Şok ve Korku - Ergin Yıldızoğlu
İkinci kategoridekilerle akraba, üçüncü bir kesim daha var. Yıllardır AB kapılarında, Sertab 'ın şarkısındaki gibi ''Any way that I can'' , (Ne istersen yaparız) sızlanmalarıyla sürünen bu zavallılar, şimdi AB halkına ''Aptal n'olacak, elindekinin kıymetini bilmiyor'' diye adeta hasetle bakıyorlar. new prescription coupons free prescription cards discount online cialis couponscialis coupons printable link discount prescription drug cardescitalopram i alkohol go escitalopram i alkoholcialis walgreen coupon site cialis coupon
Fransa ve Hollanda'da halkın Avrupa Anayasası'na ''hayır'' demesi birilerinde ''şok ve korku'' yarattı. Bir grup, olup biteni çok iyi kavradığı için şok geçiriyor ve korkuyor. Birileri de olup bitenleri anlayamadıkları için...
'Küresel' bağlam
Fransa ve Hollanda'daki ''hayır'' oylarının gerçek anlamını kavrayabilmek için Avrupa Birliği (bütünleşme) sürecini, öncelikle küresel serbest piyasa projesi ve Birliği sürükleyen hegemonya bloku içindeki değişmeler bağlamında ele almak gerekir.
1970'lerde dünya ekonomisinde yapısal bir kriz başladığında, Avrupa Birlik sürecini, Kömür Çelik Birliği'nden bu yana sürükleyen Avrupa oligopollerinin ilk tepkisi dışarıya karşı korunma, diğer bir değişle ''neo- merkantilist'' bir eğilimi benimsemek oldu. 1983'te, Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masası , en büyük şirketlerin krize karşı AB sürecini düzenleme girişiminin bir aracı olarak, Volvo, Philips, Unilever gibi grupların CEO'larının önderliğiyle kuruldu ve hemen ''neo-merkantilist'' eğilimlerle, uluslararası finans sermayesi ve küresel çapta etkin çokuluslu şirketlerin temsilcilerinin kriz boyunca yükselmekte olan ''neo-liberal'' eğilimleri arasında bir çatışmaya sahne oldu. Hatta Unilever gibi neo-liberal eğilimi savunan şirketler Masa'dan çekildiler. 1990'ların başındaki sert resesyon, hem ''neo-merkantilist'' (korumacı) kesimin görüşlerini değiştirirken, hem de istifa edenlerin geri gelmesiyle Masa'nın içinde hâkimiyet neo-liberal eğilime geçti. Böylece Avrupa Birliği sürecini yöneten sınıf fraksiyonu içinde de bir hegemonya projesi değişikliği gerçekleşmiş oluyordu (Gill: ''Constitutionalising Capital'' ; Apeldoorn: ''The Struggle over European order'' , Social Forces in The Making of the New Europe, 2001, Pelgrave, içinde ve Carchedi, For Another Europe - A Class Analysis of European Economic Integration, 2001, Verso).
Avrupa kapitalist sınıfına bakınca, dört ana ''tür'' gözlemlemek olanaklı ( Hollman ve Pjil : ''The Capitalist Class in the European Union" dan esinlenerek, Impact of Europen Union içinde). Birincisi Avrupa pazarı için üretenler. İkincisi Avrupa pazarında üreterek dışarı satanlar. Üçüncüsü ithalatçılar. Dördüncüsü, uluslararası düzeyde de etkin, aynı zamanda ABD uluslararası sermayesiyle ileri derecede bütünleşmiş olanlar. Kabaca bakıldığında bunlardan iç pazara üretim yapanların, güçlü talep, istikrarlı emek arzı, düşük ücretler ve AB çapında mali, kurumsal, kültürel homojenleşmeden, ithalat yapanların, güçlü bir talep, güçlü Euro, homojen bir ekonomik ortamdan; ihracat yapanların ise esas olarak düşük ücret ve esnek emek piyasası ve rekabetçi bir Euro'dan yana olacağı görülür. Çokuluslu şirketler ve finans sermayesinin ise düşük ücret, deregülasyon, özelleştirme ve esnek emek piyasasıyla mali disiplinden yana olacaklardır.
Avrupa Blokundan transatlantik bloka
Yalnızca bu dördüncü fraksiyon, salt ekonomik gücünden değil, taleplerinin birçok noktada diğerleriyle kesişmesinden dolayı da tüm diğer fraksiyonları bir araya toplama, bir blok oluşturma kapasitesine sahiptir. 1980'lerden itibaren güçlenen ve uluslararası bir nitelik kazanan medyanın ağzına sakız ettiği ''bilgi toplumu'' söylemi, post-modern entelijansıyanın ve akademik çevrelerin neo-liberal eğilimleri bu fraksiyonun blok oluşturma projesine büyük katkıda bulundu. Yüksek teknoloji sektöründeki (bilgi işlem, medya, elektronik vb..) işçi kesimleri ve toplumdaki rantiye kesim de bu bloku desteklediler.
