AB23 Aralık 2004 00:00

Doç. Dr. Hasan Ünal: Zafer ilanı cahillik!

Öncelikle AB'nin Türkiye'yi üyeliğe almak istemediği için Kıbrıs meselesini kullandığını söyleyen Ünal, bunun bir zafer olarak alkışlanmasını ise cahilliğe bağladı. Ünal, " 6 Ekim Raporu ve 17 Aralık kararları ile, AB'nin takkesi düşmüş ve kel görünmüştür" dedi. İşte Doç. Dr. Hasan Ünal'ın, zafer olarak gösterilen 17 Aralık kararlarına ilişkin değerlendirmesi:   Bu kararların özellikle Kıbrısla ilgili bölümüne yoğunlaştığımız için aslında, kararları bir bütün olarak yeterince anlayamadık. Gerçi Türk basınında kararların gerçek niteliğini anlama yönünde bir istek var mı? Mevcut hükümetin bu kararları olabildiği şekliyle anlama gayreti var mı? renovation vejle link renova

Bu tartışılabilecek bir konu. Önce Kıbrıs ile ilgili konuya bakalım. Daha önceki taslak metinlerin hepsinde Kıbrıs'ı tanıyın diye özel bir madde yoktu. Kıbrıs'ın tanınmasıyla ilgili madde, Türkiye'nin Ankara Anlaşmasını, yeni giren 10 ülkeye teşmil edilecek şekilde güncelleştirilmesine ilişkin bir protokolü imzalaması isteniyordu Türkiye'den. Şimdi bu husus aynen kalmış durumda.

 

AB, KIBRIS SORUNUNU KULLANIYOR

 

Daha önceki taslaklarda AB Komisyonu ( imzalamış olmasından memnuniyet duyar) diyordu. Daha sonra taslakların en sonuncusunda (protokol imzalayacağına ilişkin taahhüdünden memnuniyet duyar) deniyordu. Şu anda gelinen noktada Türkiye orada bir deklarasyon yayınlayarak bu protokolü imzalayacağını söylemiş oluyor. O deklarasyonunda da bir paragraf alınmış koyulmuş. Böylece Türkiye'nin sözkonusu uyum protokolünü imzalama taahhüdü oluşmuş.

Şimdi bu Kıbrıs Rum kesimini tanıma anlamına gelir mi?

Devletler hukukuna göre, Türkiye burada Güney Kıbrıs'ı tanımadığı iddiasını sürdürebilir. Ama gerçekte şudur ki, Türkiye Güney Kıbrıs'ı tanımaya epeyce yaklaşmış durumdadır. Bundan sonraki aşama Güney Kıbrıs'ın tanınmayı ne manada algıladığı ile ilgili olarak Türkiye'den neler beklediğini ortaya koymasıyla alakaladır. Hatta ortaya çıkan taslakların birisinde, Türkiye'nin AB ilkeleri çerçevesinde Güney Kıbrıs'la ilişki kurması ve bu ilişkileri karşılıklı büyükelçilik teatisi de olmak üzere tamamlaması gibi detaylı bir paragraf vardı. O paragraf yok. Ama benim anladığım kadarıyla Türkiye bu protokolü imzaladıktan sonra Rum tarafının kendisinin Türkiye tarafından tanınmış olduğu iddiasıyla bu taleplerle gelecektir.

Şimdi bu talepleri Türkiye yerine getirecek midir, getirmeyecek midir? Türkiye, (Kıbrıs'ta çözüm olmadan, çözüm üzerine oturmayan bir hükümet gelmeden biz Güney Kıbrıs'ı tanımıyoruz. Onların Ankara'da büyükelçilik açmasına müsade etmeyiz) gibi iddiaları sürdürebilir. Ancak bu durumda da, 5 Ekim'de Türkiye'ye müzakerelere başlayıp başlamama konusunda Rum tarafı karar verecektir. Eğer Rum tarafı, (Hayır bunlar benim tanınmamla ilgili adımları yeterince atmamıştır. Ben bunlarla ilgili müzakerelerin başlamasına müsade etmiyorum) derse tahminim odur ki, Avrupa Birliği Rum tarafına destek verecektir. Çünkü AB, bu Kıbrıs meselesini Türkiye'yi üyeliğe almak istiyor da orada oluşan küçük bir pürüzü ortadan kaldırmaya yönelik bir çaba sarfediyor değil. Tam tersine, Türkiye'yi üyeliğe almak istemediği için Kıbrıs meselesini kullanıyor. Dolayısıyla konu, AB ve Kıbrıs Rum tarafı açısından çok açık.

