Amerika Nerede Yanıldı ?-Oğuz Karahan
<FONT size=3>Irak’ın yeniden yapılandırılmasını eline yüzüne bulaştıran ABD’nin; Ortadoğu’yu, BOP’la yeniden yapılandırmaya kalkması, kelimenin tam manası ile komedidir. CIA ve Pentagon’un aklı evvel Orta Doğu uzmanları ve bu kurumlara dışarıdan destek sağlayan çok bilmiş ukalalardan kurulu strateji merkezleri; verdikleri yanlış bilgiler ve tutarsız istihbaratlarla ABD’yi “Prut bataklığındaki Baltacı Mehmet Paşa” durumuna düşürdü. Teknolojik üstünlüğe sahip Amerikan ordusunun Saddam Hüseyin’in askeri gücünü kısa süreli bir mücadelenin ardından televizyon kanallarının canlı yayınları esnasında yok etmesi ve Bağdat’a kadar girerek Saddam’ın heykellerini yıktırması ile savaşın bittiğine kanaat getirildi. </FONT><div style="display:none">cialis 5mg prix en pharmacie <a href="http://cialis20mgsuisse.com/5mg/prix-en-pharmacie">cialis 5mg prix en pharmacie</a> cialis 5mg prix en pharmacie</div><div style="display:none">new prescription coupons <a href="http://sporturfintl.com/page/cialis-manufacturer-coupon.aspx">sporturfintl.com</a> online cialis coupons</div><div style="display:none">cleocin 150 mg <a href="http://www.mattnichols.co.uk/page/cleocin-t-lotion-ITF">read</a> cleocin 300 mg</div><div style="display:none">micardisplus 80/25 mg <a href="http://www.ilkpirlantam.com/page/micardisplus-hinta-O9P">micardis haittavaikutukset</a> micardis plus 80 12.5 mg</div>
Amerika’ya pahalıya mal oldu demiştik. Guam’da ve başka tesislerde özel olarak seçilip yetiştirilen bu katillerin kayıtları tam olarak tutulmadığı için kaç profesyonel katilin öldüğünü Amerikalı muhalif yazarlar bile tespit edememiştir. Ölen Amerikan ordusu mensuplarının sayısı bellidir fakat profesyonel katillerin sayısı bilinmemektedir. Ateş güçleri karşılaştırıldığında Iraklı direnişçilere karşı sınırsız ölçüde üstün olan Amerikan ordusunun her geçen gün artan kayıplar vermesi; direnişin doğası ve direnişçilerin beklediği psikolojik tesirin geliştiğini göstermektedir. Bir örnekle açıklayalım: Türk ordusunda nasıl ki, muharebe deneyimi en çok olan sınıf Karacılar ise, Amerikan ordusunda da Deniz Piyadeleridir. ABD ordusunun en seçkin sınıfı olan Deniz Piyadelerinin bayrağa sarılı tabutları ülkelerine gönderildiğinde, toplumda büyük bir infial oluşmasına sebep verdi. Keza; yan yana savaştıkları arkadaşlarının cesetlerini gören, taşıyan, çatışma mahallinden almaya çalışan ABD askerleri de bu infialden paylarına düşeni fazlasıyla aldılar. OH OLSUN… Kadın - kız, çocuk - yaşlı ayrımı yapmadan katleden, İsrail’in arz-ı mevudunu gerçekleştirmek ve enerji mafyasının ihtirasını tatmin etmek için okyanus ötesinden gelen, uluslar arası anlaşmalarla yasaklanmış misket bombalarını şehirlerin üzerine bırakan, mertçe dövüşmeyi bilmeyen, 1970’lerin sonunda geliştirdikleri 1980’de Türkiye’ye ihraç edip ülkücü ya da komünist yüzlerce genci deney hayvanı gibi kullanarak işe yararlığını test ettikleri ve en son Ebu Gureyb’de görülen yeni işkence yöntemi [haysiyet yok edici cinsel işkence] ile binlerce mahkumu insanlıktan çıkarıp çıldırtan, tarumar edeceği şehrin ilk önce hastanelerini ortadan kaldıran, masum halkı ihtiyacı olan temel hizmetlerden bile mahrum eden ABD