AB5 Nisan 2005 00:00

Özal bizi olmayan gümrük birliğine soktu

AKŞAM gazetesi Erol Manisalı'ya alışılmış mülakat formatının dışına taşarak sorular yöneltti. Manisalı da AKŞAM'ın sorularına iktisadi, siyasi, bürokratik, askeri boyutlarıyla cevap verdi.coupons for cialis 2016 coupons for prescription drugs prescription drug cardssymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenaclaritin mazilo claritin tablete claritin mazilocialis walgreen coupon cheap cialis cialis coupon

AB'ye muhalif biri olarak gösteriliyorsunuz. AB'ye karşı mısınız?

·  AB'ye tabii ki karşı değilim. Bir ülkeye, bir ilkeler topluluğuna veya bir birliğe karşı olunmaz. Benim karşı olduğum şey, Türkiye - AB ilişkilerindeki bozukluklar ve tek yanlı ilişkilerdir. Ben Türkiye'nin tek yanlı bağlanmasına karşıyım; Türkiye'nin oyalanmasına karşıyım; Türkiye'nin bekleme odasında iğfal edilmesine, aldatılmasına karşıyım.

Benim ortaya koyduğum bu aksaklıkları örtmek isteyenler, 'Erol Manisalı AB'ye karşı' diyerek, insanların akılcı düşünmesini önlüyorlar. 'O nasıl olsa karşı, Avrupa ağzıyla kuş tutsa o yine karşı çıkacak' diyerek, tek yanlı bağlanmanın getireceği tehlikeleri gizlemeye gayret ediyorlar. Dolayısıyla beni AB'ye karşı gibi gösterenlerin amacı başka; onlar bu tür saptamalarla başka şeyleri örtmeye çalışıyorlar.

Erol Manisalı olarak sizin, 'AB ile ilişkileri değerlendirirken belirli bir duruşunuz; belirli bir çizginiz var; bu çizgi en baştan beri böyle miydi? Mesela 1970'li, 1980'li senelerde Avrupa - Türkiye ilişkilerine nasıl yaklaşıyordunuz? Sizde değişiklik oldu mu? Yoksa o gün de, bugün gibi mi bakıyordunuz?

·  Benim Türkiye - Avrupa ilişkileri üzerindeki değerlendirmelerim, kuşkusuz ilişkilerin seyrine bağlı olarak değişme gösterdi. Ancak, bende değişmeyen bir tek şey oldu; Türkiye -Avrupa ilişkilerinde, 'karşılıklık ilkesini esas alarak' baktım; iktisadi ve siyasi çıkarlar bu ilişkilerde dengelenmeliydi. Avrupa, tek yanlı dayatmalarda bulunmamalıydı. Bu tür dayatmalar Türkiye tarafından reddedilmeliydi.

O zamanki adı Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) idi; 1970'de AET ile imzaladığı Katma Protol oldukça dengeliydi ve karşılıklı çıkarları koruyordu. Başlıca şu koşulları vardı;

1) 1986 yılına kadar işgücü dolaşımı tamamen serbest hale getirilecekti, bu öngörülüyordu.

2) Sermayenin ve hizmetlerin dolaşımı kademe kademe serbest olacaktı.

3) Mallar 12 yıllık ve 22 yıllık listeler olarak düzenlenmişti; 1994'ün sonuna kadar mal hareketlerinde bütünleşme yavaş yavaş tamamlanacaktı.

Katma Protokol ile 22 yılda malların, hizmetlerin, sermayenin ve işgücünün doşamının gerçekleştirilmesinin amacı şuydu: O tarihte Türkiye'nin AB'ye tam üye yapılması amacı için Katma Protokol'ün koşulları yerine getirilecekti.

Ben 1970'li yıllarda yazdığım çok sayıda makalede, Katma Protokol'ün hükümlerinin karşılıklı çıkarları koruyacak şekilde uygulanmasını savundum. Çizgim o doğrultudaydı, eğer sormak istediğiniz buysa.

Yani, AB ile ilişkilerin gelişmesini mi savundunuz?

·  İlişkilerin, 'karşılıklı çıkarları koruyacak şekilde' gelişmesini savundum. 1986 yılına kadar işgücü dolaşımı tamamen serbest olacaktı, diğer unsurlar da tamamlanacak ve Türkiye tek yanlı bağlanmadan tam üye olacaktı. Öngörülen buydu.

1990'lı yıllarda ne oldu? Sovyetler Birliği'nin dağılması, Türkiye- Avrupa ilişkilerini nasıl etkiledi? Bir de, reddedilen üyelik başvurumuz var.

·  1980'li yılların sonu Türkiye-Avrupa ve Türkiye-Batı ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. Sovyetler Birliği dağılıyordu ve Türkiye biraz da 'ortada kalmıştı.' Avrupa 1992'deki Maastrich Zirvesi'ne hazırlanıyordu. Geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri kurulacaktı. Ve Türkiye'ye, Avrupa Birleşik Devletleri içinde yer verilmeyecekti.

