AB6 Aralık 2004 00:00

Yiğit Bulut'a gelen okuyucu e-posatası

Bir okuyucumuz mesaj göndermiş: "Yiğit bey, bugüne kadar konuları milli duyarlılık içinde ele aldığınız için bu mesajı size göndermeyi uygun buldum. Yiğit bey, ne olacağı belirsiz, geleceği olmayan 'AB denilen topluluğa' bunca taviz neden veriliyor? AB parlamento başkanı Türkiye'ye geliyor, bir grup 'işadamı' sıfatlandırılan şahıs adamın önünde 'ekselans' diye yerlere kadar eğiliyor. Aynı salonda başkanın Türk vatandaşı dahi olmayan korumaları soru soran bir Türk gazeteciyi dövüyor, diğerleri başkanı alkışlıyor.discount drug coupons lilly coupons for cialis free discount prescription cardnaproxennatrium zygonie.com naproxen kruidvatcleocin 150 mg mattnichols.co.uk cleocin 300 mgcialis sample coupon prescription card discount cialis manufacturer coupon

Adam Türkiye Cumhuriyeti'nin iki başkenti varmış gibi 'Diyarbakır'a gideceğim' manifestosu açıklıyor, işadamı denilen zümre 'ekselanslarının' peşinde ne olduğunu dahi algılayamıyor. Rum patriği T.C. devletine başkaldırıp, ABD'den gelenlerle birlikte Lozan'ı tanımadığını açıklıyor, arkasından dalga geçer gibi polis teşkilatına 2.8 milyar bağış yapıyor, koca Türkiye'den ses çıkmıyor.

