BANKALAR EKONOMİMİZİ TEHDİT EDİYOR - SESAR
Sadece kısa dönemli kazançlara yönelik oldukları için, spekülatif sermaye girişi reel yatırımlara dönüşmemektedir. Yaşanılan son ekonomik krizlerin altında yatan bu gerçek ne yazık ki Türk bankacılık sistemi eliyle yaratılmıştır.levitra and diabetes diabetes sexuality treatment sexual dysfunction in diabetescialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciebuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plusmicardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mg
Geçtiğimiz günlerde Amerika’nın saygın gazetelerinden International Herald Tribune’de yayımlanan bir makale, Türkiye’de bazı kesimler arasında ciddi tartışmalara sebep oldu. Gazetenin 4-5 Aralık tarihli sayısında yayımlanan Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan ve Washington’daki Economic and Policy Research Center Eş Direktörü Mark Weisbrot tarafından kaleme alınan makalede özet olarak “Türkiye’de yüksek ekonomik büyümenin altında yabancı sermaye girişlerinin bulunduğu, bu durumun 1990’lı yılların başında büyük bir kriz yaşayan Arjantin ekonomisi ile paralellik gösterdiği” vurgusu yapılarak “Türkiye, yeni Arjantin mi?” sorusuna cevap aranıyordu.
Taner Berksoy, Osman Ulagay, Deniz Gökçe gibi bir çok etkili isim makalede öne sürülen tezlere sert yanıtlar verdiler. SESAR olarak Türkiye’nin yeni bir Arjantin olmaya aday olup olmadığına yönelik tezleri 2003 yılında yayımladığımız “Arjantin Raporu” ile incelediğimiz için bu konuyu tekrar tartışmayacağız. Ancak Yeldan ve Weisbrot’un üzerinde durdukları bir nokta var ki nedense rapor karşısında şahin kesilen kesimler bu konuyu hep es geçtiler.
IMF programının yıkıcı unsurlarının başında yüksek faiz oranlarının geldiği ve Türkiye’nin IMF programında göstermiş olduğu “başarılara rağmen” ülkenin risk puanının düşmediği ve ABD yüzde 2.25 ile borçlanırken Türkiye neden yüzde 20’lerde faiz uygulamaktadır?
Bu sorunun cevabını inceleyecek olursak neden bazılarının bu konuyu es geçtiğinde rahatlıkla görebiliriz.
Ø Türkiye’de Faizler Neden Bu Kadar Yüksek?
Bu soruya verilecek en doğru yanıt “yüksek yabancı sermaye girişi” olarak verilebilir.
Peki ülkece nihai amacımızı yabancı sermaye ve kaynak girişini artırmak olarak belirlemişken nasıl oluyorda “yüksek yabancı sermaye girişi” sorun olabiliyor?
Beklenenin tersine, yüksek yabancı sermaye girişine rağmen ekonomimizde faiz oranlarının düşmemesinin asıl önemli nedeni yabancı sermaye akımlarının Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde reel yatırımlardan çok spekülatif yatırımlara yönelmiş olmasıdır. Sadece kısa dönemli kazançlara yönelik oldukları için, spekülatif sermaye girişi reel yatırımlara dönüşmemektedir. Yaşanılan son ekonomik krizlerin altında yatan bu gerçek ne yazık ki Türk bankacılık sistemi eliyle yaratılmıştır.
Ø Değişen Bankacılık Sistemi
Türk Bankacılık sektörü özellikle 1990’lı yıllar sonrasında reel kesime kaynak aktarmak yerine Devlet İç Borçlanma Senetleri’nin (DİBS) ağırlıklı alıcısı konumuna gelerek kamunun en büyük fonlayıcısı durumuna gelmiştir. Yaşanan bu köklü değişim bankaların bilanço yapılarını da büyük oranda etkilemiştir.
Artan reel faizlerin çekiciliği ile beraber sermaye girişlerinin artması bankaların açık pozisyon vermesi yoluyla kamuyu fonlamasını beraberinde getirmiş ve bu durum bankacılık kesimini daha önce karşılaşmadıkları kur faiz ve likidite riskiyle karşı karşıya bırakmıştır ve Türk ekonomi bürokrasisi bu süreci yönetememiştir.
Ø Tehlike Çanları Çalıyor mu?
Açıklanan ekonomik veriler dikkatle incelendiğinde Türk ekonomisinde bazı hastalıkların nüksetme eğiliminde olduğunu görüyoruz.
