AB15 Ocak 2005 00:00

AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE... - Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI

AB, Türk işçilerinin serbest dolaşım hakkını 1976-1986 döneminde tanımayı taahhüt etmiş olmasına rağmen, 1985 yılında bu taahhüdünü yerine getirmeyeceğini ilan etmiştir. AB, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna vücut veren, Londra ve Zürich anlaşmalarının açık hükümlerini çiğnemek pahasına, Türkiye’nin rızası olmaksızın Güney Kıbrıs’ı bünyesine almıştır. AB, Gümrük Birliği’nden doğan yardım taahhütlerini de yerine getirmemiştir. AB, 1981’de Yunanistan’ı, 1986’da ise Portekiz’i bünyesine almakta tereddüt etmemiştir. Oysa, o tarihte her ikisinin koşulları da Türkiye’den daha iyi değildi.Türkiye ise AB’ye kabul edilmek için her türlü tavize hazır olduğuna dair bir görüntü sergilemiş olmasına rağmen, gene de açık ve net bir yanıt alabilmiş değildir.levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetesnew prescription coupons free prescription cards discount online cialis couponsdiscount drug coupons click free discount prescription cardclaritin mazilo claritin tablete claritin mazilobuscopan link buscopan plusarcoxia 90 mg wikipedia speeddatingmixers.co.uk arcoxia cenacialis walgreen coupon site cialis coupon

Avrupa Birliği parlamento başkanı Joseph Borrell, daha Ekim ayı başlarında, görüşmelerin Türkiye’nin Birliğe kabulü sonucuna varıp varmayacağının, 10 veya 15 yıl sonra kesinlik kazanacağını ifade etmiş ve “bu süre sonundaki Türkiye, şu andaki Türkiye olmayacak’’ diye eklemiştir. Avrupa ile ilişkilerimiz açısından en çok önem taşıyan konu da bu noktada, yani geleceğin Türkiye’sini nasıl biçimlendirmek istedikleri sorusu etrafında düğümlenmektedir.
AB Komisyonu’nun “tavsiye kararı”na göre, “Müzakerelerin sonucundan veya bunu izleyen onay sürecinden bağımsız olarak, Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler, Türkiye’nin Avrupa konularına bütünüyle bağlılığını (“çıpalanmasını”) sağlamalıdır.” Yani Türkiye, Birliğe alınmasa da Birliğin kapısına bağlı tutulmak istenmektedir.

Tutulmayan Sözler  

Avrupa Birliği ile ilişkiler söz konusu  olduğunda, konunun “girelim mi girmeyelim mi?” biçiminde ele alınması gerçekçi görünmüyor. Önemli olan, “Avrupalılar Türkiye’yi aralarına almak istiyorlar mı istemiyorlar mı?” sorusunun yanıtıdır. Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilgili gerçek niyetlerini anlamak bakımından, bu konuya ilişkin beyanlarının ve taahhütlerinin gözden geçirilmesinin pek fazla önemi yoktur. Çünkü AB’nin sözlerini tutmama konusunda sabıkalı olduğu bugüne kadarki tutumuyla açıkça ortaya çıkmıştır.
AB, 1970 tarihli katma protokol ile de onayladığı üzere, Türk işçilerinin serbest dolaşım hakkını 1976-1986 döneminde tanımayı taahhüt etmiş olmasına rağmen, 1985 yılında bu taahhüdünü yerine getirmeyeceğini ilan etmiştir. AB, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna vücut veren, Londra ve Zürich anlaşmalarının açık hükümlerini çiğnemek pahasına, Türkiye’nin rızası olmaksızın Güney Kıbrıs’ı bünyesine almıştır. AB, Gümrük Birliği’nden doğan yardım taahhütlerini de yerine getirmemiştir. Türkiye, AB’ye girme umuduyla, Gümrük Birliğine girmeyi kabul etmiş ve böylece, dış ticaretiyle ilgili olarak kaderini, hiçbir söz hakkına sahip bulunmadığı, AB kurullarına  emanet etmiştir. Sonuçta, Gümrük Birliği’ne girmiş olmaktan dolayı Türkiye’nin uğradığı zarar, ATO’nun araştırmasına göre 70 milyar dolar olmuştur. 
AB, 1981’de Yunanistan’ı, 1986’da ise Portekiz’i bünyesine almakta tereddüt etmemiştir. Oysa, o tarihte her ikisinin koşulları da Türkiye’den daha iyi değildi. Son zamanlarda ise Polonya, Macaristan gibi eski sosyalist ülkeler, AB üyeliğine kabul edildiler. Oysa, daha düne kadar bu ülkelerin demokrasi ile taban tabana zıt bir rejimin boyunduruğunda olduğu iddia edilmekteydi. Türkiye ise AB’ye kabul edilmek için her türlü tavize hazır olduğuna dair bir görüntü sergilemiş olmasına rağmen, gene de açık ve net bir yanıt alabilmiş değildir.
Özellikle 1990’da Sovyetlerin çökmesinden sonra, tüm Batı dünyası gibi AB de Türkiye ile ilgili politikasında sınırsız bir pervasızlık içinde olmakta herhangi bir sakınca görmez olmuştur

