Bir varmış, bir yokmuş - Hüseyin Mümtaz
Rumlar silahlanıyor. Yunanlılar Ege'deki her kayalığa bayrak dikiyor. Amerika'nın PKK ile en az 100 kere görüştüğü Aralık 2004 YAŞ'ında görüşülüyor. Kürtler Kerkük için gerekirse savaşırız diyor. İran kendi Kürtlerini silahlandırıyor. Güneydoğu'da "şehit cenazeleri" alel acele kaldırılıyor ama teröristlere görkemli, sloganlı törenler yapılıyor. Diyarbakır Belediye Başkanı "Bölgeye atadığınız adamlar bölge özelliklerine göre seçilsin" diyor. Bütün bunlar olurken Türkiye kabuk-konsept değiştiriyor. Komşularından tehdit olmadığını düşünüyor, "en büyük tehdit küresel terör" diyor. Bush'la aynı paralele düşüyor.Etrafında kendisi için tehdit oluşturacak komşusu bulunmadığına, içeride de ülke bütünlüğü için her hangi bir tehdit olmadığı noktasından hareketle askerini Afganistan'a yolluyor.symbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenaabilify idippedut.dk abilifykamagra link kamagra gel
Ülkede, memleketi iliğine kadar bölüp-parçalamayı, sömürmeyi amaçlayan "düşük yoğunluklu bir işgal" ve ülkenin başında da; ülkede yürürlükte bulunan seçim ve siyasi partiler kanununun nimetlerinden, demokratik düzenin de faziletlerinden istifade ederek iktidara gelmiş olan, işgalci ile işbirliği içinde bulunan bir idare varmış.
Bu ülkede siyasi partilerin başında da padişahlar bulunurmuş.
Her gün ülkenin dört bir köşesinde yabancı işgalcinin çeşitli nam ve kılık altındaki heyetleri, müstemleke müfettişleri cirit atarmış.
Ülkede bulunan yabancı büyükelçiler "müstemleke valisi" tavrı ile dolanıp durur, talimat yağdırırmış.
Bu idare; cümle "paralel" STÖ'ler, "Tutu-Hutsi çocuğu" yazar çizer takımı, profesörler, yabancı sermayenin ayakçısı iş adamları, politikacılar tarafından hararetli bir biçimde destekleniyormuş.
Çünkü çoğu etnik olarak aslında "Tutu-Hutsi çocuğu" imiş.
Bu "düzen"in adına da demokrasi deniyormuş.
Her neyse..
Masalı, dünyanın hiçbir köşesinde hiçbir biçimde var olmayan hayali ülkeleri bir kenara bırakarak günümüze ve gerçeklere dönelim.
Anlamsız bir biçimde 17 Aralık'a kilitlenen Türk Devleti, "istiklâl-i tam" ve "millî hâkimiyet" konularında her geçen gün geri kazanılması çok zor kayıplara uğruyor.
Atanmış ve seçilmişler, hareketsiz-tepkisiz tavırlarıyla milli reflekslerinin paralize edilmiş olduğu izlenimi veriyor.
Sadece son bir hafta içinde yaşadığımız dört çarpıcı örnek, ders kitaplarına geçecek niteliktedir ve ibret olması bakımından mutlaka sonraki nesillere aktarılması gerekmektedir.
1. "Anadolu Ajansı 10 Kasım 2004 Yunan uçaklarından taciz.. Yunan askeri uçaklarının, NATO gözetiminde Ege'nin uluslararası hava sahasında keşif görevini sürdüren iki Türk F-16 askeri uçağını dün taciz ettikleri bildirildi.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türk görev kollarının taciz olaylarını derhal NATO AWACS erken uyarı uçağına bildirerek, söz konusu şartlar altında görev icra edilemeyeceğini aktardığını belirtti. Gül, NATO AWACS uçağı tarafından, Yunan uçaklarına acil çağrı yapılarak, söz konusu sahada NATO görevi icra edildiğinin ve sahanın derhal terk edilmesi gerektiğinin bildirildiğini söyledi.
Açıklamasında, 'iki Yunan F-4 uçağının kalkış yaptığı Limni adası silahsızlandırılmış statüde olduğuna' dikkati çeken Gül, iki ülke arasında siyasi direktörler seviyesinde sürdürülen Güven Artırıcı Önlemler görüşmelerini yürüten Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Baki İlkin ve Genel Müdür Büyükelçi Ertuğrul Apakan'ın bugün Atina'da görüşmeler yaptığını kaydetti. Gül, iki büyükelçiye Yunan makamlarına Türkiye'nin çözüm arayışlarını dile getirmek üzere talimat verildiğini belirtti. "
Türkiye, doğrudan kendi milli egemenliğini ilgilendiren bir konuda, kendi insiyatifiyle "gereğini yapamamakta", durumu "derhal Nato Awacs uçağına bildirerek" muhatabını "şikâyet etmektedir".
