Siyaset19 Ağustos 2004 00:00
Osman Metin Öztürk: Yabancılara Taşınmaz Mal Satışı
Vatandaşları Türkiye’nin belliyörelerinde taşınmaz mal edinmiş devletlerin, bir süresonra, sözde bu vatandaşlarına sahip çıkma adına,Ankara’ya müdahale edip, bazı şeylerin yapılmasınıveya yapılmamasını talep edebilirler mi? Ve Türkiye'detaşınmaz mal edinen yabancılar ve bunlarla ilgilitalepler, Ankara’ya karşı kullanılan birer diplomasiaracına dönüşebilir mi?
YABANCILARA TAŞINMAZ MAL SATIŞININ GÜNDEME GELMEYEN
BOYUTU
Üyesi olduğum/yapıldığım değişik gruplardan gelen
mesajlardan, Türkiye’de yabancılara taşınmaz mal
satışı ile ilgili olanların sayısı giderek artıyor. Bu
konuda görüşlerini, yorum ve değerlendirmelerini
başkalarıyla paylaşan herkese teşekkür ediyorum. Konu
önemli.
Başka ülkelerden örnekler vererek yabancıların
Türkiye’de taşınmaz mal edinmesine karşı çıkılmasının
doğru olmadığı yolunda görüş beyan edenlerin, bana
göre, o ülkeler ile Türkiye’nin koşullarının örtüşüp
örtüşmediğine bakmalarında yarar olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’nin jeopolitiği dikkate alınmadan veyahut;
Türkiye ile Belçika’nın, İspanya’nın veya İskandinav
ülkelerinin jeopolitiği bir/aynı tutularak konuya
yaklaşılması doğru değildir. Yine o ülkelerin
potansiyeli ile, her şeye rağmen Türkiye’nin
potansiyeli dikkate alınmadan yapılan değerlendirmeler
de doğru olmayacaktır. Türkiye, güçlü, önü açık ve
istikbali olan bir ülkedir. Ciddi bir bölgesel güç
olma potansiyeli vardır. Bu potansiyelini iyi
kullanabilir ise, uluslar arası politikanın genelinde
de hatırı sayılır bir güç olabilecek bir durum ve
konumdadır.
Türkiye’nin belirli bölgelerinde, yıllardır, sistemli
ve örtülü bir şekilde, toprak/nüfus dengesinin,
Türkiye’nin aleyhine olarak değiştirilmeye çalışıldığı
bilinmektedir. İlgili mevzuatta değişiklik yapılmadan
önce, örtülü bir şekilde yürütüldüğü varsayılan bu tür
maksatlı politikaların, değişiklikten sonra artması ve
bunun da bu şekilde kamuoyuna yansıması ve gündeme
oturması kaçınılmazdır. Dolayısıyla, yaşananlar yeni
ortaya çıkmış değildir. Ancak, mevcut siyasal
iktidarın yaptığı düzenleme, bu işi hukuksal bir
zemine taşımak suretiyle, bir anlamda bu işin önünü
açmıştır.
Bu koşullarda, Birileri Türkiye Cumhuriyeti’ni
içeriden ve dışarıdan çökertmeye çalışırken, bu
devletin bir vatandaşı ve bu milletin bir ferdi
olmaktan gurur duyanların da bunun karşısında vaziyet
almalarından daha doğal bir şey olamaz.
Bunlar, yaşananların bir boyutunu oluşturur.
Yabancılara taşınmaz mal satışının hukuksal açıdan
temellendirilmiş olması, belki taşınmaz mal edinmeye
çalışanlar açısından ve bu işin bürokrasisi açısından
sorunu çözmüş olabilir. Ancak, yapılan hukuksal
düzenleme, yabancılara taşınmaz mal satışına, milli ve
coğrafi bütünlük açısından bakanların gözünde, bu
konudan duyulan endişeyi daha da artırmıştır. Başka
bir ifade ile, yasal düzenleme, yabancılar açısından
sorunu çözerken, diğer tarafta sorunun ağırlaşmasına
neden olmuştur.