Türkiye’nin Önemi

Buna rağmen, Türkiye’nin AB’ye girmesi umudunu diri tutmaya da büyük özen gösterilmektedir. Türkiye’nin ihmal edilmemesi gereken önemli bir ülke olduğunun bilincindedirler. Türkiye, Atatürk’ün öncülüğünde 20.yüzyılın başında emperyalizme karşı başlatılan mazlum milletlerin kurtuluşu mücadelesinin öncülüğünü yapmıştır. Bugün de sahip olduğu tarihsel ve coğrafi bağlar sayesinde küresel imparatorluğa karşı ciddi bir tehdit oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Türkiye, zengin doğal kaynaklara ve büyük bir stratejik öneme sahip bir bölgenin kapısında konuşlanmış ve küresel bir köye dönüştürülen yeryüzünde sömürgeci güçlerin diledikleri gibi at oynatmalarını engelleyebilecek değerlere sahip bulunmaktadır. Bunun için ülke bütünlüğümüz tehdit altındadır, bunun için Kemalizm, ağır saldırılarla karşı karşıyadır. Bugün için, Türkiye’yi elini kolunu bağlayıp, kapatacakları uygun bir nezarethane bulmuş gibidirler. Bu nezarethane Avrupa Birliğinin bekleme odasıdır.
AB yetkilileri, Türkiye’yi oyalamaktan yana olanlar veya Türkiye’nin alınmasına açıkça karşı çıkanlar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Biz de nedense daha çok bu ikinci gruba dahil olan açık sözlülerden şikayetçi olmaktayız. Bu gruba girenlerin değişik ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Türkiye’nin AB’ye alınmaması konusunda önem taşıyan başlıca iki neden bulunmaktadır: Birincisi, Türkiye nüfus itibariyle büyük bir ülkedir. İkinci olarak, Türkiye yoksul ve işsizlik oranının yüksek olduğu bir ülkedir.
Avrupalıların Türkiye’nin yoksulluğuna çare bulmak gibi bir kaygıları yoktur. Avrupa’yı yoksullara yardım etmek arzusuyla yanıp tutuşan bir zenginler kulübü gibi algılayanlar derin bir yanılgı içindedirler. 70’li yıllardan bu yana yeryüzünde kol gezen ekonomik bunalım, öncelikle sanayileşmiş kapitalist ülkeleri ilgilendirmektedir. AB fonları tükenmiş, kendi işsizlerine çare bulmakta acze düşmüş olan AB, yeni üyeler için serbest dolaşım hakkını on yıl süreyle ertelediğini açıklamıştır. Esasen, ekonomik güçlüklerle  karşı karşıya kalan başlıca AB ülkeleri, 70’li yıllardan itibaren dışarıdan işgücü alımını durdurmuşlar ve içerideki yabancıları geri göndermenin yollarını arar olmuşlardır. Avrupa’nın zenginliğinin temelinde vahşi ve acımasız bir sömürü yatmaktadır. Bugün de sömürgelerinin tamamını yitirmiş olan Avrupa, ayakta kalabilmek için başkalarının sırtına binmekten geri kalmayacağını, bulabildiği her fırsatta göstermektedir.

