Ortadoğu27 Ağustos 2004 00:00

KERKÜK: GÜNCEL ORTA DOĞU DENKLEMİNDE YERİ VE İŞLEVİ - Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Dünyanın bilinen petrol rezervlerinin yaklaşık üçte ikisi bu bölgededir. Bölge, mevcut ve muhtemel petrol, su ve doğal gaz merkezlerini ve bunlara ilişkin taşıma yollarını kontrol eden bir konuma sahiptir.cialis 5mg prix en pharmacie http://cialis20mgsuisse.com/5mg/prix-en-pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciecialis coupons printable link discount prescription drug cardcialis manufacturer coupon open drug coupon cardescitalopram i alkohol escitalopram tbl escitalopram i alkoholabilify idippedut.dk abilify

Orta Doğu, tarih boyunca, hep bir mücadele alanı
olmuştur.

Çünkü, bölge, tek tanrılı dinler ve çeşitli
uygarlıklar açısından çıkış noktasıdır. Asya, Afrika
ve Avrupa kıtalarının birleştiği yerde, bu üç kıtayı
birleştiren kara, hava ve demir yollarının kesişme
noktası üzerinde yer alır. Dünyanın bilinen petrol
rezervlerinin yaklaşık üçte ikisi bu bölgededir.
Bölge, mevcut ve muhtemel petrol, su ve doğal gaz
merkezlerini ve bunlara ilişkin taşıma yollarını
kontrol eden bir konuma sahiptir.

Bütün bunlar, güvenlik, politik, ekonomik, kültürel ve
dinsel açıdan bölgeye, kendine özgü bir değer
kazandırır. Bu değer, uluslar arası politikada bir
birleri ile mücadele eden aktörler için hep cazip
gelmiştir.

Bölgenin, bir bütün olarak tek bir devletin kontrolüne
girmesine hep karşı çıkılmıştır. Bunun, o devlete,
rakipleri karşısında ciddi bir avantaj sağlayacağı
düşünülmüştür. Bu nedenle, bölgedeki anlaşmazlıklar ve
bölge içi rekabet hep, istismar edilmiştir. "Böl,
parçala yönet" ilkesinin en çok bu bölgede uygulanmış
olması, hem bu bağlamda görülmelidir, hem de bölgenin
stratejik açıdan taşıdığı değerin bir işareti olarak
alınmalıdır.

Irak, bu coğrafyanın önemli parçasıdır.

Özellikle petrol açısından, Orta Doğu'nun önde gelen
bir devletidir. 1990 yılı verilerine göre, Orta
Doğu'da ispatlanmış petrol rezervleri bakımından, 112
milyar varil ile, Suudi Arabistan'dan (bu ülkenin 170
milyar varil) hemen sonra gelir. Petrol ihraç
kapasitesi itibarıyla da, bölgede yine Suudi
Arabistan'ı takip etmektedir. Suudi Arabistan'ın
petrol ihraç kapasitesi yaklaşık 1.3 milyar varil
iken, Irak'ın 853 milyon varildir.

Bu rakamlar, Irak'ın uluslar arası politikadaki
cazibesini anlatmaya yeter.

Irak'ta, 2001 yılı verilerine göre nüfusun yüzde
12'si (yaklaşık 2.9 milyon) Türk'tür ve Irak'ın petrol
kaynaklarının dörtte üçünden fazlası, yakın zamana
kadar Türkler'in yaşamış olduğu; Türkiye'nin
güneyinden başlayıp Bağdat'ın güneydoğusuna uzanan bir
çizgide, 50 km. genişliğinde ve 250 km. uzunluğundaki
bir şerit içinde kalır.

Bir Türk şehri olan Kerkük, tek başına, Irak'ın petrol
kaynaklarının yaklaşık beşte ikisine sahiptir.

Osmanlı'nın son döneminde, 1865 yılında yürürlüğe
giren Vilayet (Liva) kanununun öngördüğü idari
taksimata göre, Irak, o zaman üç vilayete ayrılmıştı:
kuzeyde Musul Vilayeti, ortada Bağdat Vilayeti ve
güneyde de Basra Vilayeti. Musul Vilayeti de, kendi
içinde Musul, Kerkük ve Süleymaniye Sancaklarını
içeriyordu.