Şimdi soruyorum size; bunca taviz neden veriliyor? İMKB'de işlem gören 30 şirket biraz daha değerlensin, dövizde sıcak pozisyon açanlar biraz daha para kazansın veya
orta ve alt sınıf esnaf vize dahi alamazken, birkaç işadamı gümrük birliğinin nimetlerinden yararlanıp, AB'den kredi alsın diye mi? Yiğit bey, benim kaybedeceğim bir şey yok. 300-500 milyon aylık gelirim var, bu AB kandırmacası ile de kısa vadede kazanacağım hiçbir şey yok, yalnız kaybedeceğim öyle bir şey var ki; o da gururum, özgürlüğüm ve ülkem. Bu halk, bu oyuna daha çok uzun süre seyirci kalmaz ve aldatmacanın açık vereceği ilk gün, verilen tavizlerin muhasebesinin yapılacağı gündür."
Sevgili dostlar, madem özgürlük, madem her şey tartışılsın işte bir Türk vatandaşının AB konusunda ve özellikle 'AB yolunda şekillenen, şekillendirilen' Türkiye konusunda düşündükleri. Yorum yapmadan sizlere aktardım ve analizini de sizlere bırakıyorum. Bu noktada 'ekonomi-taviz' dengesine dönmek ve şu soruyu sormak istiyorum: Siyasal tavizlerle ayakta duran, sıcak para ve 'Aman döviz girsin' dinamiği ile iyi görünen bir ekonomide iyileşme kalıcı olabilir mi? Bana göre olamaz ve tarih boyunca da olmadı. İşte yakın tarihimizden birkaç güzel örnek:
- Tarih Ekim 1875... Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, Osmanlı'nın kurtuluş yolunda en önemli adımı olan 'Faizde tenzilat' kararını açıkladı. Osmanlı devleti faiz borçlarının beş yıl süreyle ancak yarısını ödeyeceğini ve ödeyemediği kısım için yüzde 5 faizli tahviller vereceğini açıkladı...
- Tarih Mart 1876... Osmanlı devleti, borç ödemelerinin tamamını durdurduğunu açıkladı. 'Ödemekle bitmeyen faiz-borç sarmalında' alınmış en doğru karardı... Yok edilme süreci Osmanlı sanayi yapısını tamamen çökerten 1839 Baltalimanı Anlaşması ile başlamıştı. 1838 yılında Reşid Paşa, ilk olarak Lord Stratford ve sonrasında Avrupa'nın diğer devletleriyle serbest ticaret anlaşmasını imzalamış, Osmanlı devletçi ekonomiyi rafa kaldırarak gümrük vergilerini İngiltere ile birlikte saptamayı kabul etmişti. Bu adım ile Osmanlı, ucuz mallar cenneti haline gelirken, üretmediğini tüketen bir toplum haline de gelmiş ve en verimli alanlar yabancı sermayenin eline geçmişti. Osmanlı, Avrupa piyasasına tahvil satarak borçlanmaya başladı. Bu arada dünya 'petrol servetlerinin' hazırlığını yapmış ve Osmanlı süratle borçlandırılırken, topraklarındaki petrol yatakları ise yabancılar tarafından paylaşılmaya başlanmıştı.
- Tarih Mayıs 1876... Borç ödememe kararı ilk sonuçlarını vermeye başladı. 'Başkaldıran boyunduruk altındaki Osmanlı'ya' ilk isyan kışkırtmalar sonucu Balkanlar'da başladı. Aynı günlerde İstanbul'da medrese öğrencileri ayaklandı ve borç ödememe kararını alan Sadrazam Nedim Paşa azledildi. 1878-1881 Osmanlı hazinesi Düyunu Umumiye'ye teslim oldu...
- Tarih Ocak 1978. Bugünün temeli Dünya Bankası'nca hazırlanan raporla atıldı. Raporun imzalayıcıları Kemal Derviş ve Sherman Robinson idi. Hükümetler bu rapora uymayı kabullenmezken, 1980 darbesiyle uygulamaya konulan bu raporla, Türkiye'nin 1978'e kadar başarıyla süren kalkınmacı, bireysel ve küçük ölçekli sermaye birikimlerine dayalı yapısı, büyük ölçekli çokuluslu sermaye ilişkilerinin kontrolünde serbestleşmeyi savunan bir dinamiğe dönüştü. Ekonomide uygulanan bu yanlış programın izlenmesiyle verilen yüksek faiz, sıcak para girişi gibi ödünler Türkiye'nin varlıklarının yurtdışına kaçmasına sebep oldu...
- Tarih 1980 sonrası. 'Yok' denecek kadar az olan borç stokumuz, her yıl bütçemizin yüzde 40-50'sini vermemize rağmen 300 milyar dolara dayandı... Türkiye, 70 milyonu ile çalışıp 3-5 bin gerçek-tüzel (iç-dış) kişiye gelirinin yüzde 50'sini aktarır hale geldi... 2001 yılında borsa ve kurdaki hareket sonrası, Türkiye IMF tarafından atanan '1977 raporu yazarına' teslim edildi ve dünya üzerinde görülmemiş bir dolar faizini tefecilere aktarmaya başlarken, IMF'ye en borçlu üç ülkeden biri oldu...
Sonuç: Bana, 'AB yolunda atılan adımlar için ne diyorsun? Neden eskisi kadar sert değilsin?' diyorlar. Açıkça söyleyeyim; eğer eskisi kadar sert değilsem 'AB'ye üye olacağımıza, AB'nin hayrımızı istediğine' inandığımdan değil, sadece 'bu çıpayı kullanarak birkaç yıl sabit bir ülke olabilir' fikrine inandığımdan. AB'nin orta vadede 'var olabileceğine' de, Türkiye'yi gönülden istediğine de inanmıyorum ve 'stabilite' yolunda geçici bir çıpa olur mu? diye sorguluyorum. Yalnız bir gerçek de var ki; tavizin artık tadı kaçmaya ve var olan Türkiye Cumhuriyeti dinamiklerine su katılmaya başlandı. Şimdi kafamdaki soru şu: Çıpadan vazgeçip, daha
sert ses çıkarma zamanı geldi de geçiyor mu?