ÜÇ MAYMUNU OYNAYANLAR! - EROL MANİSALI
17 Aralık belgesi AB'nin taleplerine yanıt veren özellikleri taşıyor. Peki biz niye seviniyoruz ki? Sevinenler Batı'nın içimizdeki uzantıları ve ''onlardan destek bekleyenler. - AB arkalarında olacak ki içimizdeki Danimarka ayakta kalabilsin. - Türkiye AB'nin ipoteği altına sokulacak ki ''içerde 80 yıllık hesabı olanlar'' işlerini yürütebilsinler. İçerdeki sanal gösteriler 70 milyonun bayramı değil, içimizdeki Danimarka'nın bayramı. Dışardakilerle birlikte bayramı, pardon Noel'i kutluyorlar... cialis coupons printable link discount prescription drug cardescitalopram i alkohol escitalopram tbl escitalopram i alkohol
Hükümetin 17 Aralık'ta, ''Türkiye'nin çıkarlarının korunduğunu'' söyleyebilmesi için şu öğelerin yerine getirilmesi gerekirdi:
1- AB'nin kesin bir giriş tarihi vererek, ''Bu tarihte Türkiye AB üyesi olacaktır'' demeliydi. Görüşmelere başlama tarihinin hiçbir anlamı yoktur. Hele içi mayın tarlasına dönmüş bir görüşme süreci dayatılmış ise...
2- Diğer adayların imzalamadığı, sadece Türkiye'ye imzalattırılan Gümrük Birliği'nin kaldırılması gerekirdi.
3- Türkiye'ye karşı ''Kopenhag kriterleri dışında getirilmiş bulunan'' siyasi dayatmalardan AB'nin vazgeçmesi gerçekleşmeliydi. Kürdistan projesinden Fener Patrikhanesi'ne kadar uzanan geniş liste, AB'nin Türkiye'ye karşı ''düşmanca bir politika izlediğini'' ortaya koymaz mı?
Bu üç temel sorunu ortadan kaldırmadan sadece görüşmelere başlama tarihi alınmasının bir tek anlamı vardır. Görüşmeler ''bu üç esas bozukluk üzerine kurulmuştur'' . Bu bozuklukların sürmesi ve derinleştirilmesi görüşmelerin asıl amacını oluşturuyor.
Görüşme mekanizmalarının tek yanlı ve Türkiye aleyhine kurulmuş olması AB'nin amacına ulaşmasını kolaylaştırıyor.
- AB hiçbir yükümlülük altına girmiyor, oysa Türkiye yükümlülük altında ve tek yanlı bağlanmış. İktisadi olarak sürekli kaybeden tarafta bulunuyor.
- Görüşmeler AB tarafından her zaman kesilebilir ve yeni koşullar getirilebilir.
- Görüşmelerden sonra AB, ''ben oturup yeniden karar vereceğim'' diyor.
- ''Hayır'' diyebilmek için de her türlü düzenlemeyi getiriyor.
'Kapatma' düzeni...
Bu net bir ''kapatma düzeni'' dir. 20-30 yıl kuma olarak tuttuktan sonra nikâhtan vazgeçtim diyebiliyor. ''Nikâh olmasa da kumalık sürecek'' koşulunu bile getiriyor. Görüşmeler kesilir veya sonuç alınamaz ise ilişkiler ulaştığı en güçlü düzeyde tutulur demek bu anlama gelmez mi?
''Yeni yollar aranır'' demek, ''nikâh dışı birliktelik'' değil mi?
AB ile mevcut tek yanlı ilişki düzenimiz ve 17 Aralık'ta AKP hükümetinin kabul ettiği AB kararı Türkiye'yi şu sonuca götürüyor: AB'nin içine alınmadan, onun himayesi altına sokulmuş ve çözüştürülmüş bir Türkiye.
Şimdi sorularımızı sormaya başlayalım:
1) Bütün bunlar Türkiye'de demokrasinin daha iyi işlemesi anlamına gelir mi? Sömürgeleşen ve parçalanan bir ülkede demokrasi gelişir mi? Batı emperyalizminin denetimi altına aldığı ülkelerde demokrasi görülmüş mü?
2) Yukarıda özetlenen gelişmelerin Türk işçisine, köylüsüne, memuruna, esnafına, ulusal iş çevrelerine bir faydası olur mu?
Yoksa, ''en iyi gelişme sömürgeleşmektir'' anlayışında anlaşıp 70 milyonu satılığa mı çıkarmamız gerekiyor!
3) Dikkat edilirse AB yalnızca bireysel, etnik ve dinsel öğelere ağırlık veriyor. Toplumsal ve toplumcu öğelerin gelişmesini istemiyor. Köylüsüne 2005'te 43 milyar Euro destek veriyor. Ticarette ve sanayide ''korumacı'' politika izliyor. Bize ise ''liberal politikaları'' dayatıyor.
Türkiye'nin, ''kendisi gibi'' olmasını istemiyor. Himayesi altına alınmış bir arka bahçe istiyor.
17 Aralık belgesi AB'nin taleplerine yanıt veren özellikleri taşıyor. Peki biz niye seviniyoruz ki? Sevinenler Batı'nın içimizdeki uzantıları ve ''onlardan destek bekleyenler'' .
- AB arkalarında olacak ki içimizdeki Danimarka ayakta kalabilsin.
- Türkiye AB'nin ipoteği altına sokulacak ki ''içerde 80 yıllık hesabı olanlar'' işlerini yürütebilsinler.
İçerdeki sanal gösteriler 70 milyonun bayramı değil, içimizdeki Danimarka'nın bayramı. Dışardakilerle birlikte bayramı, pardon Noel'i kutluyorlar...