'Schadenfreude' Ergin Yıldızoğlu
ABD medyasında, özellikle "neo-con"lara yakın kesimlerde, Avrupa "kriziyle" ilgili bir schadenfreude (kötü niyetli sevinme) var: AB Anayasası'nın rafa kalkması, AB'yi rakip bir hegemonya odağı olmaya doğru götüren süreci aksattı. Bu, bir uluslararası rezerv para olarak yükselmekte olan Avro'nun arkasındaki siyasi desteği zayıflattı. Dolar yeniden yükselmeye başladı, uluslararası konumu güçlendi. Ancak, neo-con kesimin zevkle seyrettiği bu gelişmelerin içinde, umulanın tam tersi sonuçlara açılabilecek dinamiklerin tohumları gizli.acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadadiscount drug coupons click free discount prescription cardsymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenaabilify idippedut.dk abilify
Güçlerin yeni dizilişi'
Anayasa oylaması fiyaskosu, uluslar arası diplomaside ABD'ye büyük sorun çıkaran Fransa Devlet Başkanı Chirac'ın zayıflamasına neden oldu. 2007'de yerine geçmesi beklenen Sarkozy'nin neo-liberal eğilimli, ABD'ye daha yakın olduğu ileri' sürülüyor. Irak savaşına güçlü bir biçimde karşı çıkan Schröder'in de önümüzdeki genel seçimleri kaybederek yerini muhafazakar, neo-liberal (ABD'ye yakın) eğilimli Merkel'e bırakması bekleniyor. Bu koşullarda, AB içinde İngiltere, Almanya ve Fransa arasında, ABD'ye daha yakın bir stratejik ittifakın kurulabileceği hayal edilirken bütçe zirvesinde yaşananlar, Financial Times'dan Munchau'nun deyimiyle, "köklü bir kayma yaratarak... ", "stratejik ittifakı neredeyse olanaksızlaştırdı".
Tony Blair'in AB zirvesinde, İngiltere'ye yapılan geri ödemelere karşılık, AB ortak tarım politikasını, sübvansiyonların kaldırılmasını talep etmesi bütçenin imzalanmasını engelledi, Birliğe yeni katılan ülkelerin almayı beklediği yaklaşık 60 milyar Avro transferi tehlikeye soktu. Bu ülkelerin, İngiltere'yi tavrını değiştirmeye ikna etmek için bazı sübvansiyonlardan vazgeçmeyi dahi kabul etmelerine karşın Blair'in sekterliği kızgınlık yarattı. Muhafazakar Daily Telegraph'a göre, Polonya'da gazeteler zirvedeki başarısızlıktan Blair'i sorumlu tuttular. Böylece, başlangıçta İngiltere'ye ve Anglosakson modeline yakın olan, Irak savaşında ABD'yi destekleyen "Yeni Avrupa", İngiltere'den uzaklaşarak, "Eski Avrupa'ya" yakınlaştı. ABD'nin AB içindeki en önemli "Truva Atı" Blair tecrit oldu, devralmakta olduğu dönemsel AB liderliğinde başarılı olma şansı büyük ölçüde zayıfladı.
AB projesinin geleceği konuşulurken yalnızca Avro kullananlardan oluşan bir çekirdeğin güçlendirilmesi olasılığından daha çok söz edilmeye başlanması, Avro'ya dahil olmayan İngiltere'nin siyasi etkisinin zayıflamaya devam edeceğini gösteriyor. Özetle başlangıçta siyasi kriz olarak kendini açığa vuran süreç, Avrupa'da daha güçlü ve derin bir bütünleşmeye yol açabilecek dinamikleri de hareket geçirdi. Diyalektik işte...
Yeniden dolar...
"Avrupa krizi" öncesinde dolar, önceki iki yılda Avro karsısında yaklaşık yüzde 40 değer kaybetmişti. Bu ABD açısından üç tehlikeli gelişmeye işaret ediyordu. Birincisi, bu dönem boyunca dış ticaret açığı artmaya devam ettiğine göre ABD'nin devalüasyondan faydalanacak bir ihracat kapasitesi yoktu. İkincisi, Avro yükselirken Avrupa'nın özellikle Almanya'nın dış ticareti fazla vermeye devam etti. Bu, özellikle, dünyanın en büyük ihracatçısı olan Almanya'da, üretkenliğin, neo-liberal propagandaların aksine, revalüasyona rağmen rekabet gücünü korumaya yetecek kadar yüksek olduğunu gösteriyordu. Üçüncüsü, dolara güven azalmış, Asya ülkeleri merkez bankaları, Avro'ya geçmekten söz etmeye başlamışlardı. Bu gelişmeler doların uluslararası konumunun zayıflamaya başladığını, The Economist'e göre "döviz bölgeleri" oluşması olasılığının güçlendiğini gösteriyordu.
Ocak ayından bu yana dolar Avro karşısında yüzde 12 değer kazanmış. "Avrupa krizi" bu eğilimi güçlendirdi. Şimdi kimi ABD'li yazarlar, örneğin Newsweek'te Prof. Garten, "Yüce dolar geri geldi" başlıklı yazılar yazmaya başladılar. Ama gerçek durum daha karmaşık. Birincisi, dolardaki güçlenme uluslararası yatırımcıların ABD varlıklarına ilgilerini canlandırarak ABD'yi dış borçlanmaya, ithalata, tüketime bağımlı büyüme modelini korumaya teşvik edecek, sermayenin yeniden yapılanmasını erteleyecek, böylece kriz geldiğinde çok daha sert yaşanacak.
Evet kriz gelecek! Çünkü, ABD cari açığı ve bütçe açıkları, doların değerlenmesiyle birlikte daha da büyüyecek. Dolar revalüasyonu ihracatı caydıracak, Bloomberg mali analiz sitesindeki bir yorumun belgelediği gibi ABD'nin en büyük çokuluslu şirketlerinin dış satışları, gelirleri, dolayısıyla hisse senetlerinin değeri düşecek. Bu, dış dünya gelirlerinin azalması, üretken sermayenin ABD'den, fabrikalarını, işletmelerini sökerek başka ülkelere kaçmasını hızlandıracak, ihracat kapasitesini daha da azaltacak, dış açık, dış borçlar daha da büyüyecek, böylece, doların zemini çürümeye devam edecek. Tam bu sırada petrolün varil fiyatının 60 dolara dayanması, ABD için düşük dolar avantajının ortadan kalkmasıyla da giderek daha büyük bir enerji faturası ve üretim maliyeti anlamına geliyor. Özetle doların güçlenmesi de ABD'nin ekonomik siyasi gerileme sürecini hızlandıracak dinamikler taşıyor. Diyalektik işte...