AB3 Mayıs 2005 00:00

AVRUPA, AHLAK, HUKUK VE LÜKS

Dünya’nın en önemli jeopolitik merkezlerinden birinde, kurtlar sofrasının tam ortasında, tarihte hep önemli bir rol oynamış bir coğrafyada oturan Türkiye, Avrupa’nın kendisiyle oynadığı hukuk ve ahlak dışı oyunu görmüyor mu? Görmemesi mümkün değil!Peki, Türkiye’nin, kendi aleyhine işleyen bir AB oyalamasına daha uzun süre katlanma lüksü olabilir mi? O da olamaz, çünkü, hiçbir devlet, göz göre göre, uzun süre kendini ve milletini soydurmaz ve aşağılatmaz. Aksi halde devletle milletin arası bozulur ki bu devlete de millete de hayırlı olmaz.

Yazıma, Aime Cesaire’den, Avrupa uygarlığı ile ilgili bir alıntıyla başlayayım.
“Kendi işleyişinin ortaya çıkardığı sorunları çözme yeteneğinden yoksun olan bir uygarlık, bozulmuş (dekaden) bir uygarlıktır.
Önemli sorunları karşısında gözlerini yuman bir uygarlık, hasta bir uygarlıktır.
Kendi koyduğu prensiplerden hileler yaparak kaçan bir uygarlık, ölmekte olan bir uygarlıktır.
Akıl ve vicdan ile kendisine sınırları gösterilmeye çalışılan bu Avrupa, kendini haklı çıkaracak durumda değildir ve sürekli ikiyüzlülüğe sığınmaktadır...” (Aime Cesaire,  Kolonializm Üzerine, Berlin, 1955, s. 5-6).