Diğer taraftan bu blokun hegemonya projesi, ABD kaynaklı uluslararası sermaye ile olan bağlarından dolayı bir transatlantik hegemonya bloku oluşturma projesiyle de yakından ilişkiliydi. Nitekim, Avrupa Anayasası'nın reddedilmesine, ABD'de birkaç kazma neo-con dışında sevinen çıkmadı, iş çevreleri özellikle endişelerini belirttiler (Jon Buell Commondreams, 1/06; Philip H. Gordon, The New Republic, 01/06).
Gerçekten de, tüm küreselleşme şamatasına karşın ABD sermayesi esas olarak AB pazarına yönelmiş, doğrudan dış yatırımlarının dörtte üçünü 2000'den bu yana AB'ye yapmıştı. Buna karşılık, LVHM, Parmalat, Unilever, Nestle, DaimlerChrysler, Royal Deutsch, Credit Suisse, Henkel vb. çok sayıda AB şirketi, ABD şirketlerini satın almıştı (T.R Reid: The United States of Europe, 2005 Penguin). Ayrıca ABD'nin kendi küresel konumunu korumak, dünya ekonomisini yönetmek -küresel neo- liberal proje- için de, muhafazakâr Hoover Institute'ten Patrick Chamorel'in vurguladığı gibi (Christian Science Monitor, 02/06) AB'nin desteğine gereksinimi var.
Fransa ve Hollanda'da, üstelik de çok kesin sınıfsal temelde, neo-liberalizme ve ABD-İngiliz modeline bir tepki olarak şekillenen ''hayır'' oyları (David A Bell, The New Republic, 01/06) hem AB projesini neo-liberal temelde yönetmeye çalışan sermaye fraksiyonunu hem de onun transatlantik ittifakını çok tedirgin etti. Buna karşılık, anayasa tartışmaları Avrupa emekçi sınıflarına ortak bir mücadele platformu oluşturma, dolayısıyla AB çapında şekillenen sermayeye karşı AB çapında bir tepki süreci başlatma olasılığı yarattı. Bu yüzden AB yönetici eliti şimdi ne yapacağını bilemiyor, telaşla referandum sürecini durdurmaya çalışıyor.
Ve şaşkınlar
Ne olduğunu anlayamayanların korkusuna gelince, bunlar, yıllardır neo-liberalizmin hegemonya projesini, sosyal devlete, işçi haklarına saldırıları, ''devlete, statükocu elite karşı demokrasi mücadelesi veriyoruz'' palavralarıyla destekliyorlar. Bunlar küreselleşmeye, neo-liberalizme karşı muhalefeti, ''Sağ ve sol geride kaldı'' , ''Serbest piyasa demokrasinin temelidir'' , ''Küreselleşme enternasyonalizmdir'' saçmalıklarıyla, ''Sol, tedavisi olanaksız bir hastalıktır'' , emperyalizme karşı direnenler de ulusalcı sol, demode III. dünyacılar, kendi projelerini halka dayatan Jakobenler vb.. karalamalarıyla göğüslemeye çalışıyorlar.
Şimdi, bunlar Avrupa'da halk anayasa'ya hayır demeye başlayınca, birdenbire kendilerini, dün ''statükocu'' diye eleştirdikleri devletin, Avrupa yönetici elitinin yanında, halkın demokratik iradesinin karşısında buluverdiler. Bunların bizdeki örnekleri, Avrupa elitini, anayasayı, halka sormadan doğrudan meclisten geçirmek varken, referanduma başvurmakla suçluyor, demokrasinin halkın oyuna başvurmak anlamına gelmeyeceğini, kalabalıkların cahilliğini, ''bilenlerin'' iradesini, adeta Jakobenizmi (kendi çarpıttıkları tarifiyle) savunuyorlar. Aslında, bunların kapitalist anlamda bile demokrasiyle bir ilişkileri olmadığından, ''Masa'nın'' temsilcileri, AB eliti için anayasanın oylanarak kabul edilmesinin hegemonya projesinin meşruiyeti açısından ne kadar öneme sahip olduğunu anlamıyorlar. Bunlar dün tarih bitti derken, şimdi bizzat kendi söylemlerinin tarihin dışına düştüğünü görüyor, işlevlerini artık yerine getiremediklerinin ayırdına vararak korkuyorlar.
İkinci kategoridekilerle akraba, üçüncü bir kesim daha var. Yıllardır AB kapılarında, Sertab 'ın şarkısındaki gibi ''Any way that I can'' , (Ne istersen yaparız) sızlanmalarıyla sürünen bu zavallılar, şimdi AB halkına ''Aptal n'olacak, elindekinin kıymetini bilmiyor'' diye adeta hasetle bakıyorlar.