AB16 Aralık 2004 00:00

AB Derin Devletinin Sevr Tezgâhı ve AKP İktidarının ‘Futbol Diplomasisi’ Rezaleti -Semih Temizyürek

Atalarımız, “Teslimiyetçilik eken Sevr biçer” diye boş yere dememişler. Siz siz olun, derin AB’cilerin ‘Sevr’ lâfına gösterdikleri sözde tepkiye aldanmayın. Onların ‘Sevr fobisi söylemi’, aslında gizli ‘sevr hobileri’nin bir tezahürüdür. Zaten ‘Sevr sendromu’ yakıştırmaları da, bunun en bariz delilidir. Türkiye’nin içine düşürüldüğü vaziyeti tarif etmek için, yarın ‘zavallı’ kelimesi bile yetersiz kalabilir. Özellikle bir yıldır, hatta son iki aydır yaşanan gelişmelerin esas adreslerinin ne olduğunu farketmeyen kaldı mı, bilemiyorum. Ama, ya açıkça itiraf edilemiyor, ya da gizleniyor. AB yönetiminin şeytana bile külâhını ters giydiren plânlı ve aşağılayıcı tavrı, yani Batı’nın tarihî Şark meselesini güncelleyen yaklaşımları, artık ayyuka çıkmış durumda. Farketmemek için, sadece bakar kör olmak gerekir. new prescription coupons free prescription cards discount online cialis couponscoupons for cialis 2016 prescription savings cards prescription drug cardssitagliptin phosphate and metformin hydrochloride read sitagliptin phosphate side effectscleocin 150 mg mattnichols.co.uk cleocin 300 mgmicardisplus 80/25 mg micardis haittavaikutukset micardis plus 80 12.5 mg

Bugün Türkiye’nin hızla sürüklendiği nokta, 1999 Helsinki Zirvesi’nde resmedilenden çok daha geri ve acıklıdır. Ama kimse, bu tespitten kendine paye de çıkarmasın. 1999 Helsinki Zirvesi kararlarında da Türkiye lehine gerçek bir başarıdan söz etmek imkânsızdır. Çünkü, AB derin devletinin oryantal diplomasisinin o döneme mahsus inceliklerinde tutunacak dal bulmanın adı, başarı değildir.

AB yönetiminin ana stratejisi bellidir ve hiç değişmemiştir. Ancak değişen dünya ve Türkiye şartlarına göre taktik adımlarda gerekli ayarlamalardan söz etmek mümkündür. AB derin devleti, Türkiye’yi daha fazla bağımlı hâle getirmek ve teslimiyetçilik kemendini sağlamlaştırmak amacını gütmüş ve başarılı olmuştur. Türkiye’ye yönelik kötü emellerini, iyi süsleyip gizlemiştir. Zamanın devlet ricali ve hükümeti de bu zokayı yutmuştur. Bu hakikat, bugünden bakıldığında daha iyi görünmektedir.

AKP iktidarı ile birlikte teslimiyetçilik damarları kabaran siyaset, medya ve sermayenin hâli ise, hem bazı bakımlardan farklı, hem de daha fecidir. Herşeyden evvel, değişim ve kurtuluş sloganları eşliğinde icra edilen ‘millî intihar merasimi’nin ihtişamına diyecek yoktur. Medyatik lejyoner veya misyoner entelektüller ile onların kuyruğuna takılan siyasî teşeronlar, muazzam bir teslimiyetçilik başarısına birlikte imza atmışlardır. Sayelerinde Türkiye artık, son yıllarını Batılı ilâhlarına adıyan, onlardan kutsanmayı ve kurtulmayı dileyen; diğer taraftan da bütün muarızlarının üzerine üşüştüğü ‘şamar oğlanı’ndan farksızdır.

Bu muasır teslimiyetçilik tezgâhı mucizesinin müsebbiplerinden bir kısmı, daha hâlâ AB sürecinin büyüsünün bozulmaması için yırtınmaktadır. Hem de akademik ünvanlarından ve yazar sıfatlarından hiç utanmadan. Türkiye’nin, yılan hikâyesinin bile yanında güdük kaldığı AB macerasını, bilhassa ‘demokratikleşme’ bakımından yere göğe sığdıramıyorlar. Akılları sıra AB sürecine ‘demokratikleşme’ maskesi giydirdiklerinde entelektüel namuslarını(!) koruduklarını zannediyorlar.

Medyatik entelektüel tayfanın gerçekte demokratikleşme gibi bir davası olsa, önce Türkiye gibi bir dertleri olurdu. Çünkü, Türkiye’nin haysiyetini ve varoluş dinamiklerini yok sayan bir zihniyetin demokrasi gibi bir derdi de olamaz. AB’nin Sevr dayatmacılığının demokrasiye ihanet etmekle aynı şey olduğunu bilmemeleri imkânsızdır.