Gül'ün özrü kabahatinden büyüktür. "Çözüm" arayışları içinde bulunurken Yunan uçaklarının kalktığı Limni'nin de silahsızlandırılmış olması gerektiğini şikayet etmektedir.
Peki, Limni için ne yapmıştır Türkiye?
Bu olaydaki tavrı ile yerli yersiz sopa yediği mahalle kabadayısını, salya sümük "abime şikâyet edecem seni, gösterir o sana gününü" diye ağlayan müzevir çocuk durumuna düşürülmüştür Türkiye.
2. Son aylarda birbiri ardına attığı adımlarla ipini iyice koparan, dizginlenemez hâle gelen Fener'deki Rum Papaz onuruna ( a.Sinod'a Türk vatandaşı olmayan din adamları atıyorı; b. Türkiye'yi AİHM'ye şikâyete hazırlanıyor. -Almanya'nın Sesi. 25 Kasım 2004-; c. İstanbul'da irticai -kutsal kemik- âyini düzenliyor.) "ziyaret amacıyla" Türkiye'de bulunan "Order of Order Saint Andrew" adlı Amerikan heyeti için 2 Aralık'ta Amerikan Büyükelçilik Konutu'nda resepsiyon veriliyor. ABD Büyükelçisi Edelman'ın konutundaki resepsiyon için hazırlanıp dağıtılan davetiyelerde "Ekümenik Patrik Barthalemous'un yüksek himayesinde" ifadesi yer alıyor.
100 kadar Akepe'li milletvekili Edelman'a protesto mektubu yazıyor.
30 Kasım 2004 günü de Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan adına acele bir genelge yayınlanarak kamu kurumlarında görev yapan davetli personelinin resepsiyona katılmamalarını istiyor.
Amerika "resti" ânında görüyor, Ankara'daki ABD Büyükelçilik sözcüsü Josef Pennington, Amerika'nın Sesi Radyosu'na konuyu değerlendirirken, "Biz, Fener Rum Patriğini her zaman için ekümenik olarak kabul ediyoruz. Şimdi de değişen bir şey yok. Resepsiyona isteyen gelir, istemeyen gelmez" diyor.
Akepe'li vekillerin protesto mektubu ile başbakanlık müsteşarının boykot genelgesinin en ufak bir kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır kıymetli okuyucu..
Yapılanlar "dostlar alış verişte görsün" zihniyetiyle alel acele tezgâha konulan bir zevahiri kurtarma operasyonundan başka bir şey değildir.
Rum papaz ne yapıyor?
"Ekümenik"im diyor.
Bu suç mu? Türk kanunlarına göre suçsa gereğini yaparsın.
Yetmedi, göz yuman "alet derecât", papazın bağlı olduğu Eyüp Kaymakamı, İstanbul Kaymakamı, İçişleri Bakanı hakkında da işlem yaparsın.
Diplomatik teamüllere aykırı davranış sergileyen Amerika'yı da uyarırsın.
Yoksa yapılanlar sadece "bağcıyı dövmek" makamında hoş bir sedâ olarak kalır.
Kendini avutmuş olursun.
3. Beyaz Saray Basın Sözcüsü geçen hafta bir açıklamasında "Kürdistan Bölgesi Başbakanı" diye bir söz sarf etti.
Adı lâzım olmayan muhayyel ülkenin, adı lâzım olmayan "başbakanı", "Biz zaten Amerika ile uzun zamandır bu san altında görüşüyorduk" diye sırıtık bir açıklama yaptı.
Amerika'dan herhangi bir yalanlama, bir düzeltme gelmedi.
Türk Hükümeti'nin de bir açıklama istediğini duymadık.
Sadece Akepe'ye yakın basın organlarından "gaf" işittirmesi yapıldı.
Bu nasıl gaf?
Bu kaçıncı gaf?
Amerika'nın, Ekümeniklik" konusundaki tavrı ile üst üste konulunca bu tavrın gaf olduğuna inanıyor musun ey okuyucu?