Çünkü, işin başka boyutları da vardır.
Bu başka boyutlara bakarken, ortalama/yaklaşık son 20
yıldır, uluslar arası politikada öne çıkan bir olguya
dikkat çekmek gerekir. Bu olgu da şudur: demokrasi,
insan hakları, temel haklar ve özgürlükler gibi
evrensel ilke ve değerlerin, ülkelerin iç işlerine
karışmada bir araç olarak kullanıldığı, yani istismar
edildiğidir. Bu konuda, ABD merkezli çok sayıda örnek
verilebilir.
Batılı ülkelerin hemen hepsinde, mülkiyet hakkı,
kişilerin en temel hakları arasında sayılmaktadır.
Aynı şekilde, seçme ve seçilme hakkı da, kişilerin
sahip olduğu en temel siyasal haklar arasında yer
alır. Bunlar, Türkiye’nin yürürlükteki anayasasında da
bu şekilde geçmektedir.
Bunları belirttikten sonra, acaba şunları
düşünebiliyor muyuz? Vatandaşları Türkiye’nin belli
yörelerinde taşınmaz mal edinmiş devletlerin, bir süre
sonra, sözde bu vatandaşlarına sahip çıkma adına,
Ankara’ya müdahale edip, bazı şeylerin yapılmasını
veya yapılmamasını talep edebilirler mi? Ve Türkiye'de
taşınmaz mal edinen yabancılar ve bunlarla ilgili
talepler, Ankara’ya karşı kullanılan birer diplomasi
aracına dönüşebilir mi?
Bir adım daha ileriye gideyim; belli bir bölgede
taşınmaz mal edinmek suretiyle, belli bir çoğunluğa
gelen yabancılar, hep yönetilen durumunda olmaktan
sıkılıp, yerel yönetime katılmak istemezler mi?
Taşınmaz mal maliki sıfatıyla, Türk vatandaşları ile
aynı yükümlülükleri yerine getiren yabancıların, yerel
yönetimlere ilişkin seçimlerde, seçme ve seçilme
hakkına sahip olmak istemeyecekleri düşünülebilir mi?
Kıbrıs’ta Annan Belgesi ile bu konu gündeme gelmiş ve
bu konu, bu belgeye karşı olanların dayandığı temel
argümanlardan biri olmuştur. Kuzeye, yani mallarının
başına geçecek Rumların, seçme ve seçilme haklarından
yoksun olmayı kabul edebilecekleri düşünülebilir mi?
Annan Belgesine Rum tarafından çıkan hayır oylarının
gerisindeki düşüncelerden biri de, bu olmuştur. Türk
tarafının belgeye evet demesinden hemen sonra, uluslar
arası kamuoyu da istismar edilmek(kullanılmak)
suretiyle, kuzeye geçecek Rumlar’ın siyasal haklarının
önündeki bu engelin kısa sürede anlamını yitireceği
değerlendirilmiştir. Örneğin, AB makamlarının, bu
engeli görmezden geleceği veya Rumların bu engeli
ortadan kaldırmak için AB’yi kullanmayacağı
düşünülebilir mi?
Başka bir örnek te, bir dönem, ABD’nin Türkiye’ye
yaptığı askeri ve ekonomik yardımı bağladığı
koşullardır; “benim verdiğim silah ve teçhizatı, Doğu
ve Güneydoğu Anadolu’da terörle mücadelede
kullanmayacaksın” veya, aynı şekilde, “benim verdiğim
ekonomik yardımın bir kısmını, Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’da insan hakları iyileştirmeleri için
kullanacaksın.”Bunları Ankara’ya söyleyebilenlerin,
yarın Türkiye’de taşınmaz mal edinmiş kendi
vatandaşları için daha fazlasını istemeyecekleri ve bu
vatandaşlarını kendilerinin bölgesel politikalarında
bir araç olaark kullanmayacakları düşünülebilir mi?
Yabancıların taşınmaz mal edinmesi konusundaki güncel
tartışmalar bunları çağrıştırıyor.