Türk ekonomisinin bazı yapısal gelişmeler geçirmiş olmasına rağmen halen son derece kırılgan bir yapısı olduğunu bildiğimiz için SESAR olarak gelişmelerin yakından izlenmesi ve gerekli önlemlerin bir an önce alınması gerektiğinin altını çizmek istiyoruz.
Bankalar belli bir getirisi ve bir riski beraber taşıyan kredilendirme ile güvenli bir plasman biçimi olan devlet iç borçlanma senetlerine yatırım yapmak arasında bir portföy tercihi yapmak durumunda kalınca tercihlerini DİBS’den yana kullanmışlardır.
Verilen Ticari Krediler / Bankaların portföylerinde bulundurdukları kamu kağıtları oranına baktığımızda bankaların reel ekonomiyi fonlamak yerine sabit ve yüksek getirili iç borçlanma senetlerine gösterdikleri yoğun ilgi rahatlıkla görülebilir.
Verilen Ticari Krediler / Kamu Kağıtları Portföyü
|
Yıllar |
Oran |
|
1986 |
6.8 |
|
1987 |
4.5 |
|
1988 |
3.7 |
|
1989 |
3.5 |
|
1990 |
4.3 |
|
1991 |
3.5 |
|
1992 |
3.7 |
|
1993 |
3.9 |
|
1994 |
3.9 |
|
1995 |
5.2 |
|
1996 |
3.5 |
|
1997 |
4.0 |
|
1998 |
3.1 |
|
1999 |
1.6 |
|
2000 |
1.8 |
|
2001 |
0.6 |
|
2002 |
0.4 |
|
2003 |
0.3 |
|
2004 |
0.4 |
1986’da 6.8 olan bu oran 2004 yılında 0.4 seviyesine düşmüştür. Yani 1986’da bankalar kamuya aktardıklarını fonun 6.8 katını reel ekonomiye aktarmışlardır. 2004’te ise bu durum tersine dönerek kamuya aktarılanın sadece yüzde 40’ı kadarı bankalarca reel ekonomiye verilmiştir. Bu oranın düşmesinde iki önemli faktör göze çarpmaktadır. Birincisi kaynakların kamu kağıtlarına plase edilmesinin cazibesidir. İkinci olarak da serbestleşen sermaye akımlarının beraberinde getirdiği sıcak paraya dayalı büyüme politikasının doğal sonucu olarak faiz lehine açılan kur-faiz makasıdır.
Türkiye’de döviz ve sermaye hareketlerinde serbestleşmeye gidilmesi sonucunda yurt dışından borçlanma ile sağlanan fonlar bankalar için mevduat yanında önemli bir kaynak haline gelmiştir. Kar maksimizasyonu sağlamaya çalışan bankalar en düşük maliyetli kaynak olarak yurt dışından getirdikleri kredileri yurt içinde değerlendirmektedirler.
Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) Kasım 2004 tarihli Ekonomik Gelişmeler raporu bankaların uyguladıkları politikalara yönelik önemli bir göstergeye dikkat çekmektedir.
2004 yılı Ocak - Ekim dönemde bankaların, yurtdışından kullandıkları kredilerde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 271’lik bir artışla net 3,4 milyar dolara ulaşılmıştır. Bu tutarın net 1,1 milyar dolarını uzun vadeli krediler oluştururken, 2,3 milyar dolarını da kısa vadeli krediler oluşturmaktadır. Ayrıca, 2004 yılının ilk on ayında diğer sektörler 545 milyon dolar kısa vadeli kredi kullanmışlardır.
Böyle bir iktisadi ortamda Türkiye’deki ticari bankaların yurtdışından borçlanarak kaynak yaratması ve ekonomide oluşan kur – faiz makasından yararlanarak bu kaynakla hazineyi finanse etmesi, beraberinde reel sektöre verilen kredilerdeki daralmayı getirmiştir. Ekonomide faiz lehine oluşan kur – faiz makası, finans sektöründeki kaynakların reel sektör yerine kamu sektörüne aktarılmasına sebep olmaktadır.
Bugün gelinen durumda ise gazetelerin ekonomi sayfalarında her gün bir banka için “şu kadar dolar sendikasyon kredisi aldı” haberlerini okuyoruz. Sendikasyon kredisi en kısa tanımıyla bankaların yurt dışından döviz cinsi borçlanması demektir. Yukarıdaki tablodan da görülebileceği gibi bir bankalar yurt içinde reel ekonomiye kredi desteği vermek için borçlanıyor diyemeyiz.
O halde bankalar durup dururken neden yurtdışından döviz ile borçlanmaktadırlar?
|
Bankaların Kamu Kağıtları Alımları ve Ticari Kredileri | ||||
|
|
Bankalar Kamu Kağıdı |
Ticari Krediler Değişim |
Ticari Krediler Toplam | |
|
Miktar |
% | |||
|
BANKS |
| |||
|
Amount |
% |
Amount |
Amount | |
|
2003 TOPLAM |
119.459.031 |
75,5 |
30.027.583 |
30.027.583 |
|
2004 OCAK |
14.996.872 |
85,9 |
-576.883 |
29.450.700 |
|
2004 ŞUBAT |
9.168.648 |
93 |
1.064.308 |
30.515.008 |
|
2004 MART |
13.728.108 |
93,7 |
1.110.688 |
31.625.696 |
|
2004 NİSAN |
11.517.343 |
85,9 |
3.058.377 |
34.684.073 |
|
2004 MAYIS |
12.209.605 |
90,1 |
2.128.144 |
36.812.217 |
|
2004 HAZİRAN |
7.363.682 |
89,4 |
683.829 |
37.496.046 |
|
2004 TEMMUZ |
10.530.405 |
88,6 |
1.218.442 |
38.714.488 |
|
2004 AĞUSTOS |
12.322.463 |
76,6 |
2.365.512 |
41.080.000 |
|
2004 EYLÜL |
13.283.798 |
92,5 |
-559.762 |
40.520.238 |
|
2004 EKİM |
12.797.266 |
70,1 |
1.815.534 |
42.335.772 |
|
2004 TOPLAM |
117.918.188 |
85,6 |
42.335.772 |
|
Açıklayalım...
Çünkü bankalar bu dövizleri Türk lirasına çevirerek Hazine bonosu ve tahvil alıyorlar.
Yukarıdaki tablo incelenecek olursa 2003 yılında Hazine Bonosu ve Devlet Tahvillerinin toplam yüzde 75.5’ini bankalar alırken bu rakam 2004 yılının Ekim ayında toplam DİBS’lerin yüzde 85.6’sına yükselmiştir. Kısacası bu süreç zarfında bankalar toplam 117.918 katrilyon liralık iç borçlanma senedi almışlardır.
Aynı dönemde bankacılık sistemi reel ekonomiye sadece 42.335 katrilyon lira kredi sağlamıştır. Dikkat ediniz bankalar tarafından ekonomiye verilen kredinin yaklaşık üç katı devlete verilmiş durumdadır.
Tabi ki devlet de bankaların kendisine yaptığı bu “kıyağı”, yüksek reel faiz ödeyerek mükafatlandırmak zorundadır.
Bu danışıklı dövüş 1994’de 2000 ve 2001’de Türkiye’ye büyük zararlar vermiş olmasına rağmen Türk bankacılık sistemi dövizde açık pozisyon verilerek sağlanan bu yüksek kazanç riskinden kurtulamamış görünüyor. Türkiye ekonomisi halen yurtdışından bulunan kaynakla dönüyor ve büyüme sağlıyor. Ancak global ekonomide ve enerji fiyatlarında yaşanan dalgalanmalar AB perspektifine girmiş ve IMF desteğini almış bile olsa Türkiye ekonomisinin yükselen balonunu bir anda patlatabilir. Dışardan gelecek kaynak kesildiği takdirde büyümede sıkıntı olabileceği gibi, yabancı paranın çekilmesinin içeride yaratacağı etkinin katlanarak büyüdüğünü, hep gördük.
2005 yılı bu tür tedirginliklerle geçecek bir yıl olacak ve ekonominin tümünü olduğu gibi, dışardan esecek olumsuz bir rüzgar Türk bankalarını da çok derinden etkileyecek
Türkiye’de ekonomik çevrelerin 3 Ekim 2005 tarihine kadar sistemin AB için zorunlu olarak çevrileceği öngörüsü, sendikasyon – DİBS – kar üçgeninde kazanç maksimizasyonunu hedeflemektedir.
Bilinmelidir ki, bu oyun altında alınana risk çok büyük bir kumardır.
Saygılar
SESAR