Cesaire, hangi Avrupa’dan bahsediyor acaba? Bay Momper gibilerin ve onlara çömezlik edenlerin Avrupasından. Günümüzün en büyük Alman tarihçisi Hans Ulrich Wehler’den geçen hafta yaptığım bir alıntıda sözü edilen Avrupa’dan. Şöyle diyordu, tarihçilerin duayeni:
“O zamanki adı >Doğu Sorunu< olan Osmanlı İmparatorluğu’nun erozyonuyla ilgili olarak yargıda bulunan Bismarck, (Almanya’nın Osmanlı’yla ilişkilerini kastederek), bir devletin, kendi çıkarları dışında hareket etme lüksü olmadığını söylemiştir. Avrupalı olmayan, Müslüman bir büyük devletin alınmasıyla, Avrupa Birliği’ne öldürücü darbenin vurulması, Almanya’nın, hele hele Avrupa’nın hassas çıkarlarıyla bağdaşıyor mu?” (Die Zeit, 12.9.2002).
Burada, Prof. Wehler’in söylemek istediği şudur: “Bir ülkenin (Almanya’nın veya Avrupa’nın) çıkarları sözkonusu olunca, ahlak-mahlak, hukuk-mukuk lüks kavramlardır. Almanya (Bismarck), nasıl ki Hasta Adam Osmanlı’ya acımamış, onun yıkılışından mümkün olan en büyük payı almayı Alman çıkarlarına uygun görmüşse, bugün, Avrupa Birliği, Türkiye’ye karşı benzer bir politika uygulamalıdır. Türkiye’yi çıkarlarımız doğrultusunda kullanalım, ama, anlaşmalar, hukuk, ahlak gibi kavramlara saplanarak ona asla eşit muamele etme lüksüne kapılmayalım...”
Yalnızca büyük Alman tarihçisi Prof. Wehler değil, Papa Ratzinger de böyle düşünür, istisnalar dışında diğer marjinal Avrupalı politikacılar ve enteller de...
*
Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinin geneline bakarsak, birbirine bağlı iki ana eksen görürüz.
Birincisi, Türkiye’nin, Gümrük Birliği ile tek taraflı olarak AB’nin açık pazarı (Absatzmarkt) haline getirilmiş olmasıdır. Bu anlaşmayla, AB Türkiye’den istediğini almaktadır. Artık onun açısından Türkiye’yi tam üye yapmak, Türkiye’den aldıklarının bir kısmını Türkiye’ye geri vermesi anlamına gelecektir. Hans Ulrich Wehler veya diğer Avrupa ideologları böyle bir “eşitlik ve dürüstlük lüksü”ne razı olurlar mı? Olmazlar tabii. Öte yandan, Türkiye kendisinden istenen tüm şartları yerine getirse – ki bunların içinde Sevr’i hortlatacak “dokundurmalar” mevcuttur – elleri ayakları tutuşacak, öne sürülecek yeni şartlar bulacaklar veya eskilerini keskinleştireceklerdir. Bilindiği gibi bunlar, “Kürt sorunu”nu bırakır, “Ermeni sorunu” diyerek Türkiye’ye deli gömleği giydirmeye çalışırlar. Onu bırakıp veya onunla birlikte, yine “Kıbrıs sorunu”ndan, “Ege sorunu”ndan bahsederler ve bunlar yetmezse, Türkiye’nin kendi milli varlığını yok etmesine yol açacak yeni teleplerde bulunurlar. Diyelim Türkiye hepsini halletse, daha sonra “Pontus sorunu”, “Türk kızlarına erkek mezalimi sorunu”, “insan hakları sorunu”, “kadın hakları sorunu”, “dinsel ve etnik azınlık hakları sorunu”, “Türkiye’yle Avrupa arasındaki kültür farkı sorunu”, “oruç tutma, kurban kesme sorunu”... gündeme gelebilir.
Peki, verilen sözler, anlaşmalar, hukuk, ahlak?
Avrupa real politikası maddi değerlere bakar, öyle hukukmuş, ahlakmış, verilen sözlermiş... bunlara bakarak, kendi ekonomik çıkarlarını zedeleyecek bir lüks davranışa yönelmez...
İkinci eksen, olgunun Türkiye boyutudur. Burada iki soru vardır. İlki şudur: Türkiye neden böylesine hukuk ve ahlak dışı, ikiyüzlü edimlerde bulunan bir birliğe girmeye çalışıyor? Bu soruyu burada cevapsız bırakıyorum. İkinci soru da şudur: Dünya’nın en önemli jeopolitik merkezlerinden birinde, kurtlar sofrasının tam ortasında, tarihte hep önemli bir rol oynamış bir coğrafyada oturan Türkiye, Avrupa’nın kendisiyle oynadığı hukuk ve ahlak dışı oyunu görmüyor mu? Görmemesi mümkün değil!
Peki, Türkiye’nin, kendi aleyhine işleyen bir AB oyalamasına daha uzun süre katlanma lüksü olabilir mi? O da olamaz, çünkü, hiçbir devlet, göz göre göre, uzun süre kendini ve milletini soydurmaz ve aşağılatmaz. Aksi halde devletle milletin arası bozulur ki bu devlete de millete de hayırlı olmaz.
AB, Türkiye’ye yönelik bölücü terörü destekleyerek, Türkiye’deki laik ve üniter ulus devletini zayıflatıp yıkmaya çalışan Şeriatçı İslamı koruyup besleyerek, Kıbrıs Rum Kesimi’ni adanın tek temsilcisi sayarak, ve son olarak da Türkiye’ye Avrupa’da soykırımcı ve gaddar gözüyle bakılmasını sağlamak amacıyla sözde Ermeni soykırımı iddialarını yayarak... Türkiye’yi aşağılamıştır, aşağılamaktadır.
Türkiye’nin böyle bir muameleye, aşağılanmaya daha fazla tahammül etme lüksü yoktur.
Peki, Avrupa’nın Türkiye’ye karşı, ikiyüzlü, çifte standartlı, ahlak ve hukuk dışı tavrını sürdürme “lüks”ü var mıdır?
Mehmet ŞEKEROĞLU     03.05.05