Ekonomi12 Ekim 2004 00:00

Petrol, Dolar ve Piyasa - Ergin Yıldızoğlu

Geçen hafta petrolün varil fiyatı 53 dolara ulaştı, dünyanın önde gelen borsaları geriledi. Ekim başında yapılan IMF, Dünya Bankası ve G-7 toplantılarında liderler, dünya ekonomisinin ufkunun kararmakta olduğunu, petrol fiyatlarına, zengin ve yoksul ülkelerin refahı arasındaki uçuruma, yoksul ülkeleri boğan borç yüküne, ABD dış açığına gönderme yaparak vurguladılar. acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadacoupons for cialis 2016 prescription savings cards prescription drug cards

Bu ortamda, ABD başkanlık seçimlerini kim kazanırsa kazansın, ülkesinin küresel egemenliğini tehdit eden iki sorunu acilen gündeminin başına almak zorunda. Birincisi, ABD'nin enerji gereksinimleri açısından Ortadoğu'ya bağımlılığı, ikincisi doların uluslararası konumu üzerinde artmaya devam eden basınç. Ancak bu sorunlara ilişkin olası çözümlerin hepsi, serbest piyasa kurallarının bir kenara itilmesini, devletin ekonomik kaynaklar üzerindeki denetiminin yeniden güçlendirilmesini ve emperyalizmi gerektiriyor.

Böyle gelmiş, böyle gitmez...

Uluslararası Enerji Ajansı 'na (UEA) göre, dünyada günde 80 milyon varil ham petrol tüketiliyor. Bu tüketimin yüzde 25'i, dünya nüfusunun yüzde 5'inin yaşadığı ABD'de gerçekleşiyor. ABD, tüketimi için gerekli ham petrolün yarısını, büyük çoğunluğu Ortadoğu'dan olmak üzere ithal ediyor. UEA'ya göre, dünyanın toplam günlük ham petrol gereksinimi, yılda ortalama yüzde 1.7 büyüyerek (ancak geçen yıl yüzde 2'den fazla büyüdü) 2030 yılında 120 milyon varile ulaşacak. Talepteki bu artışın yüzde 60'ı başta Çin ve Hindistan olmak üzere gelişmekte olan ülkelerden kaynaklanacak. Eğer dünya petrol üretiminin artık zirve yapmaya başladığına ilişkin saptamalar kısmen bile doğruysa, ham petrolün arzı, talebin büyük ölçüde gerisinde kalacak. Diğer taraftan, Council on Foreign Relations (CFR) ve Baker Institute 'ün birlikte hazırladığı bir rapora göre (Strategic Energy Policy Challenges for the 21st Century-2000) enerji sektöründe, kurulu kapasite hem eski hem de yetersiz. Bu yüzden ''zirve yapma'' sorunu bir yana, yeni yatırımlar olmadan üretimi arttırmak olanaksız. UEA, 2030'a kadar 4.2 trilyon dolarlık yeni yatırım yapılması gerektiğini düşünüyor.

ABD Enerji Bakanlığı 'na göre, 2020'de ABD'nin petrol üretimi, gereksiniminin ancak yüzde 30'unu karşılayabilecek. ABD gereken ham petrol ithalatını gerçekleştirebilse bile, bugün yüzde 96 kapasiteyle çalışan rafinerileri, artan gereksinimi karşılayacak düzeye getirebilmek için büyük çaplı yeni yatırımlar gerekiyor. Buna karşılık Ortadoğu'daki ''Körfez ülkeleri'' dünya toplam üretiminin üçte ikisini sağlıyor olacaklar. The New Yorker 'dan John Cassidy 'nin ayrıntılı bir biçimde sergilediği gibi (04/10), önümüzdeki dönemde, ABD' nin ithal petrole, dolayısıyla da Ortadoğu petrollerine bağımlılığına son vermek hayal.

Tüm bu saptamalardan iki sonuç çıkarılabilir: Birincisi ABD, arzın gittikçe talebin gerisinde kaldığı bir ortamda, petrol ithal edebilmek için, Avrupa ülkeleriyle, Japonya'yla, başta Çin ve Hindistan olmak üzere gelişmekte olan ülkelerle rekabet etmek zorunda kalacak. Petrolün dağılımı piyasa kurallarıyla düzenlenmeye devam ettiği takdirde, fiyatlar artarken, ABD'nin petrole ulaşma şansı göreli olarak zorlaşacak. Bu yüzden ABD ulusal enerji politikası, Prof. Michale Klare 'in (Kaynak Savaşları, 2001) Blood and Oil (Kan ve Petrol) adlı yeni çalışmasında gösterdiği gibi, 1980'den bu yana, küresel enerji kaynaklarını ve yollarını, siyasi ve askeri olarak doğrudan denetlemeyi amaçlayan bir savunma doktrinine dayanıyor. Seçimleri kim kazanırsa kazansın, bu politika değişmez.