Yugoslavya Modeli

Türkiye’nin büyük olduğu hususuna gelince, Avrupa’nın buna bulduğu bir çare vardır ve bu çare, daha önce Yugoslavya’da uygulanmıştır.
Avrupalılar ve özellikle Almanlar, Yugoslavya’nın parçalanması ve bir iç savaşa sürüklenmesi sürecinde aktif bir rol oynamışlardır. Ünlü Yugoslav iktisatçısı Branko Horvat’ın sonradan yazdığı üzere, Avrupalılar gelmişler, Yugoslavya’nın Slovenya ve Hırvatistan gibi zengin bölgelerinin egemenlerine, ülkenin geri kalan (Sırbistan, Bosna, Karadağ, Kosova gibi) yoksul kesimlerini sırtlarından attıkları takdirde kendilerini AB’ye kabul edeceklerini söylemişlerdir. Nitekim Yugoslavya Federasyonundan ilk ayrılanlar, Hırvatlar ve Slovenler olmuştur. Bunun üzerine bilinen kanlı iç savaş patlak vermiş, Yugoslavya paramparça olmuştur. Şimdi Slovenya AB’ye alınmıştır. Bu tablo, vahşi bir hayvanın yakaladığı avı parçalayıp ciğerini yuttuktan sonra, geri kalan derisini, tırnağını ortalıkta bırakmasına benzemektedir.Türkiye’de sahnelenmek istenen oyunun da bu tabloyu ciddi bir biçimde çağrıştıran yanları bulunmaktadır.
Almanya’nın eski dışişleri bakanlarından Hans Dietrich Genscher, 90’lı yılların başında, Türkiye’ye Yugoslavya modelinin uygulanmasının uygun olacağını ilan etmekten kaçınmamıştır. Diyarbakır’ı ziyaret eden AB temsilcisi Karen Fogg hanımefendinin de buralarda Türk bayrağı yerine PKK bayrağı görmek istiyorum demesinin başka ne anlamı olabilir? Keza, Almanya’nın eski başbakanlarından Helmut Schmit de Türkiye’nin bölünmesinden yana olduğunu ifade etmiş bulunuyor. Son olarak geçenlerde Türkiye’ye gelen Avrupa Parlamentosu Başkanı Joseph Borrell, Diyarbakır’ı ziyaretinden sonra 7 Aralık tarihli gazetelere yansıyan açıklamasında, İstanbul’un tek başına aday olması halinde AB üyesi olabileceğini açıklamıştır. Yugoslavya modelinin bundan daha açık itirafı olamaz. Bu tür bir çözüm, vaktiyle İstanbul Belediye Başkanı iken, İzmir Belediye Başkanı Sayın Özfatura ile birlikte, bir zamanlar “Osmanlı şehremininin yaptığı gibi” büyük kentlere işgücü akınının vizeye bağlanmasını öneren Sayın Tayyip  Erdoğan’ın bakış açısını da dışlamamaktadır.
Borrell, öte yandan, Diyarbakır’da kişi başına gelirin çok düşük olduğunu, bu geri kalmış bölgelerin AB’nin de  yardımıyla kalkınabileceğini ifade etmiştir. Borrell bunları söylerken, Türkiye üzerindeki sömürüyü yoğunlaştıran ve Türkiye’deki bölgelerarası gelir dağılımını dengesizleştiren IMF ve Dünya Bankası kaynaklı politikaların özenle uygulanmasının, AB’nin Türkiye’ye dayattığı koşullar arasında önemli bir yer tuttuğunu unutmuş görünmektedir. Ayrıca, Doğu ve Güneydoğu illerimizin geri kalmışlığının, esas olarak, bu bölgelerde emperyalizmin desteği ve kışkırtmaları sayesinde patlak vermiş  bulunan ve Şeyh Said’den PKK’ya kadar uzanan bir dizi ayrılıkçı terörist ayaklanmanın sonucu olduğunu da Borrell”in bilmesi gerekir.