1918'de Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandığında,
Musul Vilayetinin yönetimi, genelde Türkler'in
elindeydi. İngilizler, daha sonra Ateşkes Anlaşmasının
hükümlerine aykırı olarak, Musul Vilayetinin tamamını
işgal etmişlerdir.

Misak-ı Milli de, Musul Sancağını değil, bir bütün
olarak Musul Vilayetini milli sınırlar içinde kabul
eder.

Lozan'da üzerinde anlaşmaya varılamayan da, Musul
Vilayeti'dir. Mustafa Kemal ve arkadaşları, Musul
Sancağının değil, bir bütün olarak Musul Vilayetinin
peşinde olmuşlardır. Neticede, 1926 yılında, İngiltere
ile imzalanan "Sınır ve İyi Komşuluk Anlaşması" ile,
Türkiye, Musul Vilayetinin Irak'ta kalmasına, o günkü
koşullarda "evet" demek durumunda kalmıştır.

Anlaşmada, Türkiye'nin 25 yıl süre ile Irak'ın petrol
gelirlerinden pay alacağı; anlaşmaya ek mektupta da,
isterse bu payını 500 bin İngiliz Lirası paraya nakde
çevirebileceği öngörüldüğü ve Türkiye'nin, bunu
tercih ettiği; bunun, Türkiye'nin Musul Vilayetinden
vazgeçmesinin bir karşılığı olarak görüldüğü ileri
sürülmüşse de, yakın dönemde, Türkiye'nin bu yönde bir
tercihte bulunmadığı; Irak'ın petrol gelirinden her
yıl pay almayı tercih ettiği ve bu payın da tam olarak
ödenmediği anlaşılmıştır.

Türkiye'nin, uygun konjonktürde, bir bütün olarak
Musul Vilayeti üzerinde hak iddia etmesine dayanak
teşkil edebilecek bazı hususların varlığını korumaya
devam ettiği söylenebilir.

Bütün bunlar, Türkiye'nin, bir bütün olarak Musul
Vilayetini bırakmamak için çok çalıştığına ve
direndiğine işaret eder. Temel gerekçesi de, "bu
vilayetin sınırları içinde çok ciddi bir Türk nüfusun
yaşadığı" olmuştur.

Türkler, Irak'ın kurucu unsurlarından olmalarına
rağmen, giderek bu konumlarından
uzaklaştırılmışlardır.

Musul Vilayetinin Kerkük Sancağı, Türklerin en yoğun
olduğu yerleşim yerlerinden biridir. 1960'lı yıllara
kadar, Kerkük'ün nüfusunun yaklaşık % 95'i Türk
olmuştur.

Ancak, zaman içinde Irak'ın idari taksimatı ile
oynanmak suretiyle, Türkler, yaşadıkları idari
taksimat içinde, sayı olarak da azınlık konumuna
itilmişlerdir.

İçinde bulunduğumuz dönemde yaşanan gelişmelere
bakarken, bunları da hatırlamak gerekir.

ABD'nin görünür gelecekte Orta Doğu'dan vazgeçmesi
mümkün görülmemektedir. Çünkü, politik, ekonomik ve
güvenlik açılarından ABD'nin Orta Doğu'ya ihtiyacı
vardır. ABD, bölgesel ortaklarını değiştirerek bölgede
kalmaya devam etmektedir. Ortak değiştirirken de,
bölgedeki yapısal özelliklerden, mevcut ve muhtemel
sorun alanlarından yararlanmaktadır. ABD, bölgede
kalmayı düşündüğü sürece, bölgedeki yapı ve koşullar,
ABD'ye aradığı uygun gerekçeleri sağlamaya devam
edecektir.

