Söylem Değişti - Şükran Soner
AB tekelleriyle ortaklık yapmış, holding çatıları altında buluşmuş, iç içe olmuş pek çok konuda özel bilgi sahibi kişilerin bu yeni söylemleri karşısında duyarsız kalabilir miyiz? Abartılı, evhamlı bir algılama gibi gelebilir ama, piyasalar üzerinde yorum yapan borsa yupilerinin birkaçının birden, Fransız referandum oylamasından hayır çıkmasının borsaları kısa bir süre için olumsuz etkilese de uzun süreli olmayacağını söylemesi bana ilginç geliyor. Hele aynı yorumcular bir de ''Gerçi 'Hayır' Türkiye'nin üyelik ilişkilerini, 3 Ekim'de görüşmelerin başlayacağı beklentilerini sarsacak, ancak olumsuz etkisi uzun olmayacak'' türünden cümlelerle açıklamalarını sürdürüyorlarsa... levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetescoupons for cialis 2016 blog.nvcoin.com prescription drug cards
AB-Türkiye ilişkileri üzerinde, ilk anda bildik görüşlerin yinelenmesi gibi görünen açıklamaların bütününde, aylar içinde çok anlamlı, çarpıcı bir söylem değişimi gündemde. Öncelikle Türkiye'nin üyelik koşullarında yeri olmadığı sadece Türkiye'den beklentiler kapsamında sayılan konular, Kopenhag kriterlerinin üstünde, üyelik için olmazsa olmaz koşullara dönüştü.
Dün sabah örneğin Türkiye-AB ilişkileri üzerine çok fazla toplantı, uzman ve siyasetçinin açıklaması vardı. Üyeliğin değil, ancak özel statünün söz konusu olabileceğine ilişkin ağırlıkta önemli artış gözlemleniyordu. Haydi bunun için ''güncelliğin yansıması, Fransa'daki yaklaşan anayasa oylaması bağlantılı, üyelik değil özel statü isteyenlerin siyasi kampanyalarının ağır basması'' diyelim.
''Türkiye'yi daha fazla oyalamaya hakkımız yok. Üyelik hakları, özel statü gündemde olmamalı, 3 Ekim müzakere tarihi kararına uyulmalı'' görüş açıklamasıyla söze girenlerin, arkadan üyelik koşulları için saydıkları önceliklere bakınca kendi adıma daha fazla olumsuzluk havası alıyorum. Kopenhag kriterlerinin, daha önceki mektupların gündeminden söz açan yok. Bütün açıklamalarda, sadece ve sadece Ermeni soykırım iddiaları, Kıbrıs, Öcalan davası... Aslında Kopenhag kriterleriyle doğrudan ilişkisiz, tamamen siyasi ve Türkiye'yi çok zora sokan, üç ortak öncelik sıralanıyor.
Güney Kıbrıs yönetimi değişen havalardan güç almış, Rumların Kuzey Kıbrıs'taki mal varlıklarını yabancılara satmalarını yasaklayan, ancak bir başka Ruma satabileceklerini öngören yeni bir karar çıkartmış. Kuzey Kıbrıs'ta Rumlara ait bina ya da arsalarda yaşayan KKTC vatandaşları aleyhine ceza davaları hızlandırılmış.. AİHM'nin Apo davasına ilişkin kararın yorumunda AB adına henüz siyasi organların kararları verilmemişken, yargıç üyelerinin yorumlarında bile, yeniden yargılamanın dayatma olmadığı vurgulanırken AB siyasi sözcülerinin tüm açıklamalarında davanın yeniden görülmesi zorunluluğu mutlak hüküm, üyeliğin olmazsa olmaz koşulu gibi yorumlanmakta. Son atak KKTC'deki Türk askerlerinin çekilmesine ilişkin istemlerin güncelleştirilip öne çıkarılması...
Ermeni soykırım iddialarının kabul koşulunda, nasıl bir AB üyelik ilişkisi kurulduğunun akıl-mantık açıklamasının olamaması bir şey fark ettirmiyor. 3 Ekim'de üyelik görüşmesinin hakkımız olduğunu söyleyen sözde bizden yana dostlar, bunu bir zorunluluk gibi dikte ettirme eğilimlerini saklama gereğini duymuyorlar.
Ve AB kaynaklı haberler tam da bu havalardan eserken Türkiye'de AB üyeliğinin en sıkı savunucusu kalemlerin söyleminde de çok önemli değişiklikler gündeme geliyor. Kimileri Öcalan'a ilişkin AİHM kararının Türkiye için büyük bir fırsat olduğundan, davanın yenilenmesiyle Türkiye'nin çok kazançlı çıkacağından söz açıyorlar; kimileri Ermeni soykırımının tanınmasının, en azından Ermeni sınırının açılmasının Türkiye'nin kozlarını güçlendireceğini anlatma çabasında... Çok farklı, çok yeni bir söylem daha var:
Türkiye'nin özel statü önerilerini kabul etmesinin aslında Türkiye çıkarlarının sanıldığı kadar aleyhinde olmadığı yolunda. AB'nin, özel statüde zaten ortak pazarla gelmiş ekonomik ilişkilerin üzerine, askeri alanda ortaklık yolunda önemli adımlar atmaya eğilimli olduğunu, AB sınırlarının askeri güvenlik anlamında Türkiye üzerinden çizilebileceğini, üstelik yukarıda sayılan ve Türkiye'yi çok zorlayacak üç konudaki dayatmaların ortadan kalkacağını söylüyorlar. Açıkçası ateşli üyelik yanlısı bilinen bir grup, özel statüye, Türkçesi (arka bahçe) ilişkisine tav olmuşa benziyor.
Erdoğan hükümeti bu değişen söylemin neresinde? Kapalı kapılar arkasındaki görüşmelerde, dengelerde neler değişti? AB tekelleriyle ortaklık yapmış, holding çatıları altında buluşmuş, iç içe olmuş pek çok konuda özel bilgi sahibi kişilerin bu yeni söylemleri karşısında duyarsız kalabilir miyiz?
Abartılı, evhamlı bir algılama gibi gelebilir ama, piyasalar üzerinde yorum yapan borsa yupilerinin birkaçının birden, Fransız referandum oylamasından hayır çıkmasının borsaları kısa bir süre için olumsuz etkilese de uzun süreli olmayacağını söylemesi bana ilginç geliyor. Hele aynı yorumcular bir de ''Gerçi 'Hayır' Türkiye'nin üyelik ilişkilerini, 3 Ekim'de görüşmelerin başlayacağı beklentilerini sarsacak, ancak olumsuz etkisi uzun olmayacak'' türünden cümlelerle açıklamalarını sürdürüyorlarsa...