AB dayatmalarının demokratikleşme adı altında toplanan kısımları dikkate alındığında, sağlıklı bir demokrasiye ve ahalinin bütününe hizmet eden ne kadar düzenleme vardır? Bir elin parmaklarından daha fazla olmadığı kesin. Bunun için, demokratikleşme maskeli siyasî düzenlemelerin metodu, mahiyeti ve maksadını ayrı ayrı tahlil etmek gerekir. AB derin devletinin uyguladığı Türkiye stratejisinin metodundan, mahiyetinden ve maksadından şüphe etmeyenin, bırakınız vatanseverliğini, demokratlığından şüphe etmek farzdır.

Ne talihsiz bir ortamdır ki, Türkiye 85-90 yıl öncesinden çok daha ağır şartlarda bulunuyormuş gibi bir muameleye maruz bırakılmaktadır. Fiilen işgal edilen bir ülkede, işgalcilerin süngüsü altındaki işbirlikçiler vazifelerini icra etmekle meşduldü. O zaman, azgınlaşan Batı emperyalizminin paylaşım sofrasındaki ‘ana yemeği’ni oluşturan Türkiye, bugün sanki ‘ara sıcağını’ oluşturuyor.

Batı’nın silâhlı emperyalist kuvvetleri, Anadolu topraklarına şimdilik doğrudan musallat olmuyorlar. Yeni Batı emperyalizmi, medya, piyasa ve küreselleşme gibi oyuncakları iş gördüğü müddetçe doğrudan işgâl zahmetine katlanmıyor. Çünkü taşeron fonksiyonu görecek siyasî iktidarlar imâl etmek, yapısal teslimiyetçiliği değişim diye sevimli ve meşrû göstermek artık çok kolay.

Bunun için de, ‘Sevr’i muasırlaşma ve değişim olarak dayatır, karşı çıkanları da ‘Sevr sendromcuları’ şeklinde sindirmeye çalışırlar. Gene, küresel egemenlerin siyasî ve iktisadî statükosuna karşı çıkanları da ‘statükocular’, ‘dinozorlar’ diyerek küçük düşürmeye uğraşırlar.

İşte son birkaç yıldır Türkiye-Batı ilişkilerine, iktidarın yerine getirmek için çırpınıp durduğu AB dayatmaları sürecine mahsus sihirli kelimeler bunlardır. Son günlerde ise AB’nin Türkiye düşmanlığını açığa vurduğu çok kritik gelişmeler yaşanmaktadır. Türkiye’nin haysiyetli ve millî bir siyaset gütmekten aciz olduğunu keşfeden AB derin devleti, kartlarını artık açık oynamakta sakınca görmemektedir. Süreç, tartışmaya gerek duymayacak ölçüde Sevr sürecidir ve herkes, her kurum pozisyonunu netleştirmek zorundadır. 2004 İlerleme (!) Raporu ile girilen yeni safhada hiçkimsenin mazeret beyan etme hakkı da yoktur.

Ne demek istediğimi, köşe yazısı yazdıkları gazetecelerindeki haberleri takip ettiklerinde anlayacaklardır. Zira teslimiyetçilik şebekesinin medyası bile haberleri gizlemekte sıkıntı çekmektedir.

Kürtçü-bölücü unsurlar artık çok daha cesur adımlar atmakta; esas niyetlerini, Batılı ağababalarının himâyesinde kalleşçe dizayn edilen lâf cambazlıklarıyla açığa vurmaktadırlar. Kürtçülük-bölücülük yarışında AB yetkilileri ile paslaşmalarını hayli ilerletmiş durumdalar. Avrupa Parlamentosu başkanı bile bölücü terör örgütünün taleplerini seslendirmekte, basınları parasız ilânlar yayınlamaktadır.

Ermenistan ve Rum yönetimi, giderek daha fazla azgınlaşmakta, tetikte bekleyen leş kargaları gibi vaziyet almaya çalışmaktadırlar. Meydanı boş bulan mezhepçiler de boy gösterisine katılmakta; Hıristiyan misyonerlik faaliyetleri hızla gelişmektedir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Patrikhanenin ‘ekümenik’ sıfatı düşkünlüğü birdenbire depreşmekte; Ruhban Okulu korosu sesini yükseltmeye başlamaktadır. Diğer taraftan, Amerika’dan Yunanistan’a kadar pek çok devletin ‘ekümenik sıfatı’ hayranı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Benzer şekilde, IMF ile ilişkiler Düyun-u Umumiye dönemini/şartlarını aratacak düzeyde karmaşık ve derin bir boyut kazanmış bulunmaktadır. En büyük sosyo-ekonomik problemi oluşturan ‘işsizliğin’ çözümü, AB sürecine endekslenmektedir. Borç sarmalı giderek derinleşirken, yatırım ve tasarruf olmadan ekonomik mucizeler pazarlanmaya devam edilmektedir.

Bunlar, inanılması imkânsız ama, medenileştiği, demokratikleştiği, hatta küresel aktör olduğu iddia edilen 21. yüzyıl başındaki Türkiye’den siyaset, strateji ve ekonomi manzaraları...

Ya, anayasa değiştirecek meclis desteğine sahip iktidar şürekâsı ne yapıyor? Onlar, son zamanlarda aldatılmış ve ortada bırakılmış eşler gibi şaşkın vaziyetlerini gizlemeye çalışıyorlar. Peki başka ne yapıyorlar? Teslimiyetçi siyaset ve strateji mucizelerinin temellerinden birini oluşturan ‘futbol diplomasisi’ yoluyla, AB dayatmalarını püskürtmeye çalıştıkları izlenimini vermek için çırpınıyorlar.

Merakınızı gidermek için, şimdi de bunun ne menem şey olduğunu izah etmeye çalışacağım. Bildiğiniz üzere, mesûl olduğu bürokratik oligarşinin ve millî statükonun avcılığına soyunan Tayyip efendi, aynı zamanda siyasî düsturuna hayat veren ‘çok kimlikli’ bir yaklaşımının da mucidi. Bu yaklaşmının birinci sacayağını, ‘tüccar siyasetçi’; ikincisini, ‘külhan beyi’; üçüncüsünü ‘futbolcu kimliği’ oluşturuyor.

Ahali, ilk iki kimliğe 3 Kasım 2002 tarihinden bu tarafa yakından şahitlik ediyor. Tayyip efendi, ülkenin tabiî zenginlikleri ile millî hassasiyetleri söz konusu olduğunda Galata bankerlerine taş çıkartacak düzeyde ‘tüccar siyesetçi’ oluveriyor. Formulünü de bulmuş: ‘Kazan-kazan’, yani ‘kazandır-kazıklan’. ‘Külhan beyi’ kimliği, her nedense memur, çiftçi, işçi ve öğrenci talepleri ve şikayetleri karşısında peydahlanıveriyor. Bu nevi karşılaşmalar söz konusu olmadığında, ‘külhan beyi kimliği’ni kayıp ilânı ile aramak gerekiyor.

‘Futbolcu kimliği’ yahut ‘futbol diplomasisi’ ise, AKP’ye mahsus bir başka dahiyane strateji tekniğini ifade ediyor. Tam iki yıl boyunca “AB’den somut ve adil müzakere takvimi almak hakkımızdır” dedikten ve “ Türkiye, AB’yi küresel güç yapacaktır” diye büyük tezler ortaya attıktan sonra; meseleyi getirip futbol maçının kaideleriyle izah etmeye çalışmak, AKP yapımı bir siyasî traji-komedi oyunu olmaktadır.

Efendim neymiş, AB ile Türkiye arasında 40 yıldır maç oynanıyormuş, maç oynanırken kaideler değişir miymiş? Ben cevap vereyim. Adamlar, kaideleri istedikleri zaman değiştirdikleri gibi, 40 yıldır tek kale maç yapıyorlar, Türkiye’nin kalesine de sürekli gol atıp duruyorlar. Taşeron siyasetçi takımı ile antrenörleri medya ve sermaye de apışıp kalıyor. Hakemliği de AB derin devletinin yapıyor olması işin cabası.

‘Şaka’ bir tarafa; böylesine pespaye bir siyaset ve diplomasi anlayışı, böylesine zavallı ülke hukuku müdafaası olur mu? Çok tehlikeli bir mecrada akan AB’ye teslimiyet oyununa mahkûm edilen Türkiye’nin, Birlik yönetiminden gördüğü iki yüzlü ve çirkin muameleye cevap diye söylenenlere bir bakın! Gülelim mi, ağlayalım mı, bilemiyorum.

Son bir soru daha: Peki, AB perestler, ilâhlarından yedikleri stratejik kazıklardan sonra teslmiyetçi ezberlerini değiştirirler mi? Normalde kökten değiştirmeleri gerekiyor; ama ihtimal vermiyorum. Çünkü, ezberleri bozulduğu takdirde, varoluş nedenleri ortadan kalkacak. AB derin devleti de, o zaman yeni(lenmiş) Sevr süreci için yeni yollar, yeni taşeronlar arayacak. Yanılıyor muyum? Hiç zannetmiyorum, zaten ‘bekleyip’ göreceğiz. İnşallah, bu arada cennet vatanımız daha büyük felâketlere marûz kalmaz!