ABD'nin, Çekiç Güçün ilk uygulamasında, sadece
Kürtleri koruma altına alması ve Türkleri Saddam'ın
insafına terk etmesi; ancak, daha sonra Musul ve
Kerkük'ün de güvenli bölgeye dahil edilmesi, aslında
bugün yaşananlar için o tarihte verilmiş bir işaret
olmuştur.

ABD, bölgenin petrol kaynaklarının kontrolünü ele
geçirme peşindedir. Çünkü, enerji yönünden her gün
biraz daha dışa bağımlı olmaktadır. ABD'nin enerji
birimlerinin öngörülerine göre, 2025 yılına kadar,
ülkenin
- doğal gaz tüketimi ikiye katlanacak,
- sıvı petrol gaz ithalatı on kat artacak,
- petrol ihtiyacı % 33 oranında artacak,
- elektrik ihtiyacında % 45'lik bir artış olacaktır.
Bu arada, ABD'nin petrol ihtiyacının üçte ikisini
ithalat yoluyla karşıladığını da ifade etmek gerekir.

Eğer, ABD, en azından Irak'ta Kerkük petrollerinin
kontrolünü ele geçirebilirse, bu,
- Kendisinin enerji sorununu çözmesine,
- Amerikan ekonomisinin rahatlamasına ve Yönetimin
yeni dış politika açılımları yapmasına,
- Irak'ın kuzeyindeki Kürt siyasal oluşumunun finanse
edilmesine/ayakta tutulmasına,
- Petrol piyasası ile oynamada/petrol piyasasını
etkilemede yeni bir araca kavuşmasına,
- İsrail'in enerji ihtiyacının karşılanmasına,
hizmet edecektir. Bunlar, ABD için az şeyler değildir.
Ancak, ABD'nin muhtemel kazanımlarının sadece bunlarla
sınırlı olmadığını da ifade etmek gerekir.

Bütün bunlara bakınca, Saddam'ın Kuveyt'i işgal edip
bu ülkenin petrol zenginliğini kontrol etmek istemesi
ile, bugün ABD'nin Irak'ı işgal edip özellikle
Kerkük'ü hedef alan oyunlar içine girmesi arasında,
temelde hiçbir fark olmadığı görülmektedir.

Kerkük, hızla ABD desteğinde Kürtleştirilmeye
çalışılmaktadır. ABD, Irak ve Kerkük ile ilgili
hedeflerine Kürtler üzerinden (Kürtleri kullanmak
suretiyle) ulaşma peşindedir. Kerkük'te,
- Kürt ve Yahudi derneklerinin açılması,
- Sokak denetimlerinin İsrail'de eğitildiği ileri
sürülen Kürtlere bırakılması,
- PKK/Kongra Gel terör örgütünün çok sayıda bürosunun
açılması,
- Türkmence konuşulmasını önlemek için açıkça halka
baskı yapılması,
- Taciz ve baskılarla Türkmen kamu görevlilerinin
başka yerlere tayinlerini istemeye zorlanması,
- Sahte doğum belgelerinin, nüfuz kimliklerinin ve BM
yiyecek karnelerinin dağıtılması,
- Kamu kurumları kadrolarının Kürtler tarafından
doldurulması,
- Sistemli bir şekilde, ABD'nin imkanları kullanılarak
başka yerlerden getirilen Kürt kadınlarının
çocuklarını Kerkük'te doğurması,
buna işaret etmektedir.

Olayın bir başka yönü de, sistematik demokrasi ve
insan hakları ihlallerini, baskı, eziyet ve
işkenceleri önleme söylemi ile Irak'ı işgal eden ABD
ve İngiltere'nin, Kerkük'te, Kürt olmayan nüfusun
maruz kaldığı demokrasi ve insan hakları ihlalleri,
baskı ve eziyeti, işkenceyi himaye etmesi, bunlara
ortak olmasıdır.