Etnik ve Dinsel Ayrılıkçılık

AB’nin ileri sürdüğü dayatmalar arasında, Türkiye’deki etnik ve dinsel ayrılıkları körükleyen koşullar baş sırayı işgal etmektedir. İçeride de ülkenin en zenginlerini bünyesinde bulunduran bazı örgütler ve vakıflar, aklı bir karış havada dolaşan bir kısım sözde aydınlarla birlikte bu dayatmalarla örtüşen bir tavır sergilemektedirler.
Son zamanlarda, bir yandan Alevilerin Müslüman olmadıkları ve Şamanizmin uzantısı olan ayrı bir dinin mensubu oldukları safsatası yaygınlaştırılarak Muhammet-Ali birlikteliği üzerinde yükselmiş bulunan Alevi inancı ve edebiyatı yok sayılmak istenmektedir. Diğer yandan da Kürtlerin Yahudilerle aynı ırktan olduklarına dair bir takım ırkçı faşist açıklamalarla zihinler bulandırılmaya çalışılmaktadır. Bu yolla, Yahudilerin kendileriyle aynı ırksal kökenden gelen Arapların başına neler getirdiklerini gizlemek mümkün müdür?
Besbelli ki bütün bunlar, Türkiye’yi paramparça etme amacına yöneliktir ve Ortadoğu’da bir kukla devletin kurulması, pek çoklarının ağızlarının suyunu akıtmaktadır. Kimileri, böylece, kestaneyi ateşten alacak maymuna kavuşmuş olacaklarını hayal etmektedirler.
Türkiye’den bazı toprakları koparmayı başarırlarsa, bu toprakların nihai sahiplerinin kimler olacağı da şimdiden belirlenmiş gibidir. AB Komisyonu’nun Ekim 2004 tarihinde açıklanan “ilerleme raporu”nda Dicle ve Fırat havzasındaki sulama tesislerinin uluslararası yönetim altına konulabileceği öngörülmüştür. GAP bölgesinde arazi alımını hızlandırmış olan İsrail’in ve soykırım iddialarını giderek yükseltmekte olan Ermenistan’ın emellerini gerçekleştirmesi, Türkiye yerine sahipsiz bir kukla devletle karşıya kaldıkları vakit kuşku yok ki çok daha kolay olacaktır.
Denktaş’ın anlattığına göre, Yaser Arafat, “bizim arkamızda, sizin arkanızdaki Türkiye gibi bir güç yok” diyerek dert yanarmış. Ortadoğu’da kurulmak istenen ve Araplar ile ve Türkiye ile iplerini koparmış bir kukla devletin, İsrail ve Ermenistan karşısındaki durumu çok daha vahim olabilir. Bugün Kürtlerin Yahudilerle aynı ırktan olduğuna güvenerek yola çıkan bazı aklı evveller, yarın Yahudilerle tek başlarına karşı karşıya kalınca bu akrabalığın anlamını çok iyi anlayabilirler ama, iş işten geçmiş olur.
Dün Saddam’a karşı kışkırtılan ve bizim kardeşlerimizin kardeşleri olan Iraklı Kürtler, Halepçe katliamından kaçarak sığınabilecekleri yeri, TC topraklarında bulabildiler. Yarın, bizim topraklarımızın bir kısmını da içine alacak biçimde kurulması hayal edilen bir kukla devleti, sözde soykırımın intikamını almak üzere üzerlerine yürüyecek olan Ermenilerden ve “arz-ı mev’ud”u genişletme yolunda saldırıya geçecek olan Yahudilerden kim kurtaracaktır.
Bu gidişle eş zamanlı olarak, başka bir marifetin daha sergilenmekte olduğunu görüyoruz. Bir yandan, ülkemizin yutulmaya değer bulmadıkları parçalarının koparılıp atılmasını sağlamaya çalışırlarken, diğer yandan da yutmaya değer buldukları parçalarını daha da iştahla yutulabilir kıvama eriştirebilmek için ayrı bir çaba sürdürmektedirler. Misyonerlik faaliyetlerinin yoğunlaşması, patrikliğe ekümenik sıfatı tanınması çabalarının artması, başka nasıl açıklanabilir?
Açıktır ki ulusça bir bütün olarak yeni ve çok ciddi bir sınavla karşı karşıya bulunuyoruz. Kuşkusuz, bu sınavı da başarıyla vermemizi mümkün kılacak tarihsel birikimimiz var. Yeter ki sahip olduğumuz değerlerden yararlanmasını bilelim.