Ayrıca, mevcut siyasal iktidarın Kamu Yönetimi Reformu
ve Yerel Yönetimler Reformu olarak hazırladığı
düzenlemelerin, “taşınmaz malların yönetimi konusunda
yerel yönetimlere nasıl bir yetki verdiği ve ne
getirdiği” noktai nazarından, özellikle gözden
geçirilmesinde yarar vardır. Son günlerde arka arkaya
basına yansıyan, Van, Diyarbakır ve Hakkari
illerindeki bazı yerel yönetim birimlerinin izlediği
siyaset dikkate alınınca, yukarıda değinilen
yabancılara taşınmaz mal satışı ile ilgili boyutun,
daha endişe verici olabileceği sonucuna
ulaşılmaktadır.
Yabancılara taşınmaz mal satışının devam etmesi,
bununla bağlantılı endişelerin güçlenerek devam
etmesine yol açacaktır.
Bu arada, www.habusulu.com sitesinin, “ilgilenenlere…”
köşesinde, aylar önce bir hususa değinmiştim, o da
hala düşündürücü bir olgu olarak bir kenarda duruyor.
Doğu ve Güneydoğuda dün ciddi yatırıma yönelen, Türk
özel sektörünün önde gelen bazı kişi ve kurumlarının,
birdenbire bu bölgelerdeki yatırımlarını tasfiye
etmeleri o zaman ilginç bulunmuştu. İşin daha ilginç
yanı, bu tasfiyeyi yapanların, tasfiye ile elde
ettikleri parayı yatırıma dönüştürdüklerine ilişkin
hiçbir emarenin kamuoyuna yansımamasıydı. Satıyorlar,
ellerine para geçiyor, ancak yeni yatırım yok. Yatırım
ve ülke sevdalısı gözüken bu kişi ve kurumların, bu
davranışı, o zaman bana hakikaten ilginç gelmişti. Ve,
acaba paraları yurt dışına mı kaçırıyorlardı? Öyle
ise, niye? diye düşünmüştüm. Bugünlerde, basına
yansıyan iş adamlarının “dünya turları” da, acaba bu
bağlamda görülebilir mi? diye, şimdi de bunu
düşünmeden edemiyorum. Ve bütün bunlar, yabancılara
taşınmaz mal satışı ile birlikte, ne anlam ifade
ediyor?
İlgilenenlerin bilgilerine saygı ile sunarım.
Osman Metin Öztürk
BOYUTU
Üyesi olduğum/yapıldığım değişik gruplardan gelen
mesajlardan, Türkiye’de yabancılara taşınmaz mal
satışı ile ilgili olanların sayısı giderek artıyor. Bu
konuda görüşlerini, yorum ve değerlendirmelerini
başkalarıyla paylaşan herkese teşekkür ediyorum. Konu
önemli.
Başka ülkelerden örnekler vererek yabancıların
Türkiye’de taşınmaz mal edinmesine karşı çıkılmasının
doğru olmadığı yolunda görüş beyan edenlerin, bana
göre, o ülkeler ile Türkiye’nin koşullarının örtüşüp
örtüşmediğine bakmalarında yarar olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’nin jeopolitiği dikkate alınmadan veyahut;
Türkiye ile Belçika’nın, İspanya’nın veya İskandinav
ülkelerinin jeopolitiği bir/aynı tutularak konuya
yaklaşılması doğru değildir. Yine o ülkelerin
potansiyeli ile, her şeye rağmen Türkiye’nin
potansiyeli dikkate alınmadan yapılan değerlendirmeler
de doğru olmayacaktır. Türkiye, güçlü, önü açık ve
istikbali olan bir ülkedir. Ciddi bir bölgesel güç
olma potansiyeli vardır. Bu potansiyelini iyi
kullanabilir ise, uluslar arası politikanın genelinde
de hatırı sayılır bir güç olabilecek bir durum ve
konumdadır.
