Ekonomi29 Kasım 2004 00:00

Borç Stoku Yine Arttı, Selim SOMÇAĞ

Üç yıllık örtülü kur çapasıyla enflasyonun % 70’lerden % 10’a kadar gerilemesine rağmen reel faizin hâlâ % 14’te seyretmesi ve iç borç stokunun her yıl % 10 civarında artmaya devam etmesi bizim haklı olduğumuzu göstermiş ve IMF cephesinin kur çapasıyla reel faizi düşürme iddiasının palavradan ibaret olduğunu ortaya koymuştur.   Bu sahadaki açık başarısızlıkla dış dengeyi mahvetmek pahasına sadece enflasyonu düşürmeye odaklanan bir ekonomi programının anlamsızlığı,  yanlışlığı açıkça kanıtlanmıştır.  Üç yıllık kur çapasının Türk ekonomisine hiç bir faydası olmadığı,  fakat büyük zararlar verdiği ortadadır.  IMF ve başta Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti olmak üzere Türkiye’deki IMFciler bilim dışı,  saçma sapan bir iddia uğruna Türk ekonomisini yeniden sürdürülemez bir dış dengeye oturtmuş olmalarının hesabını vermelidirler.coupons for cialis 2016 prescription savings cards prescription drug cards

Borç Stoku Yine Arttı

Dün Hazine Müsteşarlığından yapılan açıklamaya göre Türkiye’nin iç borç stoku Ekim ayında 8 katr arttı.   Bu reel bazda % 1.8’lik bir artış anlamına geliyor.  İç borç stoku yılın ilk 10 ayında ise reel bazda % 8 oranında artmış.  İç borç stoku geçen yıl da rel bazda % 10 artmıştı.

Türkiye’de  2000 yılından itibaren enflasyonun düşürülmesini en öncelikli hedef,  hatta tek hedef kabul eden IMF patentli ekonomi politikaları uygulanmaktadır.   Bütçedeki çok yüksek faiz ödemeleri yüzünden bütçe açığını daraltmak mümkün olmadığından enflasyonu düşürme işi döviz kurlarını düşük tutarak,  teknik tabiriyle kur çapası kullanılarak yapılmaktadır.   Ancak bu yöntemin bir yan etkisi vardır:  Enflasyon sürerken kurların düşük tutulması Türk Lirasını aşırı değerli kılarak ithalatı patlatmakta,  bu da Türkiye’yi sürdürülemez dış açıklara,  teknik tabiriyle cari işlemler açıklarına sürüklemektedir.   Türkiye programın resmî kur çapasına dayanan ilk aşamasına millî gelirin % 0.7’si kadar   bir cari açıkla girmiş,  kur çapasının yarattığı aşırı değerlenme yüzünden  13 ay içinde cari açığın millî gelirin % 5’ine ulaşmasıyla büyük bir devalüasyon ve kriz yaşamıştır.   Hayret verici bir şekilde,  IMF’nin bu büyük fiyaskosuna rağmen 57. hükümet ekonomiyi yeniden ve daha derin bir teslimiyet içinde IMF’ye tevdi etmiş,  kargadan başka kuş,  Zeyrek’ten başka yokuş tanımayan IMF de aynı reçeteyi ufak bir farkla yeniden uygulamaya koymuştur.  Farkk bu sefer kur çapasının resmî ve önceden ilân edilmiş olmayıp,  ilân edilmemiş,  örtülü oluşudur.   Ama 2003 yılı başından 2004’ün Eylül ayı sonuna kadar  Türkiye’ye toplam 23 milyar dolar net  sermaye girişi olmasına rağmen aynı dönemde Merkez Bankası net döviz pozisyonunun yalnızca 5 milyar dolar artmış olması,  (Merkez Bankasının bütün inkâr ve saptırma çabalarına rağmen) Türkiye’de örtülü kur çapası uygulandığını açıkça ortaya koymaktadır.   21 ayda sterilize edilmeyerek piyasada bırakılan 19 milyar dolar sâyesinde kurlar hiç yükselmemiş,  hatta gerilemiş;  buna karşılık yıllık oranı düşse de enflasyon devam etmiş ve Türk Lirası bu dönem içinde % 22 aşırı değerlenmiştir.   Sonuç,  mutlak değer olarak 2001 yılı başındaki cari açığı sollayan,  millî gelire oran olarak da ona yaklaşan ( % 4.8) 14 milyar dolarlık bir cari açıktır.   Bu büyük açığı finanse edebilmek için AB kapısında yalvaran bir hükümet ve medya bu iflas tablosunu tamamlamaktadır.  Tabiî hükümetin Eylül 2003’te cari açığı finanse etmek uğruna Türkiye’nin dış politikasını ipotek altına alan,  parayla satan 8.5 milyar anlaşmasına imza atması gibi bir skandalı da bu tabloya ekleyebiliriz.

