devam edilmektedir. Kamu harcamalarının çarpık yapısı hala transfer harcamaları lehine bozulmaya devam etmektedir. Faiz transferleri, vergi gelirlerinin % 65–70’lere varan bir kısmını götürmektedir. Cari transferler içinde yer alan; sosyal güvenlik kuruluşları yapılan transferlerle, tarıma verilen doğrudan gelir desteği ödemeleri, bütçe harcamalarının % 12’sine yakın kaynağın karşılıksız olarak bu alanlara aktarılmasına neden olmaktadır.

Gelir boyutu incelendiğinde ise özellikle dolaylı vergiler ağırlıklı bir yapının olduğu gözlemlenmekte ve vergi yükünün ücretli kesim üzerinde yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Artan açığın finansmanı için vergi dışı kalan kesimlerin vergilendirilmesi yerine, mevcut oranlarla oynanması ve zorunlu tüketime konu olan doğalgaz, elektrik gibi mali Tekel ürünlerine zam konularak karşılanmaya devam edilmektedir.

2005 bütçesinin genel bir değerlendirmesi

Yeni bütçe ile birlikte temel bazı parametrelere baktığımızda ülkemizin bir kez daha zorlu bir yıla girdiğini görmekteyiz. 2005 yılı bütçesini incelediğimizde bütçenin iç ve dış borçlar, faizler, dış ticaret açığı, faiz dışı fazla, büyüme ve yatırımlar, eğitim, sağlık, vergi adaletsizliği ile gelir dağılımı/bölüşüm politikalarının basıncı altında hazırlanmış ve uluslararası bağımlılık anlaşmalarının gereklerince biçimlendirilmiş olduğu görülmektedir. 2005 yılı bütçesi 155.6 katrilyon olarak belirlenmiş olmasına rağmen 34 yıldır hep olduğu gibi yine açık vereceği öngörülmüştür. Bütçe açığı 29.1 katrilyon olarak öngörülmüş ve bunun borçlanma ile karşılanması benimsenmiştir. Borçlanma yoluyla karşılanacak olan 56.4 katrilyon faiz ödemesinin bütçe içindeki oranı ise % 36’dır.

 

Genel değerlendirme ve sonuç

2000’li yıllarda ülkemizde kişi başına düşen milli gelir 3500 dolarlar seviyesinde idi. Ülkemizin kalkınma hızları, ödemeler dengesi, borç yükü gibi konularda bugüne oranla çok daha iyi konumlarda idi. 2001 krizi ile birlikte ülkemizin değerleri tam anlamıyla altüst oldu.

Milli gelir % 40 oranında azaldı. Borçlanma çok yüksek faizlerle yapılır hale geldi. Dolayısıyla diğer dengeler de değişerek para yatırımdan kaçtı ve ranta yöneldi. Bu gelişmelerle birlikte aynı zamanda ülke yönetiminde kapalı bir sistem devreye girdi. Hem bankacılık açısından hem diğer mali yönetimler açısından çok ciddi yönetim zaafları oluştu ve ciddi yolsuzluklar yapıldı. Hem direkt olarak döviz karşısında değerlerin yarıya inmesi, hem mevcut gelirlerin yolsuzluk atmosferine kayması, hem mevcut paranın ranta kayması ülkeye yapılabilecek en büyük zararlar idi.

AKP hükümeti böyle bir ekonomik yapının üzerine iktidara büyük çoğunlukla gelmiş ve ülke yönetimini devralmıştır. Bu noktadan itibaren sırf siyasi istikrar açısından meydana gelmiş bulunan güven ortamı, ülkede bir kısım meselelerin daha düzenli gitmesine sebep olmuştur. Bu süreç hâlâ devam etmektedir.

2003 yılında ülkemizde sıkı mali disiplin ve IMF programlarının tam uygulanması sonucunda işler iyi gitmeye başladı imajı oluştu. İyi giden mali disiplin dolayısıyla, iç borçlanmanın aksamadan yapılması konusunda güvenin oluşması, borç ödemelerinin vaktinde yapılması, hükümetin piyasaya para çıkarmadığı için enflasyonun her geçen gün düşme eğilimine girmesi millet nezdinde ekonominin iyi gittiği imajını yerleştirmiştir.

Ancak halka paranın ulaşmaması, zaman içerisinde bir serzenişe sebep olmuştur. Siyasi olarak gündemi meşgul eden çok fazla şeyin olması, siyasi alternatif zafiyetinin varlığı uygulamaların çok fazla eleştirilmemesi sonucunu getirmiştir. Ama işin içerisine girdiğimizde 2004 yılsonu itibariyle sırf kamuya ait iç ve dış borçların yekunu 220 milyar doları bulmuştur. Buna hazine garantili özel borçlar da ilave edilirse, o zaman 250 milyar doları aşan bir borç yükü ile karşı karşıya olduğumuz acı gerçeği kendisini hissettirir. Bu borcu ödemeye çalıştığımız bütçe ise, 149 katrilyonluk bir bütçedir. Bu bütçenin 66 katrilyonu yukarıda bahsedilen borcun faiz yüküne ayrılmıştır. Dolayısıyla borç çıkmazı çok köklü bir şekilde yerleşmiş demektir.

Bütçe gelirlerimizin 104 katrilyon civarında olduğunu düşünecek olursak doğal açıkların yaklaşık 46 katrilyon civarında olduğu ortaya çıkmaktadır. Sırf bütçeyi denkleştirmek için her yıl ihtiyaç hissettiğimiz yeni borçlanma bizi gerçekten felaket noktalara götürecek bir sistem özelliği arz etmektedir. Tüm hareket içerisinde bizim kamu yatırımlarına ayırabildiğimiz pay sadece 7 katrilyon civarındadır. Bunlar da sadece başlanmış olan bir kısım yatırımların devamını sağlayacak niteliktedir. Nitekim yaklaşık iki yıllık benzer bir ekonomik süreci yaşayan ülkemizde istihdam meselesine katkı sayılabilecek bir gelişme olmamış ve işsizlik % 10 seviyesinin altına indirilememiştir.

2005 için hedeflenen bütçenin aynı karakterde olduğunu düşündüğümüzde değişen çok fazla şeyin olmayacağı ortadadır. Şimdilerde de AB ile ilgili süreç ciddi anlamda kamuoyu oluşturacak güçte olduğundan yeni bir ümit furyası devrededir. 2005 bütçesinde ortaya konan 10 katrilyonluk yatırımın fazla gibi görünen kısmı, büyük projelere (Marmaray, Tüp geçit, Bolu tüneli gibi) gideceğinden dolayı çok fazla kamuoyuna etki etme özelliğine sahip değildir.