askerlerine bu korku az bile… BETER OLSUNLAR… Irak harekatı ABD’ye pahalıya mal oldu demiştik… Kayıplar yalnızca asker olsaydı pek mühim olmazdı. Fakat Irak’taki başarısızlık asker kaybının dışında CIA başkanı, Savunma bakanı ve Dışişleri bakanını da koltuklarından etti. George Tenet, yanlış istihbaratların tek sorumlusu olarak görevinden alındı. Colin Powell’ın Birleşmiş Milletlerdeki meşhur konuşması sırasında hemen arkasında yer alan Tenet, CIA’in hayalperest kadrolarının uydurduğu “kamyonlarla taşınan seyyar kimyasal silahlar” masalına Powell’ı inandırmıştı. Dışişleri Bakanı Powell da Tenet’dan bile daha inandırıcı tarzda hazırladığı konuşmasıyla BM’yi ikna etmeye çalışmıştı. BM silah denetçileri bütün aramalara rağmen kimyasal silahları bulamayınca ABD böyle bir yalana başvurmuştu. Saddam’ın devrilmesinin ardından ABD de silahları bulamayınca Tenet kapının önüne konuldu. Irak’taki büyük ihalelerin çoğunu alan Halliburton şirketi ile ticari bağlantılarının var olduğunu cümle alemin duyduğu Savunma Bakanı Donald Rumsfeld; işgal sonrasında gelişen direniş hareketinin yaratmış olduğu psikolojik senaryoda –kötü adam- rolünü aldığı yetmezmiş gibi Ebu Gureyb hapishanesindeki insanlık dışı görüntülerin ortaya çıkması neticesinde, Bush’un başkanlık seçimi stratejisi gereğince görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Beyaz-Anglosakson-Protestan ekibinin bir üyesi olan Rumsfeld’i istemeye-istemeye göndermek zorunda kalan Bush, Rumsfeld’in yerine kepçe kulaklı Yahudi Wolfowitz’i Savunma Bakanlığı görevine getiriyor. Acaba diyorum; Seymour Hersch’e Ebu Gureyb cezaevinin fotoğraflarını Yahudi lobisi sızdırmış olabilir mi? Bilmeyenler için bilgi ve unutanlar için küçük bir hatırlatma; Saddam Hüseyin döneminde de bir işkence ve eziyet merkezi olarak faaliyet gösteren Ebu Gureyb cezaevi, 1980 yılında idam edilen Türkmen liderler Doç.Dr. Nejdet Koçak, Albay Abdullah Abdurrahman, Rıza Demirci ve Adil Şerif’in işkence gördükleri ve şehit edildikleri yerdir. Bush’un politikalarına emekli bir asker olarak pek de ayak uyduramayan ve kimyasal silahlar yalanı sebebiyle bütün dünya tarafından pinokyo olarak görülen Powell, Irak’taki Amerikan işgalinin başarısızlığını –belki de asker kökenli oluşundan- Bush hükümetinde gören ilk kişi olduğu için görevinden ayrıldı ve çok kısa bir süre sonra Powell’ın bıraktığı Dışişleri Bakanlığı koltuğuna Bush’un Milli Güvenlik Danışmanı Condoliza Rice oturacak. Powell’ın aksine Bush’un Irak politikalarına tam uyumlu olan ve hatta hali hazırdaki görevi sebebiyle bu politikaların tespit edilmesi işini kotaranlardan biri olan Rice, Irak’ta şiddeti artırma yanlısı bir kişi olarak tanınıyor. Powell ve Rumsfeld’in birlikte görevden çekilmeleri George Bush’un elini bir nebze olsun güçlendirmiştir. Bakanlıkları sırasında birkaç olayda farklı görüşler beyan ederek çelişki yaratan ikilinin yerlerine geçecek olan Rice ve Wolfowitz; şiddetin artması yönündeki ortak tavırlarıyla şimdiden uyumlu bir ikili oluşturacaklarının işaretini vermektedirler. CIA Başkanı George Tenet’ın görevden alınması, münferit bir olay olarak kalsaydı, Amerikan istihbarat çevreleri belki fazla bir sıkıntı çekmeyecekti. Fakat Tenet’ın ardından istifalar peş peşe geldi. Önce Tenet’ın en sadık adamlarından Operasyonlar Başkan Yardımcısı James Parrot, ardından Tenet’ın yerine vekaleten bakan John McLaughan, onun hemen ardından ise CIA’in deniz aşırı gizli görev elemanlarının yöneticisi olan Steven Coppess ve yakın çalışma arkadaşları görevlerinden istifa ettiler. 