ABD13 Mart 2005 00:00

‘Anti’sinden Ürkülen ‘Amerikanizm’ nedir? - Tarih Bahri Özmen

Teslimiyet kilisesinin muhtelif mezhepleri arasında dolaşmaktan başları dönmüş medya ve siyaset esnafının ‘hazırola’ geçmeleri için bir gazete yazısı yetti. Amerika’nın ‘akıllı çocukları’, yakın gelecekte Türkiye’ye dayatılacak Küresel Faşizm’in yeni talepleri karşısındaki muhtemel muhalefeti sindirmek telaşıyla paçaları tutuşmuş bir vaziyette ‘ön alma’ operasyonuna devam ediyorlar. Kaleme aldığı metinden, bizde ‘tetikçi’ tabir edilen beşinci sınıf bir gazeteci olduğu belli Pollock’un. Yazıyı dikkate değer kılan da zaten yazarı değil; yazdıranlar ve yayınlandığı yer. Zira, Wall Street Journal’ın, Yahudi sermayesinin sahip olduğu, neoconların sözcülüğünü yapan bir gazete olmanın ötesinde özellikleri de bulunuyor.discount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cards

Wall Street Journal, kapitalizmin yarattığı ‘iş medeniyeti’nin en gözde ve etkili ‘pravda’ları arasında. ‘İş medeniyeti’ tabiri, Susan Strange’e ait. 1988 yılında kaleme aldığı ‘States and Markets’ isimli kitabında; genelde sık seyahat eden, belirli yerlerde konuklayan, hayat alanlarını belirli şekillerde dizayn eden ‘iş adamları’nın ayrı bir hayat tarzı yarattıklarına işaret ediyor. Küreselleşmenin insan unsuru açısından motor gücünü oluşturan değişik milliyet ve kökenlerden işadamları zümresi, tüketim kalıpları itibariyle büyük kalabalıklardan ayrılmakla kalmıyorlar. İçinden çıktıkları toplumlardan farklılaşırken, değişik milletlerden benzer statüye sahip insanlarla benzeşiyorlar. Aynı dille anlaşıyorlar (İngilizce), aynı araçları kullanıyorlar, aynı otellerde kalıyorlar, aynı uçaklarla seyahat ediyorlar vb. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ‘iş medeniyeti’, ‘milliyetsizleşme’ ve ’kozmopolitleşme’ üzerine kurulu.

Elbette benzeşme, tüketim kalıpları ve hayat tarzlarıyla sınırlı değil. Dünya algılamalarına referans teşkil eden ‘bilgi kaynakları’ da ortak. CNN gibi televizyonlar, Financial Times ve Wall Street Journal gibi gazeteler, ‘iş medeniyeti’nin ihtiyaçlarına uygun yorum ve zihniyet kalıpları üretiyor. İşte Pollock’un işaret fişeği, bu ‘medeniyet’in semalarında yakıldı.

‘İşaret fişeği’, ‘iş medeniyeti’nin sinir merkezlerini tedirgin edecek ‘suçlama kalıpları’yla bezeli. Nazizm’e yapılan gönderme, anti-semitizm ve anti-Amerikanizm ithamı bunlar arasında ilk göze çarpanlar. Pollock, Türkiye’de anti-Amerikanizmin aslında anti-semitizmden beslendiğini ima ederek, ABD’deki mevcut iktidar yapısının ruhuna uygun bir yönlendirmeyle mesajını güçlendiriyor.

Öncelikle dikkatinizi ‘suçlama kalıbı’nın ‘şekline’ çekmek istiyorum. ‘Anti’ ithamı, Batılı siyasi söylemin üzerinde şekillendiği ‘dil oyunları’ içinde ayrıcalıklı bir yere sahip. Bir fikrin, bir eleştirinin ‘anti’ etiketini yemesi, rasyonel zeminlerde muhatap kabul edilemeyecek, müzakere imkan ve kanalları mevcut olmayan düşman ‘öteki’ olarak yaftalanması anlamına geliyor.

Tersinden bir örnekle meseleye yaklaşmanın, meramımı daha anlaşılır kılacağını zannediyorum. Batı medyasında ‘anti-İslamizm’ diye bir şeyin telaffuz edildiğini duydunuz mu hiç? Avrupa ve ABD’de yükselen İslam karşıtlığının (kelimenin tam manasıyla ‘anti’ bir zihniyetin yükselişinin) bundan rahatsızlık duyan Batılılar tarafından bile ‘anti-İslam/anti-İslamizm’ şeklinde adlandırılmaktan kaçınılması tesadüf olmasa gerek.

