Ekonomi4 Mart 2005 00:00

'Yükselen Piyasa Ekonomisi' Olarak Türkiye - Erinç Yeldan

60'lı ve 70'li yıllarda kalkınmakta olan ülkeler diye anılan bu ekonomiler, kalkınma ve sanayileşme kavramlarının iktisat politikası gündeminden çıkarılmasıyla birlikte bu ifadeyle anılmak yerine, ''yükselen piyasaya'' dönüştürüldü ve uluslararası finans şebekesinin kısa dönemli faiz, kur, borsa hesaplarına dayalı mantığına tabi kılınmışlardır. micardisplus 80/25 mg micardis haittavaikutukset micardis plus 80 12.5 mg

2004'e ait veriler, geçen yıl içinde dünya finans piyasalarında olağanüstü coşkulu bir dönemden geçildiğini gösteriyor. Örneğin, Uluslararası Finans Enstitüsü 'nce yayımlanan veriler, 2004 yılı boyunca -aralarında Türkiye'nin de bulunduğu- yeni yükselen piyasalar diye adlandırılan ülkelere olan net özel sermaye girişlerinin 279 milyar dolara ulaştığını belirtmektedir. Bu rakamın, 1997 Asya krizinden sonra dünya finans piyasalarında gerçekleşen en yüksek miktar olduğu sıkça dile getirilmektedir.

Yükselen piyasa ekonomisi kavramı, 1980'lerin sonlarından başlayarak finansal serbestleştirme ve kambiyo rejimlerinin kuralsızlaştırılması (de-regülasyon) politikalarını benimseyerek ulusal mali piyasalarını uluslararası finansal sermayenin spekülasyonuna açmaya yönelen ekonomilere verilen addır. 60'lı ve 70'li yıllarda kalkınmakta olan ülkeler diye anılan bu ekonomiler, kalkınma ve sanayileşme kavramlarının iktisat politikası gündeminden çıkarılmasıyla birlikte bu ifadeyle anılmak yerine, ''yükselen piyasaya'' dönüştürüldü ve uluslararası finans şebekesinin kısa dönemli faiz, kur, borsa hesaplarına dayalı mantığına tabi kılınmışlardır.

****

''Yükselen piyasa ekonomileri'' içinde Türkiye, 2003 ve 2004 yıllarını oldukça yoğun bir ''yabancı'' ilgisi altında geçirmiştir. AKP'nin iktidarda olduğu bu dönemde, yurtdışı yerleşiklerin Türkiye'deki finansal portföylerinin toplamı 7.1 milyar dolardan, 2004 sonunda 30.2 milyar dolar düzeyine sıçramıştır. Bu artışta en yüksek pay, 2002 sonunda 2.9 milyar dolardan, 2004 sonunda 15.4 milyar dolara yükselen İMKB hisse senetleri ile 8.7 milyar dolarlık net artış gösteren devlet iç borçlanma senetleri portföylerine aittir. Söz konusu veriler aşağıdaki tabloda özetlenmektedir.

Söz konusu ''sıcak'' para hareketlerini uyaran ana iktisadi değişken yurtiçi reel faiz ile doların yıllık aşınması arasındaki arbitrajdan doğmakta.. Türkiye bu tür sermaye girişlerini yüksek reel faiz ve düşük döviz kuruna dayalı spekülatif arbitraj (korunmamış faiz paritesi) sayesinde çekebilmektedir.

Buradaki finansal arbitraj değişkeni, Türkiye finans piyasalarına giriş yapan 1 dolarlık dövizin, dönem başındaki kurdan TL'ye çevrilmesi, TL bazında faiz geliri elde ettikten sonra da tekrar döviz cinsinden yurtdışına çıkışı sonucu elde edilen net geliri göstermektedir. Bu işlem boyunca arbitraj geliri faiz haddi yükseldikçe artacak, TL'nin yabancı para karşısında değer kaybetmesi durumunda da gerileyecektir. TL bazındaki faiz oranını R, döviz kurundaki (dolar) artış oranını da E olarak gösterirsek, finansal arbitraj oranı [(1+R)/(1+E)]-1 olarak tanımlanmaktadır.

Aşağıdaki şekil Türkiye ekonomisinin dünya finans piyasalarına 2003 yılı başından bu yana sunmuş bulunduğu spekülatif arbitraj getiri oranını vermektedir. Şekilde yurtdışından Türkiye'ye finansal yatırım amacındaki bir ajanın yurtiçindeki en yüksek finansal getiriyi veren enstrümana yöneleceği varsayılmış, bunun için de 3 aylık devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) faiz haddi seçilmiştir.

Şekil, AKP iktidarı dönemi boyunca yurtdışından sağlanan sıcak para girişlerinin ardında da bu tür yüksek oranlı arbitraj fırsatları yattığını göstermektedir. OECD ülkelerinde ortalama faiz oranları yüzde 4-5 düzeyinde seyrederken, Türkiye'nin küresel finans piyasalarında yüzde 30'a yakın düzeyde bir spekülatif finansal getiri sunması sonucunda bu piyasalardan ''sıcak'' nitelikli finansman olanaklarına kavuşabilmiştir. Türkiye'nin yükselen piyasa olarak üzerine düşeni yaptığı şekilden anlaşılmaktadır!

Yüksek reel faizlerin başı çektiği finansal arbitraj getirisine dayalı spekülatif sermaye girişlerinin doğal sonucu, para piyasalarındaki döviz bolluğudur. Bu döviz bolluğu, bir yandan ithalat hacmini uyarıp dış ticaret ve cari işlemler açıklarına yol açarken bir yandan da hükümetin TL cinsinden dış borç yükümlülüklerini geriletmektedir. Dolayısıyla hassas spekülatif dengelere dayalı bu tür döviz girişlerine dayanan bir büyüme konjonktüründen geçen Türkiye, bir yandan da işsizliğin geriletilemediği ve reel ücret düzeyinde 2001-2002 yıllarında gerçekleşen çöküntünün hâlâ süregeldiği bir ekonomik süreç sergilemektedir.