Türkiye’nin belirli bölgelerinde, yıllardır, sistemli
ve örtülü bir şekilde, toprak/nüfus dengesinin,
Türkiye’nin aleyhine olarak değiştirilmeye çalışıldığı
bilinmektedir. İlgili mevzuatta değişiklik yapılmadan
önce, örtülü bir şekilde yürütüldüğü varsayılan bu tür
maksatlı politikaların, değişiklikten sonra artması ve
bunun da bu şekilde kamuoyuna yansıması ve gündeme
oturması kaçınılmazdır. Dolayısıyla, yaşananlar yeni
ortaya çıkmış değildir. Ancak, mevcut siyasal
iktidarın yaptığı düzenleme, bu işi hukuksal bir
zemine taşımak suretiyle, bir anlamda bu işin önünü
açmıştır.
Bu koşullarda, Birileri Türkiye Cumhuriyeti’ni
içeriden ve dışarıdan çökertmeye çalışırken, bu
devletin bir vatandaşı ve bu milletin bir ferdi
olmaktan gurur duyanların da bunun karşısında vaziyet
almalarından daha doğal bir şey olamaz.
Bunlar, yaşananların bir boyutunu oluşturur.
Yabancılara taşınmaz mal satışının hukuksal açıdan
temellendirilmiş olması, belki taşınmaz mal edinmeye
çalışanlar açısından ve bu işin bürokrasisi açısından
sorunu çözmüş olabilir. Ancak, yapılan hukuksal
düzenleme, yabancılara taşınmaz mal satışına, milli ve
coğrafi bütünlük açısından bakanların gözünde, bu
konudan duyulan endişeyi daha da artırmıştır. Başka
bir ifade ile, yasal düzenleme, yabancılar açısından
sorunu çözerken, diğer tarafta sorunun ağırlaşmasına
neden olmuştur.
Çünkü, işin başka boyutları da vardır.
Bu başka boyutlara bakarken, ortalama/yaklaşık son 20
yıldır, uluslar arası politikada öne çıkan bir olguya
dikkat çekmek gerekir. Bu olgu da şudur: demokrasi,
insan hakları, temel haklar ve özgürlükler gibi
evrensel ilke ve değerlerin, ülkelerin iç işlerine
karışmada bir araç olarak kullanıldığı, yani istismar
edildiğidir. Bu konuda, ABD merkezli çok sayıda örnek
verilebilir.
Batılı ülkelerin hemen hepsinde, mülkiyet hakkı,
kişilerin en temel hakları arasında sayılmaktadır.
Aynı şekilde, seçme ve seçilme hakkı da, kişilerin
sahip olduğu en temel siyasal haklar arasında yer
alır. Bunlar, Türkiye’nin yürürlükteki anayasasında da
bu şekilde geçmektedir.
Bunları belirttikten sonra, acaba şunları
düşünebiliyor muyuz? Vatandaşları Türkiye’nin belli
yörelerinde taşınmaz mal edinmiş devletlerin, bir süre
sonra, sözde bu vatandaşlarına sahip çıkma adına,
Ankara’ya müdahale edip, bazı şeylerin yapılmasını
veya yapılmamasını talep edebilirler mi? Ve Türkiye'de
taşınmaz mal edinen yabancılar ve bunlarla ilgili
talepler, Ankara’ya karşı kullanılan birer diplomasi
aracına dönüşebilir mi?
Bir adım daha ileriye gideyim; belli bir bölgede
taşınmaz mal edinmek suretiyle, belli bir çoğunluğa
gelen yabancılar, hep yönetilen durumunda olmaktan
sıkılıp, yerel yönetime katılmak istemezler mi?
Taşınmaz mal maliki sıfatıyla, Türk vatandaşları ile
aynı yükümlülükleri yerine getiren yabancıların, yerel
yönetimlere ilişkin seçimlerde, seçme ve seçilme
hakkına sahip olmak istemeyecekleri düşünülebilir mi?
Kıbrıs’ta Annan Belgesi ile bu konu gündeme gelmiş ve
bu konu, bu belgeye karşı olanların dayandığı temel
argümanlardan biri olmuştur. Kuzeye, yani mallarının
başına geçecek Rumların, seçme ve seçilme haklarından
yoksun olmayı kabul edebilecekleri düşünülebilir mi?