Bu nedenle 1987'de Turgut Özal'ın yaptığı tam üyelik başvurusu, hiçbir gerekçe gösterilmeden 1989 Nisanı'nda AB tarafından reddediliyordu. Aynı gün Başbakan Turgut Özal, 'Avrupa bizi tam üye yapmasa da Gümrük Birliği'ne gireceğiz' diyordu. Oysa ortada bir gümrük birliği yoktu. Biz olmayan bir gümrük birliğine girecektik. Soğuk Savaş sonrasında Avrupa Türkiye'yi artık içine almak istemiyordu. Turgut Özal'ın yaklaşımı ise tek yanlı bağlanmanın temellerini atıyordu.

Biz 6 Mart 1995'te gümrük birliğine girmedik mi? Nasıl olur? Siz ise gümrük birliği yok diyorsunuz, bunu anlayamadım.

·  Evet, ortada 'ayrı bir gümrük birliği yoktur.' Gümrük Birliği kurumu diye, imzalanıp içine girilecek bir gümrük birliği yok. Gümrük Birliği'ne bizden önce giren var mı? Yunanistan mı, İspanya mı, Polonya mı hangisi girmiş? Hiçbiri. AB'ye girilir, tam üye olunur. AB'ye tam üye olduğunuz zaman onun sosyal politikalarına, tarım politikalarına, dış ticaret ve gümrük politikalarına ve uygulamalarına da girersiniz. Öyle Türkiye gibi, hem dışarıda olacaksınız; hem de gümrük birliğine gireceksiniz.

AB dışında iken 'AB'nin gümrük birliği kurallarına uymak' demek; AB'ye tek yanlı bağlanmak demektir. Türkiye 6 Mart 1995'te, 'ileride de tam üye yapılmayacağı AB'ye tek yanlı bağlansın diye' gümrük birliğine sokulmuştur. Bu bir özel statüdür.

Yalan söylemiş olmayalım; Türkiye'den başka 'gümrük birliği yükümlülüklerine uymayı kabul eden' bazı minyatür devletler yok değil; örneğin Andora, örneğin San Marino. Bunlar 30 bin, 35 bin nüfuslu kasaba devletlerdir. Bunlar AB'ye bir mantar paraziti gibi yapışmayı kabullenmişlerdir. Brüksel'in yönetmesini gönüllü olarak kabullendiler.

Görüşlerinizi ne değiştirdi? Niye daha farklı bir tutum içine girdiniz?

·  Çünkü Avrupa ülkeleri Türkiye ile ilişkilerini tek yanlı bir zemine doğru sürüklemeye başladılar. Kendi çıkarlarına olan ticaret liberalizasyonunu esas aldılar; işgücü dolaşımının serbestleşmesi yok dediler. 1985'te, Katma Protokol'un öngördüğü, '1986 yılına kadar Türk işgücünün AB (AET) içinde serbet dolaşımının sağlanması' koşulunu, 'Yok, artık kabul etmiyoruz' diyerek ortadan kaldırdılar.

Bu durum, AB'nin yani o zamanki yeni adı ile Avrupa Toplulukları'nın (AT), Türikye'yi artık içine almak istemediğinin kanıtı oluyordu. Avrupa, 'Türkiye'yi içine almadan, himayesi altına almak amacına yönelmişti.' Bunu ilk farkedenler biri de bendim ve gazetelerde yayınladığım makalelerde bu görüşlerimi dile getirmeye başladım. İşte beni, 'Avrupa konusunda farklı bir tutum içine girmeye yönelten şey buydu.'

Avrupa'nın tutumu değişmişti. Benim, Avrupa konusundaki görüşlerimin değişmesi çok doğaldı. Avrupa'nın tek yanlı ve himayeci politikalarına karşı çıkıyordum. Bir anımı da burada anlatayım. Rahmetli Vehbi Koç'tan bir davet geldi. Galiba 1978 yılı idi. Daveti Güngör Uras iletti. Güngör beni evden aldı, beraberce Vehbi Bey'in Yeniköy'deki evine gittik. Vehbi Bey'le bir yandan çay içtik, bir yandan da 1.5 saat kadar Türkiye-AET ilişkilerinin seyrini, kendi görüşlerim doğrultusunda anlattım. Bu sadece, ahbapça(!) yapılmış mütevazı bir ziyaret niteliği taşıyordu. Benim açımdan önemli olan, bir numaralı işadamının, 'beni, kendi kimliğim içinde kabullenerek' dinlemek istemesiydi. Bir de bugüne bakalım: bugün daha çok, 'öngörülen talepler ve eğilimler doğrultusunda' yürüyen ilişkilerle karşılaşıyoruz. 'Herkesin kendi gerçeği', sisteme bağımlı olarak ortaya çıkmaya başlamış, Türkiye - Avrupa ilişkilerinde birçok çevre 'Türkiye gerçeğini' ve ilişkilerin gerçek yüzünü görmek istemiyor. Yabancı şirketlerin ve devletlerin istekleri ön plana çıkarılmış.