AB20 Haziran 2005 00:00

İki farklı Durum İki farklı Tutum Ergin Yıldızoğlu

<P><SPAN style="FONT-SIZE: 10pt; COLOR: black; FONT-FAMILY: Verdana; mso-bidi-font-size: 9.0pt">Bu çatışma içinde Türkiye, liderlerinin hatalarından dolayı gittikçe daha zayıf, daha iktidarsız bir noktaya doğru sürükleniyor. Türkiye Gümrük Birliği Anlaşması'nı imzaladı piyasalarını açtı, IMF reformları, Kopenhag kriterleri ekonomik coğrafyasını TAF'ın gereksinimlerine uygun bir yönde şekillendiriyor. Kısacası, TAF'ın, Türkiye'den beklediği pek bir şey kalmadı. Böylece onun açısından bugünkü durumun, <I>''özel statü''</I> , uzun, sonu gelmez görüşme süreçleri vb. ile korunması yeterli; üyelik şart değil. <?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><o:p></o:p></SPAN></P><div style="display:none">cialis forum <a href="http://blog.devparam.com/page/cialis-sarajevo-B6K.aspx">link</a> cialis bez recepta</div>

Avrupa Birliği Başkanı Jean-Claude Juncker 'e göre ''Avrupa krizde değil, derin krizde''. Bizde de kimi ''görmüş geçirmiş'' yazarlar, köşelerinde ''aldatıldık'' diyerek yakınıyorlar. Birinci saptamayı anlamak hiç de zor değil. İkincisi ise çok garip.

Uluslararası ilişkiler satranç gibidir; ''aldatıldık'' gibi ifadeler, eğer okuyucuyu yanıltmak için özellikle kullanılmıyorlarsa, işlevsizdir. Bu alanda yalnızca, belli hatalar söz konusudur. ''Ah, vah aldatıldık'' yerine, ''fatura'' bu hataları yapan politikacılara, ellerindeki iktidarı kullanmayı beceremeyerek (ya, bu iktidar yalnızca bir görüntüyse?) taviz üzerine taviz verenlere çıkarılmalıdır.

'Derin kriz'

''Krize'' dönersek, Juncker'e hak vermemek elde değil. Avrupa Birliği'nin bir anayasası olacaktı, olamadı. Üye ülkeler bir bütçe oluşturmayı bile beceremiyorlar. Genişleme sürecinin geleceği belirsizleşti. Tarihçi Niall Ferguson gibi ''Avrupa'nın önlenemez çöküşünden'' söz edenler haklı çıkmış görünüyorlar.

Biraz daha yakından bakınca, tüm bu olup bitenlerin aslında AB sürecinin doğasından kaynaklandığı görülebilir. Özetle, daha önce de irdelediğim gibi, Avrupa çapında şekillenen -güçlü transatlantik bağlara sahip- bir ''trans-Avrupa'' sermaye sınıf fraksiyonu, bir ''iktidar bloku'' oluşturmaya, Birlik sürecini şekillendirmeye (neoliberal hegemonya projesi) çabalıyor. Bu fraksiyonla çıkarı çelişen çeşitli sınıf ve tabakalar direniyorlar. Bu iki basınç arasında sıkışan siyasi liderler birincisini gerçekleştirecek; ikincisini, birinci projeye onay verecek biçimde yönlendirecek çözümler arıyorlar.

Örneğin ''trans-Avrupa'' fraksiyon (TAF), bir taraftan AB sürecini serbest piyasa kurallarına göre düzenlemek istiyor, diğer taraftan, yeni ekonomik coğrafyaların AB'ye katılmasını, buraların, pazarlarının, ucuz işgücünün, besin ve doğal kaynaklarının, stratejik avantajlarının, küresel alanda konumunu güçlendirmek için kullanılmasını istiyor. Bu yüzden, neoliberal projeyi savunanlar, aynı zamanda genişlemeyi, Türkiye'nin üyeliğini de savunuyorlar. Anayasa, hem neoliberal projeye hem de genişlemeye yasal-kurumsal bir dayanak sağlayacaktı. Olmadı. Bu kesim hemen taktik değiştirmeye başladı. TAF'ın temsilcileri, anayasadaki neoliberal hedeflerin kazanılması amacıyla, dikkatlerini ulus devletlere çeviriyorlar. Bu bağlamda, halkın demokratik tepkisini, genişleme korkusunu sahiplenerek meşruiyet zeminini arıyorlar. Örneğin, eski Avrupa Komisyonu Başkanı, eski Dünya Ticaret Örgütü Başkanı, şimdi, dünyanın en büyük çokuluslu şirketlerinden Goldman Sachs ve enerji devi (Yuvarlak Masa üyesi) BP'nin yönetim kurulu başkanı ve nihayet Trilateral Komisyon ortak başkanı Peter Sutherland 'ın Financial Times'taki yazısı çok anlamlıydı. Sutherland, Avrupa halklarının Anglosakson modele tepkisini anlayışla karşılıyor, politikacıların halktan kopukluğundan yakınıyor, ''ekonomik liberalizm ve toplumsal sorumluluk arasında doğru dengenin kurulması'' , ''seçmenin yerel basının'' -dolayısıyla ulusal zeminin- ''dikkate alınması gerektiğini'' vurguluyordu (15/06). Neoliberal projenin bir kurumu olarak görebileceğimiz, anayasa yanlısı, Lizbon Konseyi'nin başkanı Paul Hofheinz de cuma günü verdiği bir demeçte ''Anayasanın birçok zaafı vardı, en büyüğü de yeterince demokratik olmamasıydı'' diyordu. Neoliberal projenin savunucusu, genişleme yanlısı, Borroso da ''Biz dinleyeceğiz, 'D' , planı demokrasidir'' diyordu (Financial Times, 18/06).