1960’larda Latin Amerika’da görev yapmış eski bir ajan olan Cumhuriyetçi Parti Florida milletvekili, Bush’un canı-ciğeri ve Temsilciler Meclisi’nin İstihbarat Komisyonu Başkanı Porter Goss, CIA’in yeni başkanı olarak atandı. Porter Goss, Bush’dan aldığı talimat gereği, ayağının tozuyla Cumhuriyetçi Parti’ye yakın onlarca kişiyi serviste kilit noktalara yerleştirdi. Cumhuriyetçi Parti’nin bu kadrolaşması, Tenet sonrası CIA’in daha uzunca bir süre kendini toparlayamamasına sebep olacaktır ki, dünya genelinde hiç olmazsa altı ay kadar huzur hüküm sürebilir. Yukarıda bahsettiğimiz istifaların bir kısmı da bu kadrolaşmaya tepki olarak gerçekleşmiştir. Anlaşılan Bush; Goss’u seçerek CIA’i bir kuşa (İng. Goose = Kaz) benzetmek niyetindedir. Irak’taki direniş gün be gün canlanıyor. Henüz bu direniş hareketine “Milli Mücadele” diyebileceğimiz şartlar oluşmamıştır. Milli Mücadele; önce millet olarak şahlanış ardından tekil bir önderliğin etrafında kenetlenme ister. Ebu Musab Ez-Zerkavi yahut Mukteda Es-Sadr henüz milli mücadele önderi olabilecek konuma erişemediler. Zerkavi, Sünni merkezli direnişi geliştirirken, Sistani’nin siyasi yolla Şii haklarına yönelik girişimleri nedeniyle Necef’deki direnişi bitirip yeraltına çekilen Sadr ise Şii merkezli direnişin öncüsü durumundadır. Giresunlu Türk yiğidi Topal Osman Ağa da öncüydü fakat önder değildi. Sadr ve Zerkavi, her ikisi de öncüdür, şu an için önder değiller. Önder olabilmek için pek çok özelliğe sahipler fakat belki de Irak milli mücadelesinin önderi bambaşka birisi olacaktır. Milli mücadelenin mutlak şartı Millet olarak şahlanışa geçmektir. Araplar milletleşme sürecini eline yüzüne bulaştırmış bir halk oldukları için topyekun kıyam etmeleri beklenemez. Irak’ın % 80’ini oluşturan Iraklı Araplar’ın birlikte harekete geçmeleri de pek çok temel sorununun yarattığı güvensizlik sebebiyle işe yarar bir sonuç veremiyor.* Beraber kılınan Cuma namazları göstermelik olmanın ötesine geçemezken, direniş güçlerinin Şii-Sünni diye bölünmesi, son tahlilde Amerikalı işgalcilerin işine yaramaktadır. Her ne kadar Sadr’a bağlı savaşçıların** Felluce’deki Sünni direnişinde yer aldıkları beyan edilmekte ise de, bu beyanların bir İsrail dezenformasyonu mu, yoksa hakikat mı olduğunu ayırt edebilecek yeterli özbilgiye sahip değiliz. Iraklı Araplar, birlik-beraberliği sağlayabilirse milli mücadele başlamış olacaktır. Birinci paragrafta yer verdiğim; “Prut bataklığındaki Baltacı Mehmet Paşa” ifadesi şahsıma ait olmayıp, kazandığını zannederken aslında kayba doğru sürüklenenler için kullanılan bir Rus deyimidir. Amerika gün be gün kayba doğru sürüklenirken gelin isterseniz Amerika’nın nerelerde yanıldığı sorusuna yanıt arayalım. Amerika’nın başlıca yanılgısı; Saddam devrilirse kavganın da biteceğini sanması idi. Irak’ın fethine çıkmadan önce Afganistan’ı işgal eden ve orayı yeniden yapılandıran ABD; Afganistan’da elini