AB17 Haziran 2005 00:00

Avrupa''daki Oligarşi, Liberalizm ve Sosyal Devlet Erol Manisalı

AB Anayasası''na karşı Fransa ve Hollanda''da ortaya çıkan "hayır " oyları, soğuk savaş sonrasının Avrupa''da ve Batı''daki yeni kimliğini, adeta bir turnusol kâğıdı gibi ortaya çıkarmaktadır. Avrupa''nın yeni küresel yapılanmada yerini alabilmesi için liberal politikaları ve vahşi kapitalizmi bir lokomotif gibi kullanması gerekiyor. - İş dünyası ve şirketlerin siyasi, iktisadi ve sosyal hayata yön verdiği bir düzen gerekiyor. Yaşlı Avrupa ancak bu yolla ABD, Japonya ve Çin gibi devler karşısında ayakta durabilir. discount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cards

- Sosyal devletin hızlı bir biçimde ortadan kaldırılması ve "yeni liberalizmin" sistemde egemen kılınması AB için vazgeçilmez hale geliyor.

- Bu durum ise "AB içi yapılanmada" yalnız sosyal devletten değil, demokrasiden de uzaklaşılmasını gerektiriyor.

Çünkü şirketlerin ve iş dünyasının "sistemde belirleyici olması demek " siyasi, iktisadi, sosyal ve güvenlik alanlarında kararların bu güçler tarafından yönlendirilmesi demektir.

Bu da "demokrasinin yerini oligarşinin alması sonucunu doğurur". Avrupa halkları, "bunu dışarıdaki halklar (ve devletler) için kabul ediyorlar"; ancak içerde, kendileri için olunca direniyorlar, "hayır" diyorlar.

- Bu açıdan bakıldığında Avrupa''da çoğunluğa ulaşan hayır oylarında "Avrupa ve Batı kapitalizminin çelişkileri" derin bir biçimde ortaya çıkıyor. Avrupa (ve Batı) insanı vahşi kapitalizmi " dışarıda kabul ediyor" ; zaten iktisadi gelişmesini, "kapitalizmin dış kazançları sayesinde sağlamış" :

Dışarıda "evet" oyalarına karşı, "içerde hayır" oyları egemen oluyor.

Bu durum, Avrupa''nın (ve Batı''nın) çifte standardının sisteme nasıl yansıdığını " hem akademik hem de realpolitik olarak " ortaya koyuyor.

İçerdeki ''hayır''...
İçerdeki "hayır", içerde vahşi kapitalizme, yeni liberalizme "hayır" anlamına geliyorsa sosyal devletin tercih edildiği anlaşılmış oluyor. Defalarca yazdığım gibi Tony Blair hükümeti kendi ilkelerine karşı, "dışarıda yani Irak''ta bir faşist yönetim gibi" davranmak zorundaydı. Kendi halkını bu dış sömürü sayesinde "sosyal devlet şemsiyesi altında" tutabiliyordu.

Soğuk savaş sonrasında Avrupa''da ve Batı''da "Batı kapitalizminin eski gerçekleri", yeniden ve daha açık bir biçimde ortaya çıktı: Dış sömürü için işçi, işveren, memur, finans kesimi, hatta "aydınlar " bir bütünlük içinde göründüler.

Aydınların "sadece bir bölümü" sömürüye karşı çıktı. Ancak bu karşı çıkma, "sistemi" hiçbir şekilde etkilemedi. Bu sadece "entelektüel bir vicdan rahatlaması, tatmini" oldu. Karşı çıkan aydınlar adeta, "sistemi meşrulaştıran bir ağlama duvarı" haline geldiler.

Türkiye''deki aydın da bundan nasibini aldı. Aydınlarımızın bir bölümü yeni liberalizmi eski sosyalizmin yerine "ikame ederek" sistemdeki şerefli(!) yerlerini aldılar. İçimizdeki Danimarka''nın aydınları olarak Batı kapitalizminin (ve emperyalizminin) tarafında saf tuttular.

Tabii bu entelektüel öğeler yanında maddi ve manevi diğer zenginlikleri de elde ettiler. Romancıysa Batı''nın yücelttiği bir insan oldu. Gazeteciyse emperyalizmin, önüne kırmızı halı serdiği bir kurşun asker durumuna geldi...

Soğuk savaş sonrasında Avrupa''da "hayır" oyları ile birlikte ortaya çıkan çelişkiler, Batı kapitalizminin yeni "iç çatırdamaları" olarak değerlendirilmelidir.

- Demokrasi yerine oligarşinin egemenliği,

- İşçi ve işverenin dış sömürü için bütünleşmeleri,

- Batı''nın "içerde ve dışarda farklı rejimleri" öngörmesi, bu çelişkilerin ve çatırdamaların sadece bazılarıdır.