Mesela, 11 Eylül’ün hemen ardından The Guardian’da yayınlanan makalesinde Madeleine Bunting, Batı için yeni anti-semitizm’in İslam Fobisi (Islamophobia) olduğunu söylüyordu(Madeleine Bunting, “The new anti-semitism “, The Guardian, 31 Aralık 2001). ‘Eleştirel’ kalemler tarafından vakıanın anti-semitizm örneğindeki gibi anti-İslam/İslam karşıtlığı olarak değil de, İslam fobisi şeklinde isimlendirilmesi, meşru kabul edilecek fikrî ‘savunma hattı’nın sınırlarının daha baştan belirlendiğini gösteriyor. Zira, ‘karşıt’lık için muhataptan kaynaklanan bir sebebin bulunması zaruri değildir. ‘Karşıt’lık, bilinçli bir hâl ve eylem tarzıdır. Bu yönüyle de ahlâken yargılanması ve mahkum edilmesi daha kolaydır. Ancak ‘fobi’, irrasyonel de olsa yargılanması daha zor bir zihnî konumun ifadesidir. Çünkü, husumet bilinçten değil, refleks haline gelmiş bir tutumdan beslenmektedir. Hatta “anlayış”la yaklaşılması gereken ‘bir hastalık’tır. Zaten, şuurun olmadığı yerde sorumluluk da yoktur! Mağdurlar da kin duymamalı, tedaviye yardımcı olmalıdırlar.

Anti-Amerikanizm ithamıyla muhatap olanlar, Amerikalılara değil Amerikan yönetiminin uygulamalarına, yahut Amerikan siyasi, askeri ve kültür emperyalizmine karşı olduklarını söyleyerek savunma pozisyonu almaya çalışırlar. Bu, suçlamanın, sıradan ABD vatandaşlarına yönelik doğrudan nefreti ima eden ‘anti-Amerikan/izm’ şeklinde okunmasının tabii bir sonucudur. Lâkin neoconlar, en azından bizim coğrafyamızda çok geniş kesimlerin ‘anti’si olmayı kimliklerinin tabii tezahürü olarak görecekleri bir ‘Amerikanizm’ inşâ etmiş durumdalar. Nasıl mı?

Yale Üniversitesi’nde Bilgisayar Bilimi Profesörü olan ‘neocon’ David Gelernter tarafından kaleme alınan ve Commentary dergisinin Ocak 2005 sayısında yayınlanan “Amerikanizm ve Düşmanları” başlıklı makaleye göz atmadan önce, isterseniz Pollock’un ne dediğini hatırlayalım: “Ortak fikir şu: ABD'nin dünyada yaptığı neredeyse her şey (tsunami yardımı bile) gizli niyetlere dayanıyor, genellikle de Yahudileri koruma amacını güdüyor.”

Ama Wall Street tetikçisinin ‘teolojiye’ merak saran fikirdaşı Gelernter, yazısında arkadaşını tekzip ediyor ve ‘gizli niyetler’in ideolojik zeminini inşâya çalışıyor. Gelernter, Amerikanizm ile kastettiğinin genellikle ‘anti’si olunan Amerikan politikaları, zevkleri, tarzları ya da kültürü olmadığını özenle vurgulayarak başlıyor söze. Amerikanizmin çerçevesini ise şöyle çiziyor:

“Özetle, Amerikanizm akidesinin özgürlük, eşitlik ve herkes için demokrasi gibi rükünleri Amerikanizmin sadece yarısını ifade ediyor. Diğer yarısı, vaat edilmiş bir toprak, seçilmiş bir halk ve evrensel, ilahi olarak emredilmiş bir misyonla ilgilidir. Amerikanizm’in bu kısmı, İncil kaynaklı Siyonizmin Amerikan versiyonudur; kısaca Amerikan Siyonizmi’dir.”

Tahmin edebileceğiniz gibi Gelernter ‘Yahudi’ bir neocon. ‘Seküler’ bir Yahudi olan Gelernter’in tezlerine ‘neocon’lara muhalif olan çevrelerden itirazlar yükseliyor elbette. Ama onlar da ‘kırk satır’ cinsinden.

Mesela, Asia Times Online’da 4 Şubat’ta yayınlanan “Amerikanizm Bir Din mi?” başlıklı makalesinde Spengler, Gelernter’i Amerikan Hristiyanlığı’nı yanlış tahlil ettiği için eleştirirken, Amerika’ya ruhunu ve gücünü veren ‘esas başarı’ kaynağının ana akıma mensup kiliseler olduğunu söylüyor. Delil olarak da Atlantic Monthly’nin Ekim 2002 sayısında yayınlanan Profesör Philip Jenkins imzalı makaleyi gösteriyor. Jenkins’e göre, misyonerlik faaliyetleri sonucunda şu anda 400 milyon olan Pentokostal Hristiyanların sayısı 2040’da 1 milyara ulaşacak.

Spengler’in Amerikanizm’in ‘doğru’ anlaşılması için yazdığı bu makale, muhtemelen misyoner olan bir okurunun görüşleriyle son buluyor:

“Eğer Mekke, işgalci bir ordu tarafından yerle bir edilecekse, bu ordu İsrail, Amerikan ya da Avrupa ordusu olmayacak. Bu ordu, Afrika’dan, Sahra’nın güneyinden yürüyüşe başlayacak.”

İster ‘kırk katır’, isterseniz de ‘kırk satır’ versiyonuna bakın, bir Müslüman Türk için ‘Amerikanizm’den nefret etmekten daha tabii bir şey olabilir mi?