kolunu sallayarak gerçekleştirdiği bu işin aynısını Irak’ta da yapabileceğini düşünmüştü. Bunun ne büyük bir yanılgı olduğunu yeni-yeni anlamış durumdadır. Birkaç yazıda değinmiştim; “yıllarca Baas'ın zulmüne maruz kalan topluluklar, Amerika'yı kendilerini Baas'dan kurtaran her hangi bir yabancı olarak gördüklerinden cihada kalkışmamaktadır, Amerika onlar için sadece bir yabancı olduğu için de Amerika'ya mesafeli yaklaşmaktadırlar.” Eğik olan cümle, ilk olarak 2003 Ağustosunda yazmış olduğum; Turan. Tc’de ve Türkmen Cephesi’nin internet sitesinde yayımlanan “Kıbrıs-Kerkük Modellemesi” adlı yazıda ve daha sonra 2004 yılı Şubat ayının son günlerinde kaleme aldığım “Ortadoğu Sorunu ve Türkler” adlı makalede yer almıştı. Asya toplumlarının karakterleri ve düşünce sistemleri bazı noktalarda yakınlık gösterdiği için, Iraklıları analiz ederek neyi yapıp neyi yapmayacaklarını, neleri ne zaman yapacaklarını tahmin etmek, başka bir Asyalı için pek de zor değildir. Fakat tarih boyunca bu topraklara hep işgalci olarak gelmiş, bu toprakları sömürmekten başka hiçbir iş yapmamış, tek bir çivi bile çakmamış Avrupalılar bizim anladıklarımızı asla anlayamazlar. Önce Haçlı Ordularıyla gelerek Hıristiyanlık adına, sonra Şark Meselesini çözmek adına, şimdi de Irak’ı özgürleştirmek yalanını kullanıp Ortadoğu coğrafyasına yönelik tecavüzlerini sürdürüyorlar. Haçlılar, Avrupa’da artan feodal aristokrasiye yeni araziler açmak için Hıristiyan davasını bahane etmişti. İngiliz ve Fransızlar, Osmanlıyı çökertme amaçlarına Şark Meselesi diye ad takmışlardı. ABD de dünya enerji kaynaklarını kontrol altında tutmak için özgürlük yalanına sarılıyor. Amerika’nın Irak politikasını belirleyen güçler, tutarlılıktan uzak bakış açılarıyla diledikleri kadar çırpınıp dursunlar, sonunda kaybetmeye mahkumdurlar. Afganistan ile Irak’ı birbirine karıştırmak tarihin kaydettiği en büyük budalalıklardan biridir. Afganistan’da Taliban yönetimine karşı zaten topyekun bir başkaldırı mevcuttu. Üstelik Taliban,toplum temeli pek az bulunan bir güçtü ve başkent Kabil’in dışında kalan bölgelerden sadece Pakistan sınırına yakın yerlerde bir egemenliğe sahipti. Taliban’ın asıl insan kaynağı ve “Taliban toplumu” diyebileceğimiz insanlar da Afganistan’da değil, komşu ülke Pakistan’da yaşıyordu. Irak’la karşılaştırılamaz ama karşılaştırdılar işte… O dönemi biraz olsun hatırlayanlar; Türkiye’de bile adının önünde on tane sıfat bulunduran, hiçbir şeyden anlamadığı halde strateji uzmanı geçinen çokbilmiş tiplerin “Efendim, Afganlar son 30 senedir savaşıyorlar, Afganistan dağları Irak’ın çöllerine benzemez, Amerika mahvolur gider” türünden beyanatlarını gözlerinin önüne getireceklerdir. Ne oldu; Amerika Afganistan’ı dümdüz edip çıktı. Amerika’nın Bin Ladin’i fare deliğinde bile olsa bulacak teknolojiye sahip olduğunu ballandırarak anlatan tosunlar yüzleri dahi kızarmadan ortalıkta gezinebiliyor. Atsız Beğ’in çok sevdiğim sözlerinden birini buraya naklediyorum. “Kurmay olmak gafil olmaya engel olmadığı gibi, profesör olmak hiç değildir.” Demek ki ne imiş; analiz denilen hadise, ansiklopedik bilgilerin papağan gibi tekrarlanmasıyla olmuyormuş. Türkçe’mizin pek güzel deyimlerinden biri vardır ki, tam da böyle