Musul'da daha önce faaliyet gösteren Türk
Başkonsolosluğunun yeniden açılmasına son dakikaya
kadar izin verilmez iken, ABD ve İngiltere'ye,
Kerkük'te konsolosluk açmaları için derhal izin
verilmiştir. Bu iki konsolosluğun açılmasına ilişkin
gerekçeler, Kerkük üzerine oynanan oyunları açıklıyor:
- Ocak ayındaki genel seçimlere ilişkin hazırlıklara
yardımcı olmak,
- Yabancı yatırımları teşvik etmek,
- Kerkük kent yönetimine yardımcı olmak.
Daha açık bir ifade ile,
- Ocak ayında yapılacak seçimlerden Kürtlerin açık ara
önde çıkmasını sağlamak,
- Kerkük petrollerini işletecek Amerikan ve İngiliz
şirketlerini bölgeye çekmek,
- Kerkük'ün kontrolünü tam olarak ele geçirmeleri için
Kürt yöneticilere yol göstermek.
Amerikan ve İngiliz konsoloslukları, Kerkük'te
kontrolün Kürtlere geçmesine aracılık edeceklerdir.

Irak'ta, Ocak 2005'de genel seçimler ve bu seçimde oy
kullanacak seçmenleri belirlemek amacıyla da
önümüzdeki Ekim ayında bir genel nüfus sayımı
yapılacağı dikkate alınırsa, Kerkük'te yapılmak
istenen şey, sözde demokratik yollarla Kerkük'ü Kürt
hakimiyeti altına sokmaktır.

ABD'nin Kerkük'te kontrolü ele geçirmesi, Orta Doğu'da
dengeleri değiştirecektir.

Arap ülkelerinin ilgisi Irak'a daha çok kayacaktır. Bu
kayma, bir taraftan Arap ülkelerini ABD karşıtlığı
paydasında bir araya getirmek suretiyle ABD'ye yönelik
tehdidin düzeyini yukarıya çekecek, diğer taraftan da
Arapların Irak'a kayan ilgisi nedeniyle Filistin
İsrail karşısında yalnız kalacaktır. Bu, İsrail'in
koşullarını Filistin'e kabul ettirmesini
kolaylaştıracak bir ortam olacaktır.

Baskı ile Filistin'i barış anlaşması imzalamaya ikna
edecek bir İsrail, Kerkük-Hayfa petrol boru hattı
üzerinden de ABD'nin denetiminde enerji ihtiyacını
kolayca karşılama imkanını elde edecektir. İsrail'in
hem Filistin sorununu geride bıraktığı, hem de enerji
sorununu çözdüğü böyle bir tablo, özellikle Suriye
açısından önemlidir. Suriye'nin İsrail karşısındaki
pozisyonu bundan zarar görecektir. Keza Türkiye de,
Irak'ın kuzeyindeki yerel Kürt grupları ile İsrail
arsındaki bağlantı nedeniyle, ciddi şekilde İsrail ile
karşı karşıya gelebilecektir.

Kerkük'ün, ABD himayesinde Kürtlerin kontrolüne
girmesi, Kürtlerin ayrılıkçı eğilimlerini beslemesi ve
bunun da Tahran'ı Irak ile daha çok ilgilenmeye
itmesi, Irak'ın bölünmesi sürecini hızlandıracaktır.
Bir Arap ülkesi olarak görülen Irak'ın böyle bir süreç
içine girmesi, hem bölgede bir Arap-Kürt çatışmasına
kapı aralayacak, hem de Arapların ABD ve İsrail'den
sonra İran'ı da karşılarına almalarına yol açacaktır.
Arap ülkelerinin İran'ı karşılarına alması, bu ülke
ile ABD ve İsrail arasında bir yakınlaşmaya veya
Araplardan gelecek örgütlü bir baskının İran'ı nükleer
yeteneğini öne çıkarmaya neden olması mümkündür.
Ayrıca, ABD ve İsrail'in, Arapların İran'ı hedef alan
örgütlü baskısını, İran'dan ciddi şekilde kurtulmak
için bir fırsat olarak görebilecekleri ihtimali de göz
ardı edilmemelidir.

Böyle bir konjonktürde, ABD ve İsrail, ülkelerinde
Kürt nüfus bulunan bütün bölge ülkelerine karşı Kürt
kartını etkin şekilde kullanma imkanını elde
edecektir. Buna Türkiye de dahildir.

