AB22 Mayıs 2005 00:00

AB Sürecinde Yok Olmak - Selim Somçağ

Avrupa Birliğinin Türkiye ile üyelik müzakerelerini başlatma kararı almasının ardından tam beş ay geçti. Malûm medyanın ve hükümetin bayram ilân ettiği bu karardan sonraki beş ay içinde Türkiye Cumhuriyeti dünya önünde tarihinde görülmemiş şekilde zavallı,  âciz ve onursuz bir duruma düşürüldü. 1974’te Türkiye’nin Batı’ya rağmen Batılı ve Hıristiyan Yunanistan’a ve Rum’a karşı güç kullanarak Kıbrıs’taki soydaşlarının yardımına koşmasını Batı hiçbir zaman hazmedemedi. Son dönemde ise ABD’nin Ön Asya petrolünü tekeline alma hedefine yönelmesiyle ortaya çıkan BOP çerçevesinde Kıbrıs’tan Türk askerinin çıkarılması ve adanın tümüyle Batı’nın bir ileri karakolu haline getirilmesi daha acil bir talep olarak gündeme geldi. Türkiye’nin 1999’da ABD ve AB’nin ortak kararıyla AB üyeliğine aday ilân edilmesinin temel amaçlarından biri Batı’nın güç kullanarak elde etmeye cesaret edemediği bu hedefe hileyle ulaşmaktı.claritin mazilo claritinekombo claritin mazilorenovation vejle renovation skive renova

Nitekim 1999’da Türkiye aday ilân edilirken hem Londra ve Zürih anlaşmalarına aykırı olarak Kıbrıs Rum Yönetiminin AB üyeliği süreci başlatılırken, hem de Türkiye’den 2004 yılına kadar Yunanistan’la sınır anlaşmazlıklarını çözme,  çözüm olmazsa Lahey Adalet Divanı kararını kabul etme taahhütü alındı.   Zamanın başbakanı Ecevit Helsinki’ye “Önşartlı adaylık önerilirse kabul etmem” diyerek gitmesine rağmen Yunanistan önşartına dayalı adaylığı kabul etti.   Türkiye Londra ve Zürih anlaşmalarına dayanarak Kıbrıs Rum Yönetiminin AB üyeliğini veto edebilirdi;  Ecevit bunu da yapmadı.   Böylece AB süreci adı altında Türkiye’nin elma şekeriyle kandırılarak Yunanistan ve Kıbrıs konularında Batı’nın istediği tavizleri vermesinin yolunu açtı.   Açılan bu yolun doğal sonucu olarak 1 Mayıs 2004’te Kıbrıs Rum Yönetimi AB üyesi oldu.    Ecevit’in açtığı yoldan ilerleyen AKP hükümeti de 17 Aralık 2004 zirvesinde Kıbrıs Rum Yönetimini tanımayı,  dolayısıyla Türkiye’nin öz evlâdı KKTC’yi tanımamayı taahhüt etti.   Acı ilâcın Türk kamuoyuna itirazsız yutturulması için tanıma süreci “Ankara Anlaşması Ek Protokolünün teşmili” gibi bir kamuflaj salçasına bulandı.   Bu da tamamlandığında ABD ve AB Türkiye’yi Kıbrıs’tan çıkarmak,   Kıbrıs’ı emperyalizmin ileri karakolu bir Yunan adası haline getirmek gibi çok önemli bir hedeflerine tek kurşun atmadan ulaşmış,   Türkiye’ye karşı olağanüstü bir siyasî zafer kazanmış olacaktı.   Çünkü KKTC’yi tanımayıp Rum Yönetimini Kıbrıs’ın tek meşrû hükümeti olarak tanıyan bir Türkiye’nin adadaki haklarına sahip çıkması imkânsızdı.

İşte tam bu noktada süreç tıkandı.   AB 1 Şubatta AKP hükümetine “Ek protokolü bu ay sonuna dek imzala” talimatını göndermesine rağmen Şubat geçti,  Mart geçti,  Nisan geçti,  Mayıs’ın 22’si oldu,  fakat AKP hükümeti bir türlü ek protokolün altına imzayı basamadı.   Çünkü 11 Kasım 1938’den itibaren başlayan yıpratma ve çökertme çabalarına rağmen Türk milletinin Atatürk önderliğinde kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin temelleri hâlâ ayaktadır,  Millî Mücadeleden ve Türk devriminden gelen millî bilinç hâlâ tam olarak yok edilememiştir.   Dolayısıyla AKP mızrağı çuvala sığdıramadığı için Brüksel’de verdiği sözü yerine getirmekte zorlanmaktadır.   