İkincisi, kapasite yetersizliği sorunuyla ilgili. Burada da serbest piyasa ve özel sektör, çözümün değil sorunun bir parçası. CFR 'nin raporu, devlet enerji piyasalarından çekildikten sonra, özel sektörün kısa dönemli bir yaklaşımla, yeni yatırım yapmak yerine kapasiteyi eskitene kadar kullanmayı seçtiğini; enerji stratejik, toplumsal bir ürün olduğundan devletin bu alana geri dönmesi gerektiğini vurguluyordu. 30 yıldır petrol sanayiinde çalışan, petrol mühendisi Prof. Charles Kohlhaas da ABD muhafazakârlarının dergisi The National Interest 'teki yazısında, 20 yıl önce, mali piyasaların kısa dönemli kazanç amacıyla, petrol şirketlerine, düşük verimli kuyu açma etkinliklerini kısmaları doğrultusunda baskı yapmaya, yatırımları caydırmaya başladığına, bugün petrol şirketlerinin hızla artan gelirlerini yeni yatırımlara yöneltmek yerine borsaya yatırdıklarına dikkat çekiyor ve soruyordu: ''Bize gereken petrolü kim sağlayacak'' Kohlhaas'a göre bugün yalnızca tek bir ulusal lider, Putin , bu durumun farkında. Putin, ülkesinin enerji piyasalarındaki konumunu güçlendirmek için enerji şirketlerini siyasi denetim altına alıyor.

Dolar riskli

1990'larda ABD borsalarındaki hızlı yükselişin yarattığı zenginliğin etkisiyle artan tüketimin ithalatı körüklediği, dış ticaret açığını büyüttüğü, özellikle Asya krizinden sonra bu açığın giderek daha çok yabancı sermaye girişiyle (borçlanarak) finanse edildiği görülür. Ancak son IMF-Dünya Bankası toplantısında da gündeme geldiği gibi, ABD'nin dış açığı (ve askeri harcamalarla körüklenen bütçe açığı) artık sürdürülemez bir düzeye ulaştı, ABD hegemonyasının dayanaklarından biri olan doları aşındırmaya başladı. Doların aşınma eğilimiyse yabancı yatırımcıları dolardan uzaklaşmaya, Euro ve Yen'e geçmeye zorluyor. Bu yüzden, Samuelson gibi önde gelen iktisatçılar (geçen hafta aktarmıştım) kronik dış açığa bakarak serbest ticaretin yararlarından kuşku duymaya başladılar.

Petrolün fiyatındaki yükselme de doların uluslararası konumunu tehdit ediyor. Bu yıl OPEC ülkelerinin kasasında 300 milyar dolar birikti. Çoğu ABD'yle ''kavgalı'' OPEC ülkeleri, korunmak için bu paraları ağırlıklı olarak Avrupa bankalarında tutmaya, Euro'ya yatırmaya, harcarken de daha çok Avrupa mallarını seçmeye özen gösteriyorlar ( The Economist 23/09). Böylece ABD ile ''kavgalı'' ülkeler mali olarak güçlenirken dolardan uzaklaşma eğilimi, doların uluslararası konumu zayıflamaya devam ediyor.

1990'larda, özellikle Asya krizinden sonra, IMF'nin baskısıyla azgelişmiş ülkelerin merkez bankalarında büyük döviz rezervleri oluştu. Petrolün fiyatındaki yükseliş, bu ülkelerin ekonomik dengelerini tehdit ederken dolardaki aşınma, Centre for Economic and Policy Research 'ten Weisbrot, Rosnick, Baker imzalı bir çalışmada ( ''Going Down with Dollar'' , 20/09) vurgulandığı gibi, gelişmekte olan ülkelerde, milli gelirlerin ortalama yüzde 5'ine ulaşabilecek mali kayıp olasılıklarını gündeme getirdi. Acilen bu rezervlerin, Euro'ya, Yen'e dönüştürülmesi gerekiyor. Böyle bir süreç, doların uluslararası konumunu daha da zayıflatacaktır. Bu tehlikeli gelişimi tersine çevirmek için, ABD'nin, dış ticaret açığını azaltmaktan başka çaresi yok. Bunun için ithalatın azaltılması, ihracatın arttırılması gerekiyor. ABD'nin rekabet gücü, bunu bugün serbest piyasa kurallarına sadık kalarak başarmasına izin verecek düzeyde değil. Geriye korumacılıktan, dolara kaçışı siyasi olarak engellemekten (askeri şantaj ve petrole el koymaktan), hatta sömürgecilikten başka bir seçenek kalmıyor.