Bütün bunlar, Orta Doğu'nun yeni çatışmalara sahne
olma ihtimalinin yüksek olduğuna işaret eder. Petrol
fiyatlarındaki yükselişin neden olduğu beklenmedik
gelir artışı, silahlanma çabalarını teşvik etmek
suretiyle bu ihtimali besleyecektir. Batının savunma
sanayi çarklarının işleyecek olması, bu ihtimali
besleyen bir başka unsurdur.

ABD'nin Kerkük'te kontrolü ele geçirmesi Türkiye için
de önem arz edecektir.

ABD'nin son dönemde izlediği bölgeye ilişkin
politikada Türkiye'yi yok varsaydığı ve karşısına
aldığı bir gerçektir. Türkiye'yi Irak'ın kuzeyindeki
yerel Kürt grupları ile aynı kefeye koyduğu,
Türkiye'ye karşı bu grupları himaye ettiği, hatta bu
grupların Türkiye karşısında ABD'nin yeni stratejik
ortağı olduğu izlenimine yol açan, son dönemde
yaşanmış çok sayıda olay vardır. ABD, Irak'ta da
Türkleri yok varsaymaktadır.

Dolayısıyla, ABD'nin Kerkük'te kontrolü ele
geçirmesinden, Türkiye ve Irak Türkleri lehine bir
sonuç çıkarmak güç gözükmektedir.

Ancak, Türkiye'nin maruz kaldığı onca olumsuzluğa
rağmen ABD-İsrail ikilisinin yanında yer alma
ihtimalinin hiç olmadığı da düşünülemez. Fakat böyle
bir ihtimalin, Türkiye'yi, içeride ve dışarıda bir
maceraya sürüklemesine kesin gözüyle bakılabilir.
Türkiye'nin ABD-İsrail ikilisinin karşısında Arap
dünyasına yanaşması, daha kuvvetli bir ihtimal gibi
gözükmektedir. Türkiye'nin Arap dünyasına yakın
durması, İran karşısında Araplara güç verecektir.
Ayrıca, Arap-Türk birlikteliğinin, İsrail ve ABD'nin
bölgedeki askeri ve ekonomik varlığı için ciddi
riskleri içereceği de şüphesizdir.

Kerkük'ün ABD'nin kontrolüne girmesi ve
Kerkük-Hayfa(*) petrol boru hattının devreye girmesi,
Türkiye açısından, Kerkük-Yumurtalık petrol boru
hattının kapanmasına yol açabileceği gibi, ABD'nin,
İsrail'in ve Irak'ın kuzeyindeki yerel Kürt
gruplarının, bu hattı Türkiye'ye karşı bir baskı ve
şantaj aracı olarak kullanması da mümkündür.

Türkiye, oldukça sıkıntılı bir sürecin içine
girebilir.

Türkiye'nin, Kerkük konusundaki bu olumsuz gelişmeler
karşısında, önce içeride bir ve bütün durmak, sonra da
ABD ile rekabet içinde olan aktörlerin desteğini
kazanmaya çalışmak zorundadır. Bunun için de, ABD'nin
Kerkük'ü tam olarak kontrol etmesinin ne anlama
geleceği, hem Türk kamuoyuna, hem de uluslar arası
kamuoyuna uygun şekilde anlatılmalıdır.

Eğer, ABD'nin Kerkük'ün ve Kerkük petrollerinin
kontrolünü ele geçirmesi, ABD ile rekabet içinde olan
aktörler nezdinde bir anlam ifade ediyorsa, ki reel
politik açıdan bir anlam ifade edeceğini kabul etmek
gerekir, o zaman Türkiye'nin bu aktörler üzerine
oynaması gerekir. Çin'in Irak'taki büyükelçiliğini
yeniden açma ihtiyacını duyması bu bağlamda dikkat
çekicidir. Keza, Putin'in, Orta Doğu'ya olan ilgisinde
son dönemde bir artış olduğu da bilinmektedir.

