Ekonomi17 Ocak 2005 00:00

Sermaye hareketleri ve ideoloji - Faik Öztrak

Üreticiler bu düşük fiyat seviyesinde kar edebilmek için de maliyetlerini düşürmek durumundalar. Bunun için önce fiyatı yüksek olan yerli girdi yerine ithal girdi kullanmayı tercih ediyorlar. Yabancı fiyatların baskısı devam ettikçe de ucuzlayan ithal makineyi getirip işçi çıkarmak zorunda kalıyorlar. Bu sürecin sonunda ithalat ve birim işgücünün verimliliği hızla artarken, reel ücretler ve istihdam yerinde sayıyor.escitalopram i alkohol nguoiviendong.net escitalopram i alkoholoxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin

Geçtiğimiz hafta sonu itibariyle baktığımızda ocak ayının ilk yarısında TL'nin hem dolar, hem de EURO karşısında önemli ölçüde değer kazandığını görüyoruz. Bu ülkeye sermaye girişinin hızlandığını gösteriyor. Grafikte 2002 yılının sonundan itibaren dolar karşısında sürekli değer kazanan TL'nin ocak ayında euro karşısında da değer kazanmaya başladığı görülüyor.
2002 sonunda 100 TL'ye ürettiğimiz bir mala rakip olan, yurtdışında üretilen bir malın euro veya dolar cinsinden fiyatının TL cinsinden karşılığı da 100 TL imiş. Geçtiğimiz yıl sonunda ise, ürettiğimiz aynı malın fiyatı 130 liraya yükselmiş. Yabancıların ürettiği aynı malların fiyatları ise euro karşılığı olarak 116 liraya çıkarken dolar karşılığı olarak 88 liraya gerilemiş.
Bu durum yerli üreticilerin ciddi bir dış rekabet baskısı altında olduğunu gösteriyor. Yerli üretici iç ve dış piyasada yaşayabilmek için fiyatlarını yabancı rakiplerinin fiyatları seviyesinde tutmak zorunda. Üreticiler bu düşük fiyat seviyesinde kar edebilmek için de maliyetlerini düşürmek durumundalar. Bunun için önce fiyatı yüksek olan yerli girdi yerine ithal girdi kullanmayı tercih ediyorlar. Yabancı fiyatların baskısı devam ettikçe de ucuzlayan ithal makineyi getirip işçi çıkarmak zorunda kalıyorlar.
Bu sürecin sonunda ithalat ve birim işgücünün verimliliği hızla artarken, reel ücretler ve istihdam yerinde sayıyor.
Geçtiğimiz hafta IMF Başkan Yardımcısı Krueger yaptığı bir konuşmada dünyada başarılı ekonomilere örnek olarak Türkiye ve Brezilya'nın ismini verdi. Gerçekten de her iki ülkeyle ilgili olarak dünya piyasalarında yapılan değerlendirmelere bakarsak atbaşı gittiklerini görüyoruz.
Geçtiğimiz hafta, önce Moody's Brezilya'nın kredi notuyla ilgili görünümünü durağandan pozitife çevirdi, daha sonra da Fitch Türkiye'nin notunu artırdı.
Buna rağmen iki ekonomi arasında bazı temel farklılıklar var. Brezilya sosyalist bir iktidarla yönetilirken Türkiye'de muhafazakar sağ bir hükümet iş başında. Brezilya'nın parası dolar karşısında Türkiye'ye göre daha yavaş değer kazanıyor. Brezilya büyümeye rağmen cari işlemler fazlası verirken Türkiye'nin açığı hızla artıyor. Brezilya'da işsizlik düşerken Türkiye'de yerinde sayıyor.
Brezilya'daki yönetim, müteşebbis ve sermaye düşmanı olmadığını anlatmaya uğraşıyor. Doğrudan yabancı sermaye çekebilmek amacıyla önemli bir gayret içinde. Bunun için de müteşebbisin dünya standardında kar etmesi gerektiğinin farkında. Ancak Brezilya hükümeti dünyada yükselen piyasalara yönelen sermaye hareketlerinin, rekabet gücü üzerindeki etkileri nedeniyle, yaratabileceği maliyeti, döviz arzındaki artışı sterilize ederek sınırlamaya çalışıyor. Bu suretle bir yandan bu yeni konjonktürden sağlanan yararı karlılığı etkilemeden çalışan kesimlere yayarken, riskleri de kontrol edebiliyor.
Bizde ise hükümet sermaye hareketlerinin yarattığı aşırı rekabet baskısına seyirci kalıyor. Bu hem cari açığın finansmanının yarattığı riski artırırken, öte yandan da çalışan ve işsiz kesimlerin büyümeden sağladıkları faydayı da sınırlıyor.
Yerli paranın tedrici olarak makul ölçülerde değer kazanması şirketler kesimini, toplam verimliliği artıracak şekilde yeniden yapılanmaya zorluyor. Bu olumlu bir disiplin sağlıyor. Ama yerli paranın değerlenmesi aşırıya kaçtığı zaman ayakta kalabilmek için göreli olarak pahalı hale gelen en önemli girdi olan işçiyi çıkarmak gerekiyor. Bunun yükü önce çalışanın, daha sonra da bu hızlı dönüşüme teknolojik olarak ayak uyduramayan küçük ve orta ölçekli işletmelerin sırtına biniyor. Bizdeki sosyal demokratların zaman zaman savunduğu gibi devletin emek piyasasına doğrudan müdahale etmesiyle veya iktidarın yaptığı gibi teşvikleri artırarak bu sorunu çözmek de mümkün değil.
Uluslararası sermaye hareketlerinin etkilerine karşı duyarlılığın iktidarların siyasi ideolojilerinin bir uzantısı olduğunu söylemek çok da yanlış değil. Muhafazakarların iktidarda olduğu bir ülkede bu duyarlılığa sahip bir sol muhalefet yoksa, demokrasinin piyasaları sosyalleştirecek denetim mekanizmaları çalışmıyor ve bunun maliyeti de taşınamaz noktalara çıkabiliyor.