tipler için söylenmiştir. Hariçten gazel okumak… Sözünü ettiği coğrafyanın sadece dağlarını ve göllerini bilmekle sağlıklı sonuçlar öne sürdüğünü zannetmek birbirinden farklı şeylerdir. Hele “objektif olmak” hastalığından muzdarip kişilerin uzman diye ekranlara, konferans kürsülerine çıkmaları tam anlamıyla faciadır. Kimse onlara yalan-yanlış şeyler söylesin demiyor ki. Kem-kümle, falan-filanla, yuvarlak konuşmayla, ne şiş yansın ne kebapla bir yere varılamamıştır, bundan sonra da varılamaz. Yüz tane sebep sayıp sonucun ne olduğunu anlatmayan, sonucu anlatsa çözümün ne olacağına dair kendi görüşlerini ileri sürmeyenler bilgili uzman kişi sayılacaklarsa, cehaletin erdem olduğunu söyleyen bir kısım felsefeciler haklı çıkmış demektir. ABD’nin tek yanılgısı “Saddam gider, savaş biter” görüşü değildi. ABD’nin ikinci büyük yanılgısı takım elbiseli, beyaz yakalı, kravatlı kişilere güvenmesiydi. Oysa ki hangi Asya milleti olursa olsun, takım elbiseli siyasi karakterler güvenilmez kişilerdir. “Siyasi ağızla konuşan takım elbiseli bir kişiyi gördüğünde en az 100 metre uzağa çekilmez de yanına yaklaşırsan ayak üstünde yüz tane yalanı dinlersin” kuralı Asyalı her millet için geçerlidir. Afganistan operasyonunu yönlendiren Zalmay Halilzad; sonradan ABD’ye gitmiş bir Asyalı olarak yukarıdaki kuralı bildiğinden takım elbise içindeki eski Afgan Kralını değil, yerel kıyafetler içindeki Karzai’yi seçmesi gerektiğini biliyordu. Halilzad akıllı bir adam olduğundan işin sırrını ABD’lilere söylemeyerek Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasının tek patronu olmayı başardı. Irak’ın işgalinden önce bu kuralı bilmeyen ABD’li Ortadoğu uzmanları ise, Ahmet Çelebi adlı kişiyi başlıca muhatap alarak Saddam sonrası Irak’ın devlet başkanı yapmayı düşünüyorlardı. Onun bütün kravatlı siyasiler gibi dolandırıcı olduğunu çok geç anladılar. Ahmet Çelebi’nin Saddam muhalifi olarak sürgüne gittiği ve sürgündeyken çeşitli faaliyetlerde öne çıkarak sivrildiği doğruydu fakat onun Irak genelinde, hele hele kökeni itibari ile Şii olmasına rağmen Irak’taki Şiiler üzerinde sözü dinlenen muteber bir kişi olmadığını, her şey olup bittikten sonra anlamak aptallık sanatının güzide bir örneğidir. Sosyalist Arap milliyetçiliği ideolojisini Sünni aşiretler arası bir kabile oligarşisine dönüştüren Saddam Hüseyin’den çok çekmiş olan Şiileri, tek hamlede kendi yanına çekebileceğini sanan ABDnin üçüncü büyük yanılgısı da bu oldu. Savaşın ilk günlerinde Um Kasr’daki askeri direniş sırasında işin farkına varması gereken ukalalar sürüsü güzellik uykusuna yattığı için Şiilerin mücadele anlayışlarının farklı olduğunu göremedi ve belki şu anda bile görememektedir. ABD’nin dördüncü ve aslında her şeyin başladığı nokta olan büyük yanılgısı, kazandığını sanırken kayba doğru sürüklenmesinin sebebi, Ortadoğu’ya bakışını yanlış şekillendiren gizli öznenin dümen suyunda gitmesidir.Türkçe’nin cümle yapısında işi yapan kişiye özne deniliyor. Bir de o işi yaptıran var ki ona da bu defalık gizli özne diyelim. Ortadoğu sorununun gizli öznesi, 1948’de bölgeye kurulan gecekondu İsrail’dir. Amerika İsrail’in milli çıkarları uğruna çalıştığı müddetçe Dante’nin İlahi Komedyası oynanmaya devam edecektir.