Peki kur çapasıyla enflasyonu düşürme hevesi Türkiye’nin başına böylesine vahim ekonomik ve siyasî sorunlar açarken,  bu görüşü savunan IMF ve onun güdümündeki yerli bürokrasi bu kararı nasıl savunuyorlardı?  Esas olarak tek bir argümanla:  Türkiye’nin kamu borç stoku üzerindeki yüksek reel faiz yüksek enflasyondan kaynaklanıyordu.   Taban faizin üzerindeki risk primi,  nominal faizin volatilitesine,  dalgalanmasına eşitti.   Enflasyon yüzünden nominal faiz yüksek olduğu için  bunun dalgalanması da mutlak değer olarak yüksek oluyor,  bu da kamu kağıtlarının risk priminin,  dolayısıyla reel faizin yüksek olması anlamına geliyordu.  Enflasyon düştü mü nominal faiz de düşecek,  faizin volatilite oranı aynı kalsa da nominal faiz seviyesiyle beraber mutlak değer olarak o da düşeceği için reel faiz de düşmüş olacak,  böylece iç borç stokunun artışı duracak,  bütçe açıkları kapanacak ve ekonominin önü açılacaktı. 

Bu makroekonomi diye bir disiplini yok sayan,  ülkedeki bütçe açığı,  borçlanma ihtiyacı ile kamu gelirleri,  tasarruflar,  tasarruf oranı arasındaki temel dengeleri,  32 sayılı kararla sınırsız sermaye serbestisi uygulayan Türkiye’nin sermaye kaçışını engellemek için yüksek bir minimum faiz (Merkez Bankası faizi) uygulama zorunluluğunu dikkate almayan,  esas olarak bu etkenlerden kaynaklanan yüksek reel faizi finans piyasasındaki istatistiksel-davranışsal bir soruna indirgeyen,  aşırı basitleştirmeci,  hatta çocukça bir yaklaşımdı.  Biz bu yaklaşıma baştan beri karşı çıktık ve gelinen noktada Türkiye’nin borç batağını ancak yeniden yapılandırmayla aşabileceğini söyledik. Üç yıllık örtülü kur çapasıyla enflasyonun % 70’lerden % 10’a kadar gerilemesine rağmen reel faizin hâlâ % 14’te seyretmesi ve iç borç stokunun her yıl % 10 civarında artmaya devam etmesi bizim haklı olduğumuzu göstermiş ve IMF cephesinin kur çapasıyla reel faizi düşürme iddiasının palavradan ibaret olduğunu ortaya koymuştur.   Bu sahadaki açık başarısızlıkla dış dengeyi mahvetmek pahasına sadece enflasyonu düşürmeye odaklanan bir ekonomi programının anlamsızlığı,  yanlışlığı açıkça kanıtlanmıştır.  Üç yıllık kur çapasının Türk ekonomisine hiç bir faydası olmadığı,  fakat büyük zararlar verdiği ortadadır.  IMF ve başta Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti olmak üzere Türkiye’deki IMFciler bilim dışı,  saçma sapan bir iddia uğruna Türk ekonomisini yeniden sürdürülemez bir dış dengeye oturtmuş olmalarının hesabını vermelidirler.