Bu aşamada yine ABD’nin mahût Annan planı imdada yetişmiştir.   Eğer Annan planı diriltilir,  Rumlara da kabul ettirilebilirse o zaman AKP karşılığında hiç bir şey almadan Kıbrıs’ı Rumlara hediye etme görüntüsünden kurtulacağını,  Türkiye’yi ayağa kaldırmadan AB’yi de memnun edebileceğini hesaplamıştır.    Bu yüzden AKP hükümeti Rumlara daha geçen yıl referandumda reddettikleri Annan planını kabul ettirmenin peşine düşmüştür.   Halbuki Rumlar planı reddetmelerine rağmen AB’ye üye oldukları ve planı reddetmelerinden ötürü hiç bir kayba uğramadıkları için artık planla ilgilenmemektedirler.   Bir yanda Türk seçmenini ABcilikle oyalamak dışında elinde başka hiç bir iktidar kozu olmayan AKP hükümeti,  öbür yanda Ecevit ve Erdoğan hükümetlerinin gafleti sonucunda AB üyesi olmuş,   Türkiye karşısında Brüksel’deki patronlar sırasına girmiş bir Rum Yönetimi...   Ve işte bu vahim tablonun ortaya çıkarttığı acıklı manzara:   9 Mayısta Türkiye Cumhuriyeti başbakanı Tayyip Erdoğan ile Türkiye Cumhuriyetinin tanımadığı Kıbrıs Rum Yönetiminin lideri Papadopulos ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan Moskova’da biraraya gelir.   Erdoğan Annan planının canlandırılmasını önerir;  daha sonra da Annan planının yeniden gündeme gelmesi için uzlaşmaya varıldığını kamuoyuna açıklar.   10 Mayısta eski EOKAcı Papadopulos’tan tokat gibi bir açıklama gelir:  “Erdoğan abartıyor.   Görüşmede hiç bir süreç üzerinde uzlaşmaya varılmadı.”

Batı’nın Türkiye’den başka bir tarihî talebi sözde Ermeni soykırımının tanınması,  ardından Türkiye’nin “mağdurlara” toprak vermesi ve tazminat ödemesidir.   Avrupa Parlamentosunun sonuncusu malûm medyanın alkışlarla karşıladığı 15 Aralık 2004 tarihli karar olmak üzere,  Türkiye’nin sözde soykırımı tanıması ve Ermenistan sınırını açması yolunda çok sayıda kararı vardır.   Ayrıca 17 Aralıktan sonra da çeşitli AB yetkililerinin verdiği demeçlerle Türkiye’nin Ermenistan sınırını açarak bu ülkeye yardım etmesi,  daha sonra da sözde soykırımı tanıması Türkiye’nin AB sürecinin devamı için fiilen bir şart haline getirilmiştir.   Aynen Kıbrıs’ta olduğu gibi,  Avrupa’nın bu konudaki tarihî husumeti ABD’nin BOP bağlamındaki talepleriyle de örtüşmektedir.   Dolayısıyla 17 Aralık sonrasında ABD de Türkiye’nin Ermenistan sınırını açmasını giderek artan bir ısrarla talep etmeye başlamıştır   (Bu konunun ayrıntılı bir analizi için “Ermeni cephesinde Neler Oluyor?” başlılı yazıma bakılabilir.)    Bu “yoğun ısrar” sonucunda bir yandan malûm medyada Ermenistan sınırının açılmasının yararları konusunda propaganda savaşı başlatılırken,  bir yandan da AKP hükümeti bu “Türk vatanının ve Türklük camiasının” çıkarlarına aykırı olan adımı kamuflajlı bir şekilde atabilmenin yollarını araştırmak için Ermenistan’ın peşine düştü.    Önce malûm medya sanki izolasyondan kurtulmak için Türkiye sınırının açılmasına şiddetle ihtiyaç duyan Ermenistan değil de,  Ermenistan’a muhtaç olan Türkiye’ymiş gibi “Ermenistan önşartsız görüşmeyi kabul etti”  manşetleriyle kamuoyunu kandırmaya çalıştı,  ardından başbakan Ermenistan sınırını açmanın yolunu yapmak kararıyla Koçaryan’la görüşmek üzere 16 Mayısta Varşova’ya gitti.   Ne var ki orada hiç beklemediği şekilde Koçaryan’ın “Türkiye Ermeni soykırımını tanımalıdır” açıklamasıyla karşılaştı,  bunun üzerine Koçaryan’la görüşmeye cesaret edemedi.