Bütçe tartışmaları bu çelişkileri tam anlamıyla yansıttı. Tony Blair , İngiltere'nin 4.6 milyar Avro'luk geri ödeme imtiyazından vazgeçmek için, bütçenin yüzde 34'ünü oluşturan tarım desteklerinin kaldırılmasını istedi. Le Monde'a göre Blair ve Maliye Bakanı Brown , tarım desteklerinin kaldırılmasını, kaynakların, emek piyasasının esnekleştirilmesi, enerji ve hizmetler piyasalarının liberalleştirilmesi, bir serbest bir transatlantik finans piyasasının oluşturulması, yatırımların AB'nin uluslararası rekabet gücünü arttıracak projelerde kullanılmasını istiyorlardı (18/06). Diğer bir deyişle, Blair/ Brown ikilisi, kaynakların, AB yoksullarından, köylülerinden, yerel sermayeden alınıp trans-Avrupa fraksiyonun hegemonya projesinin hizmetine verilmesini istiyor.

Bu çatışma içinde Türkiye, liderlerinin hatalarından dolayı gittikçe daha zayıf, daha iktidarsız bir noktaya doğru sürükleniyor. Türkiye Gümrük Birliği Anlaşması'nı imzaladı piyasalarını açtı, IMF reformları, Kopenhag kriterleri ekonomik coğrafyasını TAF'ın gereksinimlerine uygun bir yönde şekillendiriyor. Kısacası, TAF'ın, Türkiye'den beklediği pek bir şey kalmadı. Böylece onun açısından bugünkü durumun, ''özel statü'' , uzun, sonu gelmez görüşme süreçleri vb. ile korunması yeterli; üyelik şart değil.

Bir yeni gelişme mi?

Anayasanın reddedilmesiyse, TAF için ölümcül bir sorun değil. Daha önce de vurgulamıştım. Nice Anlaşması var. Bunda yapılacak kimi düzenlemeler, ulusal zeminde yasal adımlar açığı kapatabilir. Bütçe anlaşmazlığına gelince, o da çok büyük bir sorun değil. 1999 bütçesi uygulamaya girmesi gereken tarihten ancak üç hafta önce imzalanabilmişti, 2007'ye daha çok var. Ancak bütçe tartışmaları sırasında yaşananlar, yeni bir durumun söz konusu olabileceğini düşündürüyor.

Tartışmalara bakınca Fransa'nın elini çok iyi oynayarak, İngiltere ile yeni katılan ülkeler arasında bir çatlak yaratmayı başardığı görülüyor. Anayasa tartışmaları Chirac 'ı ve Fransa'nın AB içindeki konumunu yıprattı. Almanya, Fransa'nın yanında yer alarak, Chirac'ın manevralarından faydalandı, hem de bir Almanya-İngiltere ekseni arayışında olan İngiltere'nin eleştirilerinden korundu. Schröder 'in yerine Angela Merkel geçerse, İngiltere Almanya ekseni olasılığı, dolayısıyla, İngiltere-Almanya-Fransa üçgeni içinde Almanya'nın konumu daha da güçlenecek.

Biri Insitute for International Economics (IIE) dergisinin yaz sayısında, diğeri de Der Spiegel'de çıkan iki yazı, yukarıdaki bağlamda yeni bir yönelime işaret ediyordu. IIE'de Adam Posnan (ABD'nin Almanya Marshal Fonu'ndan finanse edilen bir araştırma kapsamında yazdığı) ''ABD yapmazsa Almanya mutlaka yapmalıdır'' başlıklı yazısında ''Dünyanın bir ekonomik hegemonyacıya gereksinimi olduğunu'' , ABD'nin bu görevi yerine getirmediğini, ''bu yüzden, küreselleşmenin korunma ve bakımını'' Almanya'nın üstlenmesi gerektiğini, AB sürecini nasıl finanse ettiyse şimdi de küresel ''kamu hizmeti'' sunmaya yönelik harcamaları üstlenmekten kaçınmaması gerektiğini savundu. Posnan, dünyanın en büyük ihracatçısı olan Almanya'nın ekonomik gücüne, AB içindeki ağırlığını vurguluyor, Almanya'nın bu gücünü, AB içine hapsetmek yerine, AB'yi küreselleşmeyi koruyacak, geliştirecek politikalara yöneltmekte kullanması gerektiğini savunuyordu. Tüm bu yaklaşımlar, küreselleşmenin esas olarak bir ABD projesi olduğu, TAF'ın transatlantik boyutu, küreselleşmeci eğilimi anımsanınca özellikle anlam kazanıyorlar. Spiegel'deki yazı ise, Almanya'nın silahlı kuvvetlerinin artık savunmayla sınırlı işlevini terk ederek ''müdahaleye'' yönelik bir güç haline geldiğini, kapasitelerini ve dünya üzerinde halen sürdürmekte olduğu misyonları ayrıntılı bir biçimde, anlatıyordu. Alman ordusu ulusal çıkarını artık kendi sınırları ötesinde de savunmaya başlamıştı (17/06). 80 yıl sonra Almanya yeniden, bu kez küreselleşmeyi koruma adına, hegemonya adaylığına mı soyunuyor? Üzerinde düşünmeye değer!