Ekonomi26 Mart 2005 00:00

Üretimsizlik Yoksullaştırır - İzzettin Önder

Küreselleştirme olgusu geçici parıltılarını çevresel konumlu ekonomilerin ufkuna yaydıkça, bu ekonomiler önceleri yüksek refah düzeyine geçtiklerini düşünürler. Böylece iç piyasayı işgal eden ithal ürünler yerli üreticileri kovdukça, ekonomi üretim hızını yavaşlatır, hatta zaman içinde bazı üretim alanları çöker. Bu süreç sonunda toplumda işsizlik büyür, yoksulluk yaygınlaşır ve derinleşir. Küreselleştirmenin ilk parıltıları yavaşça sönerken toplum önce ekonomik olarak, sonra da politik ve askeri alanlarda çağdaş sömürge konumuna dönüştürülmüş olur. symbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort a alkohol symbicort cena

Küreselleştirme olgusu geçici parıltılarını çevresel konumlu ekonomilerin ufkuna yaydıkça, bu ekonomiler önceleri yüksek refah düzeyine geçtiklerini düşünürler. Böylece iç piyasayı işgal eden ithal ürünler yerli üreticileri kovdukça, ekonomi üretim hızını yavaşlatır, hatta zaman içinde bazı üretim alanları çöker. Bu süreç sonunda toplumda işsizlik büyür, yoksulluk yaygınlaşır ve derinleşir. Küreselleştirmenin ilk parıltıları yavaşça sönerken toplum önce ekonomik olarak, sonra da politik ve askeri alanlarda çağdaş sömürge konumuna dönüştürülmüş olur. Çevreden başlayan yoksulluk merkeze doğru yol alarak tüm dokuları tahrip eder.

Üretimsizlik ve yoksulluğa sürükleniş, ekonomiler arasındaki verim farklarından ortaya çıkabileceği gibi baskı altında uygulamaya sokulan sair ekonomik ve mali araçlarla da benzer sonuçlar oluşturulabilir. Tarihsel süreçte söz konusu araçlar genellikle ekonomileri dış rekabetin yıkıcı etkisinden korumak için kullanılmıştır. IMF'nin tarihsel misyonundan günümüzdeki uluslararası düzenlemelere dek yürütülen politikalar bu tür ticareti engelleyici unsurların kaldırılmasına yönelik olmuştur. Ne hazindir ki küreselleştirme dayatmaları altında Türkiye, sadece ekonomik sınırlarını açmakla yetinmemekte, kur-faiz etkisiyle küçük işletmelerden başlayarak ekonomiyi çökertmeye kararlı gözükmektedir.

Süreğen cari dengesizlik, sadece bir sonuç göstergesi değil, ekonomide patolojik gelişmeleri de tetikleyebilecek çok önemli bir bozukluktur. Bu bozukluğu, ekonomide reel altyapısal önlemler yerine, yüzeysel önlemlerle geçiştirmek, bu arızayı halkın gözünden kaçırmak ve ekonomiyi açmaza sürüklemekle eşanlamlıdır. Türkiye, parası dünya parası niteliğinde olan bir ülke değildir. Hal böyle olunca, ''yabancı yatırımcıları (daha doğrusu spekülatörleri) ürkütmeme'' saplantısı içinde, kaynağı kuşkulu döviz girişi ile cari açığı karşılamaya çalışmak, eroin alışkanlığını sürdürerek gelecek nesillere yük yıkmakla eşanlamlıdır.

Baskılı döviz kuru nihai ve aramal üreticilerini çökertirken yüksek faiz de hem tasarrufların reel kesimden sapmasına hem de kurulu işletmelerin yüksek maliyet altında ezilmesine neden olmaktadır. Aramalları üreten firmaları genellikle KOBİ tipi küçük ve orta boy işletmeler, buna karşın aramalları girdi olarak kullanan firmaları ise büyük sermaye kuruluşları olarak düşünürsek, bu süreçte orta ve küçük boy firmaların çöküşü pahasına büyük firmalar avantaj sağlamış olur. Ancak, büyük firmaların bu yolla elde ettikleri kâr bir yandan bütçe açığını büyütürken diğer yandan da dış ödemeler dengesine yük bindirir. Toplumda farklı sınıflar ve nesiller arası ilişkiler açısından meseleyi ele alırsak büyük firmaların bilançosunu süsleyen bu kârın, yüksek faizle yapılan borçlarla finanse ediliyor olması nedeniyle emekçi ve yoksul kesimlerin çökertilmesi pahasına gerçekleştirildiği sonucuna ulaşırız.

Faiz-kur makası toplumda işsizlik ve yoksulluğun yaygınlaşmasına yol açacağı gibi var olan iktidarın tabanını da erozyona uğratma eğilimi taşır. Siyasetin yumuşak karnı olma niteliği taşıyabilen bu durum, iki açıdan uzun dönemde büyük sermayeyi de vurur. Bir defa, eriyen tabanı tutmaya yönelen siyasal güç, hem IMF'nin tabusu hem de büyük sermayenin dayanağı olan ''mali disiplin'' kuralını bozabilir. İkinci olarak da çöken iç piyasa büyük sermaye için de önemli bir piyasa alanının kaybedilmesi anlamına gelir.

Bu dinamiğe bir de yüksek faizi ilave ettiğimizde durum daha da karmaşıklaşır. Yüksek faiz büyük sermaye kesimini de güç durumda bırakarak devlete ve emeğe giderek daha fazla yüklenilmesine neden olur. Böyle bir gelişme, bir yandan güvencesiz istihdam uygulamasının daha da yaygınlaşmasına yol açarken diğer yandan da kamu bütçesi üzerindeki sermaye yükünü ağırlaştırır.

Uzun süreden beri yüksek faizin fonları reel kesimden spekülatif kesime yönlendirmesi ekonomi açısından büyük kayıplar oluşturmuştur. Yüksek faiz, yeni yatırımlar yoluyla, teknoloji geliştirmek ve istihdam yaratmak amacına yönelmesi gereken firmaları tam tersi yönde tetiklemiştir. Reel tabanı güçsüz bir ekonominin dış rekabete hazırlanmasının yolu bu olmasa gerek!

Kaba hatlarla ortaya koyulmaya çalışılan bu kapitalist yörünge yürüyüşü, kısa dönemde mağdur olan ekonomilerin aleyhine olduğu kadar, uzun dönemde bizzat küreselleştirmeden medet uman merkez gelişmiş ekonomilerin de aleyhinedir. Merkezi aklı olmayan, planlamayı reddeden kapitalizm hem insanlığı hem de kendisini felakete sürüklemektedir. Hırsı aklının önünde giden miyop kapitalistlerin bir avuç insanı geçici olarak mutlu etme uğruna yaratabileceği yapay medeniyet ancak budur!