 

TARAMA SÜRECİNE İLİŞKİN İFADE YOK

 

Meseleye müzakere tarihi açısından bakarsak, Türkiye bir müzakere tarihi almıştır da denilebilir ama almamıştır da denilebilir. Şöyleki, Türkiye'ye dair müzakere tarihi kararı aşağı yukarı 1 yıl ertelenmiş durumda. Ekim 2005'e kadar ertelenmiş. Böylece o tarihe kadar Türkiye Kıbrıs Rum kesimini, adanın tamamının hükümeti olarak tanırsa ve bunun gereklerini yerine getirirse müzakerelere başlayabilecektir. Burada da karar metni okunduğunda ilginç bir durum var. Tarama sürecinin ne zaman başlayıp ne zaman bitirileceğine dair en ufak bir açıklama yok. Türkiye Ekim 2005 tarihinde Güney Kıbrıs'ı tanıyarak müzakerelere başlama şansını elde ettiğinde AB tarafından şöyle kullanabilir: Tamam şu anda müzakerelere başlayabilirsiniz. Dolayısıyla müzakerelerin önünü açabilmek için şimdi tarama sürecini başlatıyoruz. Dolayısıyla tarama süreci tamamlanınca müzakerelere geliyorsunuz.

Bu ne demektir pratik olarak? Tarama süreci, Türkiye 3 ayda bitsin diye ısrarcı ama onlar 6 ay olacak diyor. Demek ki 2006 yılının Nisan ayına doğru Türkiye müzakerelere başlayabilir anlamına geliyor. Ama bu arada Kıbrıs davasındaki bütün hak ve çıkarlarından toptan vazgeçmesi ve Kıbrıs sorununun Helenizmin ilkeleri doğrultusunda çözülmesine razı olması kaydıyla.

 

KIBRIS'I VERSENİZ BİLE SORUN ÇÖZÜLMÜYOR

 

Türkiye'nin milli davası olan Kıbrıs burada tamamen kaybedilmiş olacak. Türkiye'nin 2005 Ekimine kadar Helenizmin ilkeleri doğrultusunda onay vermesi gerekiyor. Bundan sonrasına bakarsak, peki Kıbrıs'ı tanıyıp kurtulabiliyor muyuz? Yani Kıbrıs'tan vazgeçince sorun çözülüyor mu? Pek öyle değil. Bize özgü bir müzakere süreci konulmuş durumda. Buna göre, Türkiye müzakereleri eskiden bugüne kadar olduğu gibi, sadece komisyonla teknik olarak sürdürmeyecek, aynı zamanda hükümetler arası konferans şeklinde 25 ülkeyle de müzakere edecek.

Bu pratikte şu anlama geliyor. Önüne gelen bir dosyadan, mesela tarım, çevre, ulaştırma veya başka bir dosya ile ilgili AB müksebatını kendi bünyesine yedirdikten sonra bunun uygulamasını yapacak Türkiye. Ve uygulamada da en azından yüzde 40 düzeyinde başarılı olduğu sonucu ortaya çıktıktan sonra AB Komisyonu üye ülkelere soracak: Türkiye bir sonraki dosyaya geçsin mi? Bunun için 25 ülkenin ittifakı gerekecek.

Bu şimdiye kadar hiçbir ülkeye uygulanmış bir sistem değil. Bunun masumane olmadığı şuradan belli: Kıbrıs bittikten sonra bu defa Yunanistan Ege'de tavizler için Türkiye'nin bir dosyadan diğer dosyaya geçmesini engelleme şansına sahip olacaktır. Bu sürecin, bir sonraki aşamada Ermeni meselesi ve Fırat- Dicle sularının uluslararası bir yönetime devredilmesi, Kürtlerin bir azınlık şeklinde örgütlenmesi ve kollektif haklarla siyasi otonomi elde etmeleri, aynı şeyin alevi toplum için gerçekleştirilmesi gibi bir dünya talep gelecek.

 

SONUÇTA İKİNCİ SINIF BİR ÜYELİK OLACAK

 

İşin enterasan tarafı, tartışmadığımız konu şu. Bütün bunlardan sonrada, elde edeceğimiz üyelik ikinci sınıf bir üyelik veya bir tür özel statü olacak. Neden? Sebebi şu. Bize teklif edilen üyelik ile, çok önemli ve daimi kısıtlamalara tabi tutulacağız. Zaten bununla ilgili paragraflarda en açık bir şekilde bunlar yazıyor. 6 Ekim raporu sadece işçilerin serbest dolaşımından bahsederken şimdi buradaki kararda daha da sertleşmiş bir şekilde (Kişilerin serbest dolaşımının ilanihai kısıtlanmasından) bahsediyor. Bunun komisyonun ilgili görmesi halinde yapılabileceği söyleniyor.

