Siyaset19 Ağustos 2004 00:00

İki Dönem, İki Farklı Türkiye- Erol Manisalı

1990, 1991 Birinci Körfez Krizi ve ABD-İngiltere ikilisinin Irak ve Kuveyt'e askeri müdahaleleri, ''Saddam gerekçesi'' o gün yaratıldı ve kullanıldı. Amaç, Sovyetler Birliği dağılırken petrol ve doğalgaz bölgesine ve ticaret yollarına tamamen egemen olmaktı. cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciediscount drug coupons site printable coupons for cialisarcoxia 90 mg wikipedia site arcoxia cena

Ve o günkü Türkiye'de yönetimde Turgut Özal hâkimiyeti var. Özal, Baba Bush ile anlaşıyor ve Irak ve Kuveyt işgaline ABD ve İngiltere'nin yanında girmek istiyor. Türkiye-Kürdistan federasyonu konuşuluyor.

1990 ve 1991'deki Türkiye, Özal'ın bu girişimine karşı çıkıyor.

- Genelkurmay Başkanı Torumtay istifa ederek ordunun tepkisini gösteriyor. Turgut Özal geri adım atmak zorunda kalıyor.

- Medya bugünkünden farklı. Televizyonlar büyük sermaye (ve Batı'ya) bağlanmamış, gazeteler hâkim. Çoğunluk ordunun ve sağduyunun yanında duruyor.

- Sivil toplum örgütleri, halk, üniversiteler ve bürokrası henüz 2000'li yıllardaki ''kıvamına getirilememiş'' ; ulusal duruş ağır basıyor.

- Türkiye henüz Gümrük Birliği ile AB'ye tek yanlı bağlanıp ipotek altına alınmamış; göz boyama, perdeleme oyunları yapılamıyor. Karen Fogg 'lar, Verheugen 'ler dönemi henüz gelmemiş; ipler henüz Brüksel'in ve Washington'un eline geçmemiş.

Kısacası halkın gözü henüz bağlanmamış, sağduyu egemen oluyor. Turgut Özal'ın yönetimindeki bir dönemde bile, Turgut Özal geri adım atıyor; ordu karşısında, halk karşısında, gayri milli cephe, henüz ''cephedeki yerini'' alamamış.

Halkın sağduyusu yetmiyor...

1995'i izleyen yıllarda halk eski politikaları tasfiye etmek istiyor. Tepki oyları DSP ve MHP'ye gidiyor. Bu partiler ilk iki sırayı alıyor. Halk ulusal bakıyor, kendini koruyacak ulusal alternatif arayışları içinde: Gerçek siyasal örgütlenme yetersizliği var.

Ama geç kalınmıştır artık; gayri milli cephe televizyonda, gazetelerde, bürokraside, sivil toplum örgütlerinde güçlenmeye başlamıştır. Güneydoğu Asya'daki eski ''afyon savaşlarında'' olduğu gibi psikolojik savaşlar yapılmaktadır. Brüksel ve Washington gayri milli sermaye ile Türkiye üzerindeki denetimindeki kılcal damarlara, sinir sistemine girerek yönlendiriyor.

Çünkü düşman Irak'ta veya Yugoslavya'da olduğu gibi tanklarla, roketlerle, askerlerle saldırmıyor; sinir sistemini, iç organlarını denetim altına alıyor, felç ediyor. Siyaseti, bürokrasiyi, ekonomiyi, kültürü boyunduruğu altında tutuyor. Türkiye'ye yerleşen dev şirketler işleri her alanda yönlendirmeye başlıyorlar. Meclis'ten istedikleri kanunları geçiriyorlar.

Halk karşısında açık bir düşman görmüyor; afyonla uyutulmuş gibi olayları seyretmek zorunda bırakılıyor. Dev şirketlerin Türk köylüsüne, işçisine, ulusal sanayiye verdiği zararlar reklam, medya, ''sponsorluk'' aracılığıyla maskeleniyor. Kendilerini ''Atatürkçü ilan eden'' sivil toplum örgütleri bile bu ''sponsorluk tuzağına'' düşmekten kurtulamıyor. Hatta işçi sendikaları da kendilerini ezen dev şirketlerden ve şirketlerin güdümündeki uluslararası kurumlardan yardım almaya başlıyorlar.

Halk açık değil ama görünmeyen bir düşmanla karşı karşıya kalıyor. ''Türkiye modeli'' bu nedenle Batı kapitalizminin (ve emperyalizminin) en gözde örneği haline geliyor.

Ve ikinci Türkiye yaratılıyor...

- 1990'da, 1991'de Özal, Batı ile Irak işgaline katılmayı Türk ordusuna ve halkına kabul ettirememişti; geri adım attı. Ancak 1991'den bu yana yukarıda özetlemeye çalıştığım gibi ''öteki Türkiye'' nin altyapısı hazırlandı.

Halkın sağduyusu 1991'den farklı değil, ancak halk çaresiz; yaratılan yeni koşullarla sinir ve damar sistemine yeni virüsler şırınga edilmiş. Halk elini kaldırmak, kafasını dik tutmak istiyor, ama bu düşünce ve duygularını adalelerine, fiili gücüne yansıtamıyor. Yansıtması için virüslerden kurtulması gerekiyor. Yani gerçekleri görmesi; kimlerin virüsü şırınga ettiğini anlaması gerekiyor.

Bunun yolu da siyasi örgütlenmeden geçiyor. Yani karıncaların aynı amaç doğrultusunda hareket etmesi, güçlerini birleştirmesi. Bir Brezilya yaptı, biz neden yapamayalım ki? Gazi bunu çok daha kötü koşullar altında başarmadı mı?

1995 sonrası ve özellikle 2000'li yıllardaki Türkiye, kendi içinde ikiye bölünmüş bir Türkiye'dir. Bir tarafının ipleri ''Türkiye ve bölge üzerinde, yeni hesapları olan'' Batı merkezlerinin ve şirketlerinin elindedir.

Birinci Körfez Krizi döneminde Türkiye'yi bölemeyenler, son 10 yıl içinde amaçlarına ulaşacakları altyapıyı hazırlamışlardır. Defalarca yazmaya çalıştığım gibi Türkiye şu anda sessiz, sivil ve örtülü bir darbe sürecini yaşamaktadır.

Bu Sessiz Darbe halka, Cumhuriyet'e, ulusal değerlere ve Türkiye'nin bütünlüğüne karşı olan bir darbedir. Yalnız Türkiye'yi değil, diğer bölge halklarını ve ülkelerini de hedef almıştır.

Balkanlar'da, Kafkasya'da ve Ortadoğu'da açık (ve kanlı) bir biçimde yürütülen darbe, soğuk savaşın bitimi ile birlikte Türkiye'de sessiz bir biçimde sürdürülmektedir.

AB'nin Türkiye'ye ''hiçbir anlamı olmayan'' koşullu görüşme tarihi verecek olması, yürütülen bu Sessiz Darbe'nin ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü halkın oyalanması ve uyutulması ancak böyle sağlanabilecektir.