İran Yine İran Yine İran - Ergin Yıldızoğlu
Birçok yorumcu, özellikle ''neocon'' yazarlar, Bush seçimleri kazanırsa İran'ın gündemin ön sırasına yükseleceğini savunuyorlardı. Gelişmeler bu öngörüleri doğrulamaya başladı. Eski ulusal güvenlik danışmanı, şimdi Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice , yeni göreviyle ilgili meclis panelinde konuşurken ''ABD'nin İran'ın nükleer silahlara sahip olmasına asla izin veremeyeceğini'' vurguladı. Başkan Bush, ''hiçbir olasılığı gündemden kaldırmayacağını'' söyledi. Araştırmacı yazar Seymur Hersh 'in, The New Yorker 'da yazdıklarına bakılırsa ABD'nin özel timleri, çoktan İran'a sızarak nükleer silah yapımıyla ilgili bilgiler toplamaya başlamışlardı. Pentagon, Hersh'in iddialarını, yalanlamak yerine, ''Birçok yanlış içeriyor'' demekle yetindi. Sonra Başkan yardımcısı Dick Chaney , İsrail'in, ''ABD'yi beklemeden İran'ı vurabileceğini'' söyledi. Brzezinski 'ye göre Chaney'in sözleri, bir İsrail saldırısını meşrulaştırma, hatta İsrail'i saldırı için yüreklendirme çabasına benziyordu. coupons for cialis 2016 coupons for prescription drugs prescription drug cardscialis manufacturer coupon cialis coupons and discounts drug coupon cardfusidinezuur voetschimmel read fusidinezuur acneclaritin mazilo speeddatingmixers.co.uk claritin maziloabilify abilify alkohol abilify
''Ave Cesar!''(1)
''Yeni Roma'' nın Sezar 'ı, II. Bush'un taç giyme töreni üç açıdan çok ilginçti. Birincisi, Irak'ta savaşan ABD askerlerinin çelik yelek yetersizliğinden yakındığı bir ortamda, 40 milyon dolar harcanarak gerçekleştirilen törenin podyumu, aynı anda, hem Mussolini 'nin konuşmalarını yaptığı devasa ve bir o kadar da vülger platformları hem de SSCB nomenklaturasının devlet törenlerinde dizildiği balkonları anımsatıyor, Leni Riefenstahl 'ın kamerasına (1935, İrade'nin Zaferi'' ) layık bir görüntü oluşturuyordu. İkincisi törende, bir zafer havası hâkimdi. Irak'ta bir zafer söz konusu olmadığına göre, bu olsa olsa, artık programlarını hiçbir engelle karşılaşmadan uygulayabileceklerine inanan neoconların bir zafer kutlaması olabilirdi. Üçüncüsü ve en önemlisi, II. Bush'un konuşmasında geçen dört yılın birçok anahtar kavramı yer almıyordu. II. Bush konuşmasında, ''Irak'' tan, ''terorizme karşı savaştan'' söz etmedi, ama açıkça dini, ''mesihçi'' bir retorikle hazırlanmış 1800 sözcüklük konuşmasında, ''özgürlük'' ve ''özgürleşme'' sözcüklerini 40'tan fazla kez kullandı, tüm dünyada diktatörlere karşı mücadele edeceğini ilan etti.
Böylece ABD dış politikasında 2001'den bu yana egemen olan, ''önleyici vuruş'' , ''rejim değişikliği'' taktikleri, ''teröristlere destek verme'' , ''kitle imha silahlarına sahip olarak tehdit oluşturma'' gibi somut doğrulanabilir gerekçeler yerine, soyut/kavramsal, bu yüzden de doğrulanamaz gerekçelere bağlanıyordu. Belli ki ABD yönetimi, Irak'ta olduğu gibi bir kez daha yalancı çıkmak, gerekçelerini kanıtlamakla uğraşmak istemiyordu. Şimdi ABD'nin bir ülkeye bakarak ''Yeterince, özgür değil'' demesi, onu bir rejim değişikliği, istikrarsızlaştırma operasyonları, ya da doğrudan askeri müdahale konusu yapmaya yetecekti. Böylece, Kuzey Kore ve İran'ın yanı sıra Küba, Venezüella, ABD çıkarlarından bağımsız olan ya da daha bağımsız olmaya kalkan, yönetimi ABD'nin demokrasi tanımına uymayan, bütün ülkeler, hatta Çin ve Rusya artık ABD'nin ''vuruş'' alanına giriyordu. İran, Avrupa'yla anlaşarak zenginleştirilmiş uranyum üretmekten vazgeçse bile hedef olmaktan çıkmayacaktı.