Yine Türk düşmanlığını millî politika ve toplumsal histeri haline getirmiş başka bir komşu ülke olan Yunanistan’la gelinen nokta da hiç farklı değil.   Türkiye’nin 1999’da yalandan AB’ye üye adayı ilân edilmesinin ardındaki ilk hedef Kıbrıs’la beraber Ege’yi de Yunan yapmak olduğu için 1999’dan itibaren malûm medyada çok geniş bir “Yunanistan’ı sevdirme” kampanyası başlatıldı.   Türk milleti için büyük acılara vesile olan 17 Ağustos 1999 depremi bile Yunan propagandası yapmak için istismar edildi.   Arama ve kurtarmada aslan payını Türk Silâhlı Kuvvetleri ve sivil savunma birimleri üstlenmişken, medyada günlerce en büyük yardımı Yunanistan’ın yaptığı,  arama kurtarmada Yunanlıların başı çektiği yalanları yazıldı.   Depremin ertesi gecesi Atina’nın taverna semti Plaka’da yüzlerce fanatik Yunanlının “Yaşasın, Türkler geberdi” diye sabaha kadar göbek attığı ise yazılmadı.   Hele AKP iktidara geldikten sonra hükümet ve malûm medya Yunanistan’ı Türkiye’nin en büyük dostu ve AB sürecindeki en büyük destekçisi ilân etmekte yarıştılar.   Gelgelelim büyük dost Yunanistan’ın büyük Türk dostu başbakanı Karamanlis  13 Mayısta  Yunan Parlamentosunda yaptığı konuşmada Türkiye’nin AB’ye üye olması için gerekenleri şöyle sıraladı:   Türkiye Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarmasını ve Lozan’a aykırı olarak Ege adalarını silâhlandırmasını kabul etmeli, buna karşılık Ege Denizindeki her türlü askerî faaliyetini durdurmalı,  Batı Trakya Türkleri konusuna burnunu sokmamalı,    Heybeliada Papaz Okulunu açıp Fener Patrikhanesinin ekümenikliğini tanımalı,  KKTC’yi tanımaktan vazgeçip Rum Yönetimini bütün Kıbrıs’ın yönetimi olarak tanımalı,  Kıbrıs’tan askerini çekmeli,  ayrıca Ermeni ve Pontus soykırımlarını tanıyarak Türkiye’deki Rum,  Ermeni,  Pontuslu ve Kürtlere istedikleri hakları vermeli.   Ardından 19 Mayısta (ki bu tarihin Atatürk’ün Samsun’a çıkışı tarihi olduğundan seçildiğini belirtmeye gerek yok) Selânik’te “Pontus Rum soykırımını anma” gösterisi düzenlendi.   Yunan hükümetinin bir bakanı ve Selânik belediye başkanı mitingde konuşarak Türkiye’nin Pontus soykırımını tanımasını istediler.

İşte beşbuçuk yıllık AB’ye üye adaylığı sürecinin Türkiye’yi getirdiği nokta bu.   Türkiye Türk düşmanlığını resmî politika ve millî ideoloji haline getirmiş bir küçük devletin ve iki küçücük devletçiğin oyuncağı haline gelmiştir.   Ekonomik,  siyasî ve askerî nüfuzları cimin karnında nokta mertebesinde olan Ermenistan ve Kıbrıs Rum Yönetiminin liderleri bile kendileriyle görüşmeye gelen Türkiye Cumhuriyetinin başbakanını istihza, küçümseme ve umursamazlıkla karşılayabilmektedirler.   Çünkü karşılarında bütün siyasî ikbalini tamamen ABD ve AB’nin talimatlarını yerine getirebilmeye endekslemiş,  bu çerçevede Batı’nın her türlü dayatmasını kabule hazır bir Türk hükümeti olduğunun bilincindedirler.   Böylesine onursuz ve kişiliksiz bir hükümet etme anlayışı ise Türk halkına “AB süreci” adı altında pazarlanmaktadır.   Halbuki 17 Aralık kararında Avrupa asıl niyetinin Türkiye’yi üyeliğe almak değil,  özel statü adı altında,  karşılığında hiç bir şey vermeden kendisine bağımlı hale getirmek olduğunu da açıkça ortaya koymuştur.   Nitekim Türkiye’ye verilen içi boş vaat bile Avrupa kamuoyunu biraz rahatsız etmeye,  anayasa referandumlarında çıkması istenen Evetleri tehlikeye düşürmeye başlayınca AB 17 Aralığın daha beşinci ayında hemen özel statüyü (Tabiî “imtiyazlı ortaklık” gibi yaldızlı bir ad altında) masaya sürüvermiştir. Özel statü şu anda Gümrük Birliğinde olduğu gibi Türkiye’nin karar sürecinde yer almadan yalnız dış ticarette değil,  her konuda Brüksel’e tâbî olması,  yani AB’nin sömürgesi olması demektir.  Dolayısıyla AB’nin 3 Ekime dört ay kala özel statü kartını da açması Türkiye’ye aslında hiç bir şey vermeye niyetli olmadığının,  bütün bu adaylık sürecinin Türkiye’den taviz koparmak için tertiplenen bir manevra olduğunun adeta açık ilânı anlamına gelmektedir.  

Gelinen noktada 11 Aralık 1999’da Helsinki’de başlayan sözde AB süreci Türkiye’nin hiç bir şey almamak karşılığında kendi hayatî çıkarlarını bir bir kendi eliyle feda etmesi,  yeminli düşmanları karşısında kendisini savunma iradesinden vazgeçmesi,  bütün millî reflekslerini kaybetmesi sürecine dönüşmüştür.   Artık Türkiye için AB süreci bir intihar veya ötanazi sürecine dönüşmüştür.   Türkiye bu oyunun içyüzünü görmemekte daha fazla ısrar etmemeli,   hayatî çıkarlarından içi boş vaatler karşılığında vazgeçmesinin mümkün olmadığını AB’ye bildirerek bu sevimsiz tiyatroyu trajediye dönüşmeden sona erdirmelidir.