Meselenin Adını Doğru Koymak! - SEMİH TEMİZYÜREK
Türkiye’deki ‘Amerikan Karşıtlığı’ ve İmparatorluk Cuntasının ‘Medyatik Muhtıra’sı: İmparatorluk aygıtının yarı-resmî yayın organı hüviyetinde olan tanınmış gazetelerde Türk kamuoyunu ve AKP Hükûmeti’ni eleştiren ve tehditler savuran makaleler birbiri ardına yayımlanmaya başlandı. Bu yazılarda, Türkiye’nin ABD’ye büyük haksızlıklar yaptığından bahisle, bazı hatırlatmalarda bulunuluyor ve sonuçta “Kırk katır mı, kırk satır mı?” noktasına geliniyordu. Görünürde ise, Türkiye’deki ‘Amerikan karşıtlığı’nın ileri boyutlara varmasından duyulan rahatsızlık dile getiriliyor ve bunun da stratejik bir müttefiğe yakışmadığı ifade ediliyordu. Yazılarda kullanılan tehditkâr ve terbiyesiz üslûbun aralarına sıkıştırılmış mesajların ayrıntısına ve tahliline birazdan gireceğim. Ama ondan evvel, ‘ABD karşıtlığı’ zemininde kopartılmaya başlanan fırtınanın esas maksadı üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü gören gözler için, sürecin giderek daha şeffaf hâle geldiği ve renkleneceği aşikâr. levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetescialis forum link cialis bez receptafusidinezuur voetschimmel read fusidinezuur acnebuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plus
Amerikan derin devleti ya da neo-con cuntası, Ortadoğu’daki muhtemel operasyonları ve hedefleri için, daha şimdiden tedbirini almakta, bu sebeple de AKP iktidarını hazırlamaktadır. Yani Amerika karşıtlığını abartıp kullanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni daha fazla teslim almanın ve taşeronlaştırmanın alt yapısını oluşturmaktadır. Bir taraftan eski defterler karıştırılır, diğer taraftan da göz dağı verilirken, aslında Tayyip efendi ve şürekâsından ABD’ye olan ‘borçları’nı ödemeye hazır olması istenmektedir.
Unutmamak gerekir ki, Türk kamuoyundaki eğilimlerin, ultra modern bir küresel faşizm inşasıyla meşgûl Amerikalı elitlerin umrunda olduğunu düşünmek safdillik olur. Gerektiğinde kendi toplumlarını avutan, Avrupa kamuoyunu ve Birleşmiş Milletler’i adam yerine koymayan İmparatorluk cuntasının, durup dururken Türkiye’deki kamuoyunu dillerine dolaması hayırlı bir gelişme değildir. Bunun için de normal şartlarda anlaşılabilecek ve izah edilebilecek bir mesele olarak görülmemesi gerekir. Ayrıca, Türkiye’de ‘ABD karşıtlığı’ hep var olmuştur ve ciddi bir toplumsal karşılık bulmuştur.
Peki ne oldu da birden bire düğmeye basıldı ve Türk kamuoyundaki Amerikan karşıtlığı çok önemli hâle geldi? Aslında “ne oldu da” yerine “ne olacak da” demek lâzım. İşte o zaman, iki aşamalı ‘Türkiye yönetimini yönlendirme planı’nı anlamak ve anlamdırmak mümkün hâle gelir. Birinci aşama, dolayısıyla birinci tercih, mevcut iktidar merkezlidir. Ancak ‘ABD karşıtlığı’ üzerinden yürütülen AKP iktidarına gerekli şekli verme ve yakın geleceğe hazırlama operasyonu istenen sonucu vermediği takdirde, ‘dereyi geçerken at değiştirmeyi’ göze aldıklarını imâ etmektedirler. Bu da, cuntanın kimi belirsizlikler yüzünden çok da sıcak bakmadığı ‘ikinci aşamayı’ ifade etmektedir.
Şimdi, meselenin lâfzı ve ruhuna dair bu gerekli ve önemli genel tespitten sonra detaylara nüfûz etmeye başlayabiliriz. Zâten esas maksadın anlamdırılabilmesi için de detayların üzerine parmak basmak gerekir.