 

ZAFER İLAN ETMEK CAHİLLİK

 

Nitekim Kıbrıs'la ilgili Annan Planı tartışmaları sırasında Türk tarafı Rumların kuzeye yerleşmesini daimi olarak kısıtlayan hükümler talep ettiğinde o zamanki komisyon yetkilileri gayet rahatlıkla (Böyle bir talepte bulunamazsınız. Bu Kıbrıs için zaten tam üyelik olmaz. Bir tür özel statü olur. Bu ne bizim kabul etmemiz ne de Kıbrıslılar'ın kabul etmesi mümkün değildir) diyorlardı.

Türkiye AB'yi AB yapan 3 temel alanda, daimi derogasyondan bahsediyor. Bu zaten özel bir statüdür. İşin daha da garip tarafı, şimdi Türkiye tarım ve yapısal fonlardan para alamayacaksa sonuçta üye olduğu zaman şöyle bir durumla karşılaşabilir:

AB bütçesine, kendi bütçe olanakları ve nüfusu itibariyle yılda 7 ile 10 milyar dolar katkıda bulunan karşılığında da 1 ile 3 milyar dolar geri para alan bir ülke konumuna düşer. Yani çok garip bir durum. Dolayısıyla bunu bir zafer olarak alkışlamak sadece ve sadece cahilliğe, ya da bu metni bir paravan olarak kullanıp başka bir şeyler yapmaya çalışma niyetine işaret eder. Ama herhalukarda, 6 Ekim Raporu ve 17 Aralık kararları ile, AB'nin takkesi düşmüş ve kel görünmüştür.

 

MÜZAKERE SONUNDA BEKLEYEN İKİ SİLAH

 

Türkiye kendisinden istenen bütün tavizleri verip, müzakere sürecinden , ki bu süreç birkaç kez duraklayacaktır askıya alınacaktır, başarılı çıksa yani mayın tarlasının sonuna gelebilse orada Avrupalıların elinde iki silah var. Silahlardan biri, Türkiye'nin üyeliğine , AB bu kadar büyük bir ülkeyi hazmetme kabiliyeti olup olmadığına göre karar verecek. İkincisi, AB ülkeleri tek tek referandumlar düzenlemek yoluyla kendi halklarına Türkiye'nin üyeliğini reddettirebilecekler. Dolayısıyla, referandum o iki silahtan birisi. Ama bu müzakere süreci içinde, bu işin toptan bir özel statü müzakeresine dönüştürülmesi mümkün. Şimdi buna siyaseten baktığınızda, Almanya'da 2006 yılında muhafazakarların iktidara gelme ihtimali neredeyse kesinlik kazanmış gibi. 2006'da onlar iktidara geldikleri takdirde, çok rahat bir şekilde 6 Ekim Raporu ve 17 Aralık Kararlarının aslında Türkiye'ye tam üyelik perspektifi verilmemiş olduğu ve Türkiye ile başlatılan müzakerelerin aslında özel statülü üyelik müzakeresi olduğunu yorumlayabilecekler. Bu belgelerdeki ilgili bölümleri, gerekçe olarak kullanabileceklerdir. Dolayısıyla bu çerçevede öyle sonuca varılabileceğini zannetmiyorum. 2006'da Almanya'da muhafazakarlar, 2007'de Fransa'da Sarkozy devlet başkanı olursa, bu iş bitmiş olur. Ama mesele, oraya vardığımız zamana kadar Türkiye, Kıbrıs ve Ege gibi geriye dönüş yolu olmayan konularda, tam karşı tarafın beklentilerini karşılayan tavizler vermiş olacak mı? Eğer vermiş olursa, bu gafletin bile çok ötesine gider.

TÜRKİYE'YE ÖZEL ARABA ÜRETİLDİ

6 Ekim Raporu ve 17 Aralık Kararları, Türkiye'yi AB'den neredeyse bir daha yakınlaşmamak üzere uzaklaştırmış durumda. Bu iki belgeyi yan yana getirdiğinizde, şöyle bir benzetme yapabiliriz: Aslında AB, Türkiye için özel bir araba imal etmiş durumda. Normalde bir otomobilde bir tane geri vitesi 5-6 tane ileri vitesi olması beklenir. Çünkü otomobiller ileri gitmek üzere yapılır. AB, Türkiye için özel imal ettiği otomobilde 5-6 tane geri vites, 1 tane ileri vites koymuş. Türkiye bu 1 ileri vitesle 20 km hızla ancak bir mucize olursa AB'ye girebilir.