Dünya1 Haziran 2005 00:00

Dünyanın 'Gidişatı'na Tepkiler - Korkut Borotav

Beklenen gerçekleşti, Fransız halkı Avrupa Anayasası'nı ''sosyal Avrupa'' aldatmacası ile pazarlamaya çabalayan ''sol'' siyasetçilere de kulak vermedi; anayasa taslağını reddetti. Amerika'ya öykünen, parasalcı, serbest piyasacı, rekabet tutkunu ve sekiz kişiden birine işsizlik getiren bir Avrupa perspektifine karşı tepkisini de böylece göstermiş oldu. cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciesymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenaabilify abilify alkohol abilify

Fransa'nın, hatta Avrupa'nın sınırlarının ötesinde, ortak özellikler taşıyan bir çalkantı var. Kuzey'de, Güney'de sıradan insanlar fırsat buldukça seçim ve referandum sandıklarında; bıçak kemiğe dayanınca sokaklarda tepki gösteriyor. Avrupa'da yerel, ulusal ve uluslar-üstü iktidarları sarsıyorlar. Güney'de, Hindistan'da, Brezilya'da, Arjantin'de, Uruguay'da, Ekvador'da, Bolivya'da, 2002 sonunda Türkiye'de iktidarları yıkıyorlar.

Yıkmaya güçleri yetiyor; sonrasına değil... Kısa zamanda ortaya çıkıyor ki halk tepkileri sonunda oluşan yeni iktidarlar altında da ''eski hamam, eski tas; sadece tellaklar değişmiş'' tir.

Halk neye tepki gösteriyor? ''Neo-liberal politikalara ve küreselleşmeye'' diyenlerin teşhisleri eksik. Özünde ''paranın tahakkümü'' ne başkaldırıyor. Daha somut olarak günlük hayatında ''kendi kaderine hâkim olma'' , (en azından onu etkileyebilme) yeteneğinin yitip gitmesine tepki gösteriyor.

''Kaderimiz, artık başkalarının elinde'' algılaması nereden kaynaklanıyor? Bu, insanların ekonomik ve sosyal geleceklerinin, iktisatçı diliyle, kaynak tahsisinin ve bölüşüm ilişkilerinin tümüyle piyasaya teslim edilmesiyle bağlantılı. Piyasaya tam teslimiyet, siyasetin, devlet aygıtının ekonominin yönetimindeki ve bölüşüm ilişkilerindeki rollerinin giderek sıfırlanması anlamına geliyor. Bugün tepki gösteren insanlar kuşaktan kuşağa aktarılan (ve artık genlerine kodlanmış olan) tarihsel deneyimlerle biliyorlar ki, kapitalist bir sistemde piyasa, özünde antidemokratik bir mekanizmadır. Piyasanın tam egemenliği insanlara, (Türkçenin çok hoş bir özdeyişiyle) ''Paran kadar konuş...'' mesajını iletir. Yani, hayatımıza, geleceğimize, vatandaşlar olarak ''bizler'' değil, para sahipleri olarak ''onlar'' hükmedecektir. Bu da ''sermayenin tahakkümü'' denilen şey değilse nedir?

****

Peki ''eskiden'' de böyle değil miydi? Tamamen değil... Zira piyasa mekanizmasının antidemokratik özü, halkın gücü siyasete yansıdığı oranda hafifletilmişti. Emeğiyle yaşayan insanların sayısal ağırlığı ve halk örgütlerinin (örneğin sendikaların, emekçi tabanlı partilerin) mücadeleleri sayesinde piyasanın insafsız, insansız, gaddar sonuçlarını hafifletecek bir dizi savunma mekanizması oluşabilmişti. Bunlar da çoğunlukla devlet aygıtı aracılığıyla hayata geçirilmekte idi.

''Siyaset (veya devlet) ekonomiden elini eteğini çeksin...'' Bu slogan, sözünü ettiğim savunma mekanizmalarını topluca tasfiye etme çağrısıdır. Bu çağrı hayata geçtiğinde, sermayenin mutlak tahakkümü de gerçekleşmiş olur.

Bu dramatik dönüşümü perdelemek, kaçınılmaz göstermek gerekiyordu. Bu işi de egemen iktisat disiplini üstlendi. İktisatçılar, devletin sınıfsal içeriğini mercek altına alan sosyal bilim alanlarıyla bağlarını kopardılar. ''Burjuvazi'' , ''işçi sınıfı'' , hatta kapitalizm gibi açıklayıcı kavramları söylemlerinden silip attılar. Ana uğraşlarını ''optimum kaynak tahsisini sağlayacak reçeteler'' olarak tanımladılar. Her derde deva reçete, ''tam, eksiksiz rekabet koşullarında piyasa mekanizması'' olarak belirlendi. Bu formül ''kaynak tahsisini bozan devlet'' i hedef alan bir eylem programına dönüştü. Sonra ''tam rekabet'' tanımının soyut öğeleri unutuldu. Önkoşulsuz rekabet , giderek ''orman kanunları'' yüceltildi. Böylece güçlünün zayıfı ezmesi, meşru, saygın ve doğal bir yaşam kuralı olarak gösterildi. Ve son hüküm verildi. ''Başka seçenek yoktur!''

İşte Kuzey'de, Güney'de milyonlarca insan, bu söyleme ( ''Komşun rakibindir, onu alt etmen gerekir'' söylemine) teslim olan iktidarlara sokaklarda, seçim sandıklarında başkaldırıyor.

****

Bir Not: Türkiye'de açık oturum, konferans, seminer türü toplantıların önemli bir bölümü, belli bir yaklaşımı, en azından ana çizgileriyle paylaşan kişiler arasında düzenlenir. Bu özellik doğal karşılanır ve toplantıları düzenleyenler, ''Niçin başkalarını çağırmadın'' sorusuyla nadiren karşılaşırlar. Bir grup akademisyen ve yazar tarafından Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılması planlanan konferans, bu açıdan pek çok benzerinden farklı değildi. Hal böyle iken Adalet Bakanı ile ana muhalefet partisinin bir temsilcisinin ''Niye başkaları yok?'' sorusunu, ''ihanet'' suçlamasına dönüştürmeleri ve konferansın iptalini sağlamaları hazin bir durumdur. Bilim özgürlüğü adına bu durumu kınayanlara ben de katılıyorum.