Bir kere, The Wall Street Journal’da yayımlanan Robert L. Pollock imzalı yazı, hem İmparatorluk yönetiminin görüşlerini yansıtmaktadır (kendi ifadesidir), hem de tek değildir. Pollock’un yazısıyla (16 Şubat 2005) hemen hemen aynı tarihlerde, ABD’nin küresel imparatorluk sürecindeki biricik ortağı İsrail’de bir başka yazı daha yayımlanıyordu. The Jerusalem Post’un 15 Şubat 2005 tarihli nüshasında yayımlanan tanınmış siyaset bilimci Şlomo Avineri’nin makalesinin (uyarısının) başlığı da, tarihler gibi örtüşüyor: “Türkiye Sınırı Aşmamalı”. Bu yazı, Kuzey Irak’a muhtemel müdahaleye odaklanmış olmasına rağmen başlıktaki ‘sınır’, Türk ordusunun sadece ‘hududu’ aşıp peşmerge ağalarına dersini vermesiyle sınırlı değildi. İmparatorluk cuntası, iki koldan Türkiye’yi ve AKP’yi uyarıyor, “haddini aşma” mesajı veriyordu. Türkiye’yi aşındıran eski-yeni ABD görevlilerinin mesajları da dikkate alındığında, ‘stratejik ortaklık’ palavrası yerine ‘stratejik mahkûmiyet’ hakikatine inanılması gerektiği hatırlatılıyordu.
Pollock’un yazısında dikkat çeken bir nokta da, ‘sözde İslâmcı’ basına yapılan göndermelerdir. Yeni Şafak Gazetesi’nin adının açıkça zikredildiği yazıda, ‘Amerikan karşıtlığı’nın çılgınca boyutlara ulaştığı belirtilmekte ve Tayyip efendinin acilen önlem alması gerektiği vurgulanmaktadır. Yazının sonuç kısmında ise, daha düne kadar çağdışı ilân ettikleri ‘Atatürk mirası’na sahip çıkma izlenimi verilmekte (daha doğrusu Türkiye’nin iç dengeleriyle alâkalı imâlarda bulunulmakta) ve Batı’dan dışlanmış ‘ikinci sınıf’ ülke sopasının tozu alınmaktadır.
İlk evvelâ, bir hayli değişmiş ve AB’nin cazibesinden başları dönmüş ‘sözde İslâmcı’ basından bu kadar rahatsız olmalarının izahını yapmak lâzım. Diğer bir deyişle, Amerikan askerî işgâlini desteklemeyeceklerine göre, eleştirel yaklaşma mecburiyetlerinden dolayı ‘ABD karşıtı’ bir tavır takınmış olmaları, İmparatorluk cuntasını niçin bu kadar rahatsız etmektedir? Şüphesiz, adı geçen basın organları, hâli hazırda iktidar ile parti tabanı arasından önemli bir köprü işlevi görüyor. AKP iktidarının baş figüran rolünde oynadığı ‘Ilımlı İslâm Senaryosunun’ inandırıcılığını kaybetmemesi ve dindar kesimlerde tasvip görebilmesi için, bu tür medya organlarına da ihtiyaç var. Çünkü, Amerikan işgâli karşısında duyarlı ve şuurlu bir tavrın filizlendiği zeminler, ‘Ilımlı İslâm Projesi’nin kolay kolay yeşerip meyve vereceği zeminler değildir.
Dolayısıyla, kendi tabanına hâkim olamayan, onları kolayca denetleyip avutamayan bir AKP iktidarının İmparatorluk aygıtı nezdinde ‘gereklilik’ tartışmasına yol açmaması kaçınılmazdır. İşte bu yazılar, ‘gereklilik muhasebesi’nin neticesinde ortaya çıkan tespitlerin ilk ürünleridir. ABD tarafından bir zamanlar Ortadoğu ve Türkiye politikaları bağlamında himayeye mazhar olan AKP’li zevattan artık ‘tam teslimiyet’ talep edilmektedir. Hem de medyası ve parti tabanıyla birlikte!
Görüldüğü üzere adamların ne istedikleri belli. Ya ‘bizimkiler’in hâli pür meali?Yani, Türkiyeli ‘neo-conlar’ ve ‘neo-batıcılar’ nasıl vaziyet alıyorlar? İnanın hiç şaşırtmadılar. Teslimiyetçi cephedeki varoluş gerekçeleri ve pozisyonları doğrultusunda ne yapmaları gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyorlar. Sadece biraz telâş ve panik havası göze çarpıyor, o kadar!
‘AKP’li medya’ ile ‘iktidar destekçisi medya’yı birbirinden ayıran büyük fay hattı durumundaki ‘Batıcılık’ ve ‘laiklik’ ise, stres biriktirmeye devam ediyor. Yine Doğan Medya Şebekesi’nin öncülüğündeki ‘Batı perestler’, seferberlik ilân ettiler. Tıpkı İmparatorluğun yarı resmî yayınlarında olduğu gibi, stratejik ortağımızın (!) hikmetleri ve nimetleri sayılıp dökülmeye başlandı. Biraz daha ileri gidenler ise, af dileyip himmetine sığınmaktan başka çare olmadığını, stratejik ortaklık masallarının ana teması hâline getirdi.
Her zaman olduğu gibi, demokrasi, millî irade, basın özgürlüğü postlarını çıkartıp, derin strateji kostümlerini giyindiler. Ve tabiî Amerikalı bürokratların ve gazetecilerin Türk halkının kanaatlerine hakaret edip değiştirilmesi talimatlarından hiç rahatsızlık duymadılar. Kısacası, Amerikan işgâlinin yol açtığı vahşet, karmaşa ve insan hakları ihlâlleri hemen unutuldu ve stratejik işbirliğine birinci derecede hayatî mesele statüsü kazandırıldı.
Teşhis ve teşhir etme vazifeme, henüz tamamlanmadığı için devam ediyorum. Çünkü, Amerika menşeli Türkiye eleştiri ve tehditleri yerine, Türkiye’deki ABD eleştirilerinden rahatsızlık duyup avukatlık rolüne soyunanlarla daha işimiz bitmiş değil. Müsaadelerinizle biraz daha kelâm etmek istiyorum.
Dünyanın dört bir tarafında ‘ABD karşıtlığı’ yükselirken ve oralardaki kamuoylarına bu şekilde dil uzatılmazken; Türkiye’ye yönelik aşağılama ve tehdit içerikli yazıları sorgulamak yerine haklılaştırmak, her şeyden evvel utanç verici bir durum değil mi? Türkiye’deki millî ve haysiyetli çizginin sahiplerini, her fırsatta AB’ye yahut ABD’ye ‘düzeyli eleştiri’ için uyaranların, yine ellerindeki ‘değişim karşıtlığı’ etiketini sağa sola yapıştıranların konumu, ‘Türkiye karşıtlığı’na denk düşmüyor mu?
Şimdi de ‘stratejik müttefik’ ve ‘küresel güç’ ezberlerine birkaç ‘stratejik’ ekleme yapmak gerekiyor. Esasında, fanatik Batıcıların ABD ile stratejik işbirliğinin öneminden dem vurmaları, bir başka açıdan tarihî çelişkilerine işaret ediyor. Meselâ bunlara, millî vizyon ve millî çıkar algılamaları Batıcılıkları içinde cinsiyet değiştirip ters yüz olduğuna göre, Türkiye’nin ABD ile ne için stratejik ortaklık ve işbirliği yapacağını sormak lâzım. Türkiye’nin hayatî çıkarlarını ve onurunu bazen yok sayan bazen Batılı egemenlere peşkeş çeken aynı zevat değil mi? Yani bu teslimiyetçi takıma göre, Türkiye’nin Kıbrıs, Kuzey Irak ve Orta Asya gibi iddiaları var mı ki, stratejik ortaklığın bir anlamı olsun?
Bütün bunlar da açıkça gösteriyor ki, Batıcılık, teşhisi kolay ama tedavisi zor bir hastalıktır. Çünkü etkilediği beyinleri tek yönlü şartlandırıp, ülkesine yabancılaştırmaya başlar. Hastalığın ilerleyen aşamalarında ise, Batı’ya şiddetli bağımlılıkla birlikte kendi ülkesine düşmanlık nöbetleri otomatiğe bağlanır. İmparatorluk cuntasının ‘Amerikan karşıtlığı’ bahanesiyle verdiği ‘muhtıra’nın tetiklediği ‘Batıcılık ayinleri’, bu patolojik duruma iyi bir örnek teşkil eder. Bu gelişmelerin hastalık ile ilgili literatürü hayli zenginleştirdiğine şüphe yok.
Sonuç olarak, bugün İmparatorluk cuntasının medya kanallarını kullanarak verdiği mesajı, “ya tam teslim olacaksın ya da yok olacaksın” şeklinde tercüme etmek mümkün. Bunun için, ‘stratejik ortaklık’ yerine ‘stratejik taşeronluk’ terimini tercih etmek, meseleyi daha anlaşılır kılacak, böylece ‘gölge oyunu’ da son bulacaktır.
Türkiyeli neo-conların hâli ise acınacak cinstendir. Teslimiyetçilik tezgâhından kurtulmak için gayret sarfetseler de, Batılı egemen ve kodamanların tam teslimiyet ve itaat talebine daha fazla olumlu cevap verseler de, artık küresel emperyalizmin karanlık dehlizlerinde kaybolup gitmeye mahkûmlar. E ne yaparsınız, atalarımız “Alma millî vicdanların ahını, çıkar aheste aheste” diye boş yere dememişler!
Hatırlanacağı üzere, siyasî seleflerini ‘3 Kasım’da sandığa gömmek’, derin demokrat Tayyip efendi ve şürekâsının pek beğendiği sloganlardan biriydi. Şimdi ise, sözde stratejik ortakları ile birlikte kendi kuyularını kazmakla meşgûller. Bu gidişle, belki de ‘sandık’ yerine, ötenazi yapıp kendi kazdıkları teslimiyetçilik kuyusuna gömülecekler. Ne dersiniz?