AB13 Aralık 2004 00:00

'Özel Statü' Tuzağı... - Nilgün Cerrahoğlu

Bu artık bir Brüksel klasiği oldu... 63'te farklı çerçevelerde kurgulanan Atina ve Ankara anlaşmalarından sonra, AB Helsinki'de de aynı şeyi yapmış; bizimle birlikte ''aday'' ilan ettiği diğer 12 ülkeyle ''müzakere açarken'' ; Türkiye ile açmamıştı. Şimdi de son anda kuyruğa giren Hırvatistan'la Türkiye'nin ''müzakere çerçevesini'' ayrı tutmaya çalışıyor. İşte 17 Aralık'ta Türkiye'yi bekleyen en büyük tuzak budur: symbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenacialis sample coupon cialis coupon card cialis manufacturer couponkamagra link kamagra gel

Özal 'ın ''üyelik talebi'' Komisyondan çevrildiğinde (1989), Brüksel'de nedenlerini araştırmıştım. 63 Anlaşması'nı imzalayan Komisyon görevlilerini bulup konuşmuş; onlardan ''tarihi bir analiz'' istemiştim.

63'te Ankara Anlaşması'nı imzalamak için Türkiye'ye gelen delegasyon üyelerinden Francesco Fresi ; ''AET; Türklerin siyasi ve ekonomik taleplerini ciddiye almıştı ama hiç ciddiye almadığı bir konu varsa, o da tam üyeliği ilgilendiren maddeydi'' demişti; ''6'lar bu konuya hiç önem vermiyordu. Bu madde sırf Türkleri tatmin edecek bir anlaşma maddesi olarak Ankara Anlaşması'na eklenmişti. Gerçeğe dönüşeceği hiç düşünülmemişti...''

Komisyonda basın görevlisi olarak yer alan İngiliz gazeteci John Lambert da, ''Havayı tamamıyla Yunanlılarla imzalanan Ortaklık Anlaşması'nın şartladığını'' söylemişti: ''Komisyonun havası... 'Yunanlılarla böyle bir anlaşma imzaladığımıza göre, Türkiye'ye de bir şeyler yaptığımızı göstermeliyiz' şeklindeydi. Tam üyelik sorununun mümkün olduğu kadar güç ve uzak bir ereğe dönüştürülmek istendiğini gayet iyi hatırlıyorum. İlk girişimi yapmakla Yunanlılar akıllılık etti, Türkler kaba saba bir anlaşmayla yetinmek zorunda kaldı, şeklinde konuşmalara şahit olduğumu anımsıyorum...''

70'lerin ikinci yarısında ''Türk masasına'' bakan Charles Caporale ise ''Türkiye ve Yunanistan'ın farklı yolların yolcusu olduğunu anlamak için Ankara ve Atina anlaşmalarını karşılaştırmak yeterli'' demişti; ''Anlaşmalara göz attığınız zaman; Atina Anlaşması'nın Yunanistan'ı tam üyeliğe hazırlamak için yapıldığını, Ankara Anlaşması'nın bunun gerisinde kaldığını görüyorsunuz... Yunanistan anlaşması, ortak tarım politikasının 'müzakeresini' içeriyordu. Ankara Anlaşması Türkiye'nin ortak tarım politikasını olduğu gibi kabul etmesini öngörüyordu. Yunanlılar işçilerin serbest dolaşımında da Türkiye'den ileri, otomatik şekilde işleyen haklar elde etmişti...''

'Müzakere çerçevesindeki' mayın...

Niye böyle uzun uzun tarih anlatıyorum? ''Ortaklık Anlaşması'' yılları alışkanlıklarının çünkü, 17 Aralık zirve yaklaşımına ve taslaklara bire bir yansıdığını görüyorum... Nedir bunlar derseniz:

1. Aradan sanki 40 yıl geçmemişçesine... tam üyelik sorununun hâlâ mümkün olduğu kadar güç ve uzak bir ereğe dönüştürülmek istenmesi...

2. Türkiye'nin yolunu bu kez de Hırvatistan'dan ''ayrı tutma'' istemi...

Bu artık bir Brüksel klasiği oldu... 63'te farklı çerçevelerde kurgulanan Atina ve Ankara anlaşmalarından sonra, AB Helsinki'de de aynı şeyi yapmış; bizimle birlikte ''aday'' ilan ettiği diğer 12 ülkeyle ''müzakere açarken'' ; Türkiye ile açmamıştı.

Şimdi de son anda kuyruğa giren Hırvatistan'la Türkiye'nin ''müzakere çerçevesini'' ayrı tutmaya çalışıyor. İşte 17 Aralık'ta Türkiye'yi bekleyen en büyük tuzak budur: Türkiye'yi bir biçimde gene ''izole etmek'' ve diğer aday Hırvatistan'dan ''soyutlamak'' ... Bu yapıldığı anda; tüm diğer paragraf ya da cümlelerde ne söylenirse söylensin, bir ''özel statü'' ya da ''özel adaylığın'' yolu açılmış olur...

Bunu nerden çıkardın diyenlere, taslak metinlerin 22. paragrafını dikkatle incelemelerini öneririm. ''Hırvatistan'' la Türkiye için düşünülen 'farklı müzakere çerçevelerinin' anahtarı; 22. paragraftaki tek bir sözcüğe gömülmüş: ''This'' ve ''each'' . Bu metinlerin teknik dilinden anlayan diplomatlarca -şimdiye dek çıkan- ''en iyi taslak metin'' olarak adlandırılan ilk metinde ''bu (this) müzakere çerçevesi'' ifadesi kullanılıyor... İlk metindeki ''bu'' sözcüğü, tüm adaylar için geçerli olacak ''aynı modalitelere sahip bir müzakere çerçevesi'' ima ediyor.

Son iki taslakta ise, ''bu'' sözcüğünün yerini ''her'' (each) kelimesinin aldığını görüyoruz. ''Bu -yani tek- müzakere çerçevesi'' yerine ayrı ayrı ele alınabilecek ''her müzakere çerçevesi'' deniyor. Uzman diplomatlar işte burada bir alicengiz oyunu kurgulandığını düşünüyor. Son taslaklara şekil veren 1 Aralık tarihli COREPER tutanaklarına dönüp baktığınızda, bu konunun Brüksel'deki AB daimi temsilcileri tarafından açıkça tartışıldığını görüyorsunuz. ''Özel statü'' cephesi; Fransa ve Avusturya ''Hırvatistan'la Türkiye'ye aynı müzare çerçevesi uygulanmasını sakıncalı'' buluyor. Dönem Başkanı Hollanda da dönüp onlara ''Yok canım, olur mu öyle şey!'' demiyor. Ya ne diyor: ''AB'nin adaylar arasında ayrımcılık yaptığına dair malzeme üretmeyelim!''

Ortaklar belli ki bunun üzerine ''cinfikir'' bir buluşta birleşip; 22. paragrafa ''Bu müzakare çerçevesi'' yerine ''Her müzakere çerçevesi'' tanımını koyuyorlar. Ve buna uyanmayacağımızı varsayıyorlar. Bir ülke bu kadar da aptal yerine konur mu?