Azılı Teslimiyetçilerin Azınlık Bayramı - TARIK BAHRİ ÖZMEN
Teslimiyet Kilisesi mensuplarının göğüslerini kabartarak anabilecekleri “belirli günler ve haftalar” listesine yeni bir tarih daha eklendi: 6 Ekim. Günün mana ve ehemmiyeti üzerine atılan nutuklar gazete sütunlarından, televizyon ekranlarından sokaklara taşıyor. “Tarihi Gün” manşetleri eşliğinde ilki idrak edilen Azınlık Bayramı’nın müsebbibi olan rapor, artık ezberlediğimiz laf salataları ve şeytana papucunu ters giydiren taktiklerle Türk milletine “yedirilmeye” çalışılıyor.acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadacoupons for cialis 2016 prescription savings cards prescription drug cardscialis manufacturer coupon cialis coupons and discounts drug coupon card
İlerleme Raporu yayınlanır yayınlanmaz, ne büyük bir başarıya imza attıklarını ilan etmek için kameraların karşısına geçen başbakan, raporda “çifte standart” olarak nitelenebilecek hususların var olduğunu söyleyen gazeteciyi “yanlış tercüme” yapmakla suçladı. Başbakanı dinleyip “doğru tercümeyi” aramak maksadıyla dış işleri bakanlığının internet sitesine girenler, gerçekten de hazmı kolaylaştırması için “hafifletilmiş” bir metinle karşılaştılar: “Türkiye’nin Katılıma Doğru İlerleyişine İlişkin Komisyon Tavsiyesi, Komisyon Tarafından Avrupa Konseyi ve Parlamentosuna Yönelik Bildirim.”
Bakanlığın, şimdiye kadar AB ninnisinin efsununa kendini kaptırmakla beraber, “azınlık” haberleriyle tepesi atıp, “bu kadar da olmaz ki” diyebilecekleri düşündüğü anlaşılıyor. Zira “resmi sitedeki gayrı resmi tercümede” ne Alevilerin azınlık olarak tanınmaları talebi, ne de Fener Rum Patrikhanesi ile ilgili “talimatlar” var. Bu “iyi uykular, tatlı rüyalar Türkiye” çevirisine bakıp da, bakanlığın adının “düş işleri” olarak değiştirilmesi gerektiğini söyleyenlere hak vermemek mümkün değil.
İşin aslına baktığımızda, AB Komisyonu tarafından hazırlanan “Tam Teslimiyet Yolunda İlerleme Raporu”nun, Türkiye üzerinde hesabı olan ne kadar iç ve dış çevre varsa hepsine yönelik bir “çağrı” mahiyetinde olduğu açıkça görülüyor. AB hayalinin Türkiye’ye yaptıramayacağı şey olmadığını yakînen bilen Brüksel komiserleri, Türkiye düşmanlarının ağzını sulandıran bir “menü” hazırlamışlar. Masaya Türkiyemizin yatırıldığı “ziyafet” sofrasına kimler davetli değil ki?
Raporun satır aralarında Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik bir operasyonunun ya da Kıbrıs, Ege vs. bölgelerde yapacağı herhangi bir askeri operasyonun derhal müzakerelerin kesilmesine yol açacağı ifade ediliyor. Peki, silahlı kuvvetlerimizi milli menfaatlerimizi korumak için kullanmamız yasaklanırken, Türkiye’ye 200 Leopar tankının satılacağı haberleri ne anlama geliyor? Bu soruya fakir-fukaranın boğazından kesmek pahasına Avrupa’ya rüşvet dağıttığımızı söyleyerek cevap verecek olanlar haklