Ekonomi9 Aralık 2004 00:00

Türkiye Arjantinleşek mi? - Erinç YELDAN / Mark WEISBROT

2003 yılında, 10.9 milyar dolar, 2004 yılının ilk sekiz ayında da 12.5 milyar dolarlık büyük miktardaki yabancı sermaye akışı ekonomide büyümeyi sağladı. Bunlar aşırı derecede spekülatif ve kısa vadeli hareketlenmelerdir, ayrıca ülkenin üretim kapasitesini genişletecek veya istihdam sağlayacak doğrudan yatırımlar değildir.

Türkiye'ye hızlı bir yabancı para akışı var. Yatırımcı ve analizcilerin takdirini alan reformlar ve politik süreç de ülkedeki ekonomik büyümeyi hızlandırıyor. Ancak Latin Amerika tarihinde görülmüş en acı çöküşün ardından 1990'ların başında Arjantin konusunda duyulan benzer heyecanı hatırlayanlar, bu konuya ihtiyatlı yaklaşıyorlar.Burada benzerlikler göze çarpıyor. Arjantin'de 1990'lı yılların başındaki büyüme, yabancı sermayenin akışıyla teşvik edilmişti ve bu durum da paranın aşırı değerlenmesine yol açarak ülkeyi üretim alanında sıkıntıya sokmuştu. Hatta, Arjantin'in Uluslararası Para Fonu'ndan destek aldığı büyüme dönemlerinde bile istihdam sorunu vardı.

Aslında Türkiye ekonomisinde 1998-2001 yılları arasında bir küçülme olmuştu. Kriz sonrasındaysa hükümet, 1999 yıllarından bugüne kadar IMF'den aldığı 31.8 milyar dolarlık krediyle oldukça ağır bir borç yüküne girerek yine IMF'nin desteklediği bir dizi programa tabi olmuştu. Reel faiz oranının çok yükselmesine neden olan bu ekonomik programlar, hükümetin mali idare ve harcamalarında azalmaya yol açarak dış borçlanmada bir artışa sebep oldu. Bu durumda, döviz kuru dalgalanmaya bırakıldı ve de ulusal parada değer yükselmesi oldu. Aynı zamanda, tüm bunlar devlet endüstrilerinin de özelleştirilmesine ve tarım ya da diğer sektörlerdeki sübvansiyonlarda değişikliklere neden oldu.

Bu programların savunucuları 2001'den beri süregelen ekonomik iyileşmeye dikkati çekiyorlar. 2002 ve 2003 tarihleri arasında yılda ortalama yüzde 7'lik bir değer kazanan Türk ekonomisinin, 2004 yılında da aynı miktarda bir büyüme göstermesi bekleniyor. 2001'de yüzde 68.5 oranında seyreden enflasyon oranı, planlandığı şekilde 2004'te yüzde 11.4 seviyesine getirildi.

Fakat belirtilen bu rakamların ardında yine bir kriz beliriyor. 2003 yılında, 10.9 milyar dolar, 2004 yılının ilk sekiz ayında da 12.5 milyar dolarlık büyük miktardaki yabancı sermaye akışı ekonomide büyümeyi sağladı. Bunlar aşırı derecede spekülatif ve kısa vadeli hareketlenmelerdir, ayrıca ülkenin üretim kapasitesini genişletecek veya istihdam sağlayacak doğrudan yatırımlar değildir. Doğrudan yabancı yatırım ise 2000 yılından beri düşüş kaydetmektedir ve ülke, yabancı sermayenin kesilmesi halinde oldukça ciddi bir ekonomik çöküş tehlikesine karşı zayıf düşmüş bir durumdadır.

Bu tarz büyük çaptaki spekülatif sermaye akışlarının olası seyri tam tersine çevirme olasılıkları var, tıpkı 1997'de Asya'da yaşanan bölgesel kriz gibi. Bu gibi durumlarda yatırımcılar, borçlanma sürecinin sürdürülebilirliği konusunda endişelenmeye başlarlar. Dış kaynaklı herhangi bir olay yatırımcıların Türkiye'yi tercih etmemesine sebebiyet verebilir.

Spekülatif paranın dışarıdan Türkiye'ye akması şu anki Türk Lirasını aşırı değerli bir pozisyona getirdi, ayrıca geleneksel olarak emeğe dayalı Türk ithalat endüstrisi de, yapay bir ucuzluk oluşturulmasıyla bozuldu. 2002-2003 yılları arasında Türk Lirası, dolar karşısında yüzde 139'luk bir artış göstermiştir.

IMF programının bir diğer zarar veren yanı ise uyguladığı yüksek faiz oranlarıdır. Türkiye'deki oranı, ABD'deki sadece yüzde 2 seviyesindeki oranla kıyaslarsak, Türkiye'deki ticaret piyasasının neden borç alma ve yatırım yapma konusunda isteksiz olduğunu anlamak zor olmaz.

Kısacası, ülke ekonomisini belirleyenler, sürekli değişme gösteren ve spekülatif bir zeminde seyreden bir ekonomi oluşturmuşlardır. Aslında, Türk halkı ekonominin şu anki sözde büyüme gösteren iyi durumundan ne kadar çok faydalanabilirse, o derece durumdan da faydalanmış olur. Fakat, maalesef iş bu kadarla da sınırlı değil. 2000 yılından itibaren, işsizlik oranı neredeyse yüzde 4 iken yüzde 10,5 seviyesine yükseldi.

Türkiye ve AB'nin muhtemel üyelik konusunda görüşmelere devam ettiği bugünlerde, Türk hükümeti, son beş yılın sürdürülemez ekonomi politikasını gözden geçirmelidir. IMF destekli bu programa, AB'ye güvenilirlik teminatı sağlama ümitleriyle devam etmek tehlikeli olabilir. Hatta, ironik bir şekilde, bu yöndeki bir program, Türkiye'nin üyelik şansını kötü yönde etkileyecek bir ekonomik çöküşe neden olabilir.