ABD'nin, genelde Irak'a, özelde de Kerkük'e ilişkin
hedeflerine ulaşabilmesi için, NATO'ya ihtiyacı
vardır. Çünkü, Irak ve Kerkük konusunda ABD'ye yönelik
şimşekler, bu durumda NATO'ya yönelecektir. NATO
içinde de, Türkiye'nin Irak konusunda takınacağı tavır
önemlidir.

Bu itibarla, mevcut siyasal iktidarı veya iktidar
içindeki bir grubu ikna etmek suretiyle, ABD'nin
Türkiye'yi Irak'a çekmek istemesi ve bunu da NATO
üzerinden yapması, ihtimal dışı bir durum olarak
görülmemelidir. Kerkük petrollerinden verilecek bir
pay ve Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının sürekli
işler tutulması sözü veya Kerkük'te yaşanacak,
Türkleri hedef alan, kanlı bir Türk-Kürt çatışması,
Türkiye'yi bu konuda ikna açısından etkili
olabilecektir. Türkiye'nin ikna edilmesi, NATO'nun
Irak konusunda ikna edilmesini kolaylaştıracaktır.


Türkiye'nin NATO'nun Irak'ta ve/veya Kerkük'te görev
üstlenmesine evet demesi, hem NATO'yu Irak Türkleri
ile karşı karşıya getirmesi, hem de NATO'yu Kürtlerin
hamisi pozisyonuna itmesi anlamına gelecektir.

Irak Türklerinin Ankara'ya bakışlarının değişeceği
böyle bir tablo, İran ve Suriye Türklerini de
Ankara'nın etki alanından uzaklaştıracaktır. Bu,
yıllardır, her türlü olumsuzluğa rağmen ayakta
tutulmaya çalışılan Dış Türkler Politikasının Türkiye
için artık bitmiş olacağı anlamına gelecektir.

NATO'nun bu suretle Irak'ın kuzeyindeki Kürtlerin
hamisi olması, Türkiye'nin Irak'ın kuzeyinden
algıladığı tehdidi daha ciddi hale getirecektir.
Üstelik, Türkiye, bunu kendi eliyle yapmış olacaktır.
Ayrıca, NATO'nun hamiliği, ABD'nin ve İsrail'in
Irak'ın kuzeyindeki yerel Kürt grupları ile ilgili
yüklerini ve sorumluluklarını da hafifletecektir.

Yine Türkiye'nin katkılarıyla NATO'nun Irak'ta
Kürtlerin hamisi pozisyonuna gelmesi, Arapları da
rahatsız etmek suretiyle, Arap-Türk gerginliğine de
neden olabilecektir.

Peki ne yapmak gerekir?

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovduklarına göre,
herhalde en temel olanı, "10. Köyün" nüfusunu hızla
artırmak olacaktır.

Çözüm, ülke yönetiminin, milli düşünen, olaylara milli
gözlükle bakan, uygulamada milli menfaatleri şahsi ve
parti menfaatlerinin önünde tutan siyasal kadroların
elinde olmasındadır. 24 Ağustos 2004

(*)Kerkük petrollerinin İsrail'e ulaştırılmasında iki
güzergah vardır. Bunlardan birincisi
Irak-Suriye-Lübnan-İsrail hattı, ikincisi de
Irak-Ürdün-İsrail hattıdır. Mevcut koşullarda, her iki
hat da, dünden bugüne hayata geçirilecek bir proje
olmaktan uzaktır. Ya Ürdün'ün devreye girmesine, ya
da ABD'nin Suriye üzerinde bir şekilde kontrolü ele
geçirmesine ihtiyaç vardır. Ancak, hem koşulların
hızla değişebileceğini, hem de buna bağlı olarak
Kerkük-Hayfa petrol boru hattının çok kısa sürede
hayata geçirilebileceğini kabul etmek gerekir. Hattın
kısa sürede hayata geçirilebilme ihtimalinin zayıf
olmaması, dikkate almayı gerektirir.