Annan Belgesine Rum tarafından çıkan hayır oylarının
gerisindeki düşüncelerden biri de, bu olmuştur. Türk
tarafının belgeye evet demesinden hemen sonra, uluslar
arası kamuoyu da istismar edilmek(kullanılmak)
suretiyle, kuzeye geçecek Rumlar’ın siyasal haklarının
önündeki bu engelin kısa sürede anlamını yitireceği
değerlendirilmiştir. Örneğin, AB makamlarının, bu
engeli görmezden geleceği veya Rumların bu engeli
ortadan kaldırmak için AB’yi kullanmayacağı
düşünülebilir mi?
Başka bir örnek te, bir dönem, ABD’nin Türkiye’ye
yaptığı askeri ve ekonomik yardımı bağladığı
koşullardır; “benim verdiğim silah ve teçhizatı, Doğu
ve Güneydoğu Anadolu’da terörle mücadelede
kullanmayacaksın” veya, aynı şekilde, “benim verdiğim
ekonomik yardımın bir kısmını, Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’da insan hakları iyileştirmeleri için
kullanacaksın.”Bunları Ankara’ya söyleyebilenlerin,
yarın Türkiye’de taşınmaz mal edinmiş kendi
vatandaşları için daha fazlasını istemeyecekleri ve bu
vatandaşlarını kendilerinin bölgesel politikalarında
bir araç olaark kullanmayacakları düşünülebilir mi?
Yabancıların taşınmaz mal edinmesi konusundaki güncel
tartışmalar bunları çağrıştırıyor.
Ayrıca, mevcut siyasal iktidarın Kamu Yönetimi Reformu
ve Yerel Yönetimler Reformu olarak hazırladığı
düzenlemelerin, “taşınmaz malların yönetimi konusunda
yerel yönetimlere nasıl bir yetki verdiği ve ne
getirdiği” noktai nazarından, özellikle gözden
geçirilmesinde yarar vardır. Son günlerde arka arkaya
basına yansıyan, Van, Diyarbakır ve Hakkari
illerindeki bazı yerel yönetim birimlerinin izlediği
siyaset dikkate alınınca, yukarıda değinilen
yabancılara taşınmaz mal satışı ile ilgili boyutun,
daha endişe verici olabileceği sonucuna
ulaşılmaktadır.
Yabancılara taşınmaz mal satışının devam etmesi,
bununla bağlantılı endişelerin güçlenerek devam
etmesine yol açacaktır.
Bu arada, www.habusulu.com sitesinin, “ilgilenenlere…”
köşesinde, aylar önce bir hususa değinmiştim, o da
hala düşündürücü bir olgu olarak bir kenarda duruyor.
Doğu ve Güneydoğuda dün ciddi yatırıma yönelen, Türk
özel sektörünün önde gelen bazı kişi ve kurumlarının,
birdenbire bu bölgelerdeki yatırımlarını tasfiye
etmeleri o zaman ilginç bulunmuştu. İşin daha ilginç
yanı, bu tasfiyeyi yapanların, tasfiye ile elde
ettikleri parayı yatırıma dönüştürdüklerine ilişkin
hiçbir emarenin kamuoyuna yansımamasıydı. Satıyorlar,
ellerine para geçiyor, ancak yeni yatırım yok. Yatırım
ve ülke sevdalısı gözüken bu kişi ve kurumların, bu
davranışı, o zaman bana hakikaten ilginç gelmişti. Ve,
acaba paraları yurt dışına mı kaçırıyorlardı? Öyle
ise, niye? diye düşünmüştüm. Bugünlerde, basına
yansıyan iş adamlarının “dünya turları” da, acaba bu
bağlamda görülebilir mi? diye, şimdi de bunu
düşünmeden edemiyorum. Ve bütün bunlar, yabancılara
taşınmaz mal satışı ile birlikte, ne anlam ifade
ediyor?
İlgilenenlerin bilgilerine saygı ile sunarım.
Osman Metin Öztürk