Çekirdek ve çatlak
Irak savaşı başlarken bu köşede, ABD Deniz Harp Akademisi' nde görevli, Council on Foreign Relations üyesi, Rumsfeld 'in danışmanı ve Pentagon' da planlamacı, Prof. Barnett 'in ''Pentagon'un Yeni Haritası'' yazısına değinmiş ve ABD'nin saldırgan dış politikasıyla ''Küreselleşme'' arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştim (24/03/2003). Prof. Barnett yazısında dünya coğrafyasını küreselleşmiş, bir ''çekirdek'' ve küreselleşmeye tam olarak katılamamış, dışında kalmış ''çatlak'' olarak iki bölgeye ayırıyordu. ''Çatlak'' , küreselleşmeye bağlı bir sermaye ilişkisini ve gereken disiplini üretmekte ''başarısız devletleri'' , ABD denetiminin dışındaki bölgeleri ve gittikçe artan bir kaynak savaşları dinamiğini içeriyordu. Dünyanın önemli enerji ve su kaynakları ne yazık ki esas olarak bu ''çatlak'' taydı. Barnett, ABD dış politikasının temel hedefinin bu çatlağın küreselleşme içine çekilmesi (bu yüzden de Irak savaşının yalnızca bir başlangıç) olduğunu vurguluyordu. II. Bush, taç giyme törenindeki konuşmasında, bu ''çatlağı'' hedef alacak seri savaşlar için gerekli ideolojik söylemi sundu.
Ancak bu kez, yeni bir durum daha var. Uluslararası jeopolitikte, Bush'un ilk kez başkan olduğu 2000 yılından bu yana Çin, Hindistan, Brezilya ve hatta Rusya 'nın artı, bu ülkelerin kendi aralarındaki ilişkiler, dahası enerji piyasaları, yatırım alanları ve silah piyasaları bağlamında, gelişmekte olan, çoğu çatlak bağlamında değerlendirilebilecek ülkelerle ilişkileri yoğunlaştı. Diğer bir değişle, ABD'nin ''içeri'' çekmeye çalıştığı ''çatlak'' ülkelerinin, potansiyel olarak ABD karşıtı bir blokun etkisi altına girme olasılığı giderek güçlendi.
Neoconların önde gelen propagandistlerinden Charles Krauthammer 'in ''taç giyme'' töreninin ertesi günü Washington Post 'ta yayımlanan yorumunda da benzer bir saptama dikkat çekiyordu. Krauthammer'e göre terorizme karşı savaş, geçen dört yılda başarılı olmuş, bu düşman artık eski önemini yitirmişti. Ama şimdi daha vahim bir durum söz konusuydu. Çünkü Sovyetler yıkıldığından bu yana ilk kez, ''büyük güçlere çapasını takmış bir ABD karşıtı blok oluşuyordu'' ... Çin ve Rusya arasında ekonomik askeri işbirliği gelişiyor, özellikle Çin, İran, Venezüella, Küba, gibi ülkelerle ilişkileri geliştirerek , Krauthammer'in sözleriyle ''bizi (ABD'yi) hedef alan, önemli bir hegemonya karşıtı blokun oluşmaya başladığını gösteriyordu''.
Bu mercekten bakınca, İran'ın ABD açısından gerçek önemini daha iyi kavrayabiliriz. 70 milyonluk bir nüfusa, gelişkin bir ekonomiye, güçlü bir orduya bunları besleyen enerji kaynaklarına sahip bir bölgesel güç olarak İran, salt İsrail'i tanımamakta ısrar ettiği için değil, aynı zamanda, ABD'nin, dünya ekonomisinin en ''büyük çatlağını'' (Büyük Ortadoğu'yu) istediği gibi şekillendirme, enerji kaynaklarını denetleyerek diğer yükselen güçlerin can damarlarına bıçak dayama projesinin önünde bir engel olarak duruyor. Bu yüzden İran'ın diğer yükselen güçlerle bağının koparılması, şu veya bu biçimde sömürgeleştirilerek, en azından bağımlı ülke konumuna indirilerek ABD denetimine/kullanımına açılması gerekiyor.
Bu noktada iki soru yaşamsal öneme sahip: ABD, bunu gerçekleştirmek için gereken ekonomik ve askeri riski alabilir mi? Bölgede, tarihsel olarak İran'ı dengeleyen bir ülke, Türkiye, ABD'nin İran denkleminin dışında kalabilir mi?
(1) Ave Cesar! Morituri te salutant! ''Selam Sezar, biz, ölecek olanlar, seni selamlıyoruz.''