4. "Anadolu Ajansı . 29 Kasım 2004 15:03. Afganistan´da Görev Yapacak Türk Birliği Eğitim için Norveç´e Gitti
Afganistan'da Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti (ISAF) Karargahı'nın sorumluluğunu 11 Şubat 2005 tarihinde devralacak 3. Kolordu Komutanlığı'na bağlı 170 kişilik birlik, eğitim ve tatbikat için Norveç'e gitti.
3'ncü Kolordu Komutanı Korgeneral Ethem Erdağı, Norveç'te Afganistan'da karşılaşabilecekleri senaryolara göre eğitim verileceğini söyledi. Afganistan'daki ISAF'ın komutanlığının 11 Şubat 2005'te kendisi tarafından yürütüleceğini belirtten Erdağı, kendisine iki tümgeneralin yardım edeceğini, bunlardan birinin de Türk olacağını belirtti. Erdağı, karargahın kurmay başkanının ve Kabil'den sorumlu olan çokuluslu tugayın komutanının da bir Türk Tuğgeneral olacağını, tugay karargahının da Türkiye'den sağlanacağını söyledi. Erdağı, diğer ülkelerin askerleriyle toplam güçlerinin 9-10 bin kişi olacağını bildirdi.
Erdağı,Şubat ayından itibaren Afganistan'da görev yapan Türk askeri sayısının yaklaşık 2 bini bulacağını kaydetti.
Erdağı, Afganistan'da Türk askerinin çok sevildiğini, sokaklarda rahatça dolaşabildiğini, Afganistan'ın Irak gibi kritik ve karışık olmadığını, ancak yine de bir riskin bulunduğunu sözlerine ekledi."
Rumlar silahlanıyor.
Yunanlılar Ege'deki her kayalığa bayrak dikiyor.
Amerika'nın PKK ile en az 100 kere görüştüğü Aralık 2004 YAŞ'ında görüşülüyor.
Kürtler Kerkük için gerekirse savaşırız diyor.
İran kendi Kürtlerini silahlandırıyor.
Güneydoğu'da "şehit cenazeleri" alel acele kaldırılıyor ama teröristlere görkemli, sloganlı törenler yapılıyor.
Diyarbakır Belediye Başkanı "Bölgeye atadığınız adamlar bölge özelliklerine göre seçilsin" diyor.
Bütün bunlar olurken Türkiye kabuk-konsept değiştiriyor. Komşularından tehdit olmadığını düşünüyor, "en büyük tehdit küresel terör" diyor.
Bush'la aynı paralele düşüyor.
Etrafında kendisi için tehdit oluşturacak komşusu bulunmadığına, içeride de ülke bütünlüğü için her hangi bir tehdit olmadığı noktasından hareketle askerini Afganistan'a yolluyor.
Ne diyor ISAF Komutanlığını yüklenecek Korgeneral; "Norveç'te Afganistan'da karşılaşabilecekleri senaryolara göre eğitim alacağız".
Allahım.. Aklıma mukayyet ol..
Eğitim, muhtemel iklim ve arazi şartlarına uygun şekil ve yerde yapılır.
Amerika Ortadoğu için askerlerini yıllardır Arizona çöllerinde yetiştirir.
Peki ılıman kuşaktaki Afganistan'a gidecek birliğe kışın kutuplara yakın Norveç'te eğitim vermek neyin nesidir?
Afganistan'a gidecek birlik, oradaki Türkmenlere, Özbeklere yardımcı olacaksa canım fedâ..
Yoksa standart yeşil bereli Barış Gücü askeri gibi "her etnik gruba eşit uzaklıkta" mı duracak?
Aksi takdirde Afganistan'a asker göndermenin; Irak harekâtı başında Amerikan komutasında Irak'a birlik göndermekten farkı olmayacaktır.
Afganistan'daki karargâh oradaki Türklere; referandum sürecinde Kolordunun Kıbrıs Türklerine davrandığı gibi mi davranacaktır?
Biliyorsunuz referandumda Kıbrıs'ta bir "Türkler" vardı, bir de "Türk askerine hayır", "Türkiye işgalcidir" diyen Bizans çocukları..
Kolordu'nun referandumda kime yakın durduğunu yahut "tarafsız" bölgede mi kalmayı tercih ettiğini Denktaş'a sorun.
Tabii söylerse..
Bu arada siz de bir taraftan ileride torunlarınıza "bir varmış, bir yokmuş" ile başlayan hangi masalı, hangi yüzle anlatacağınızı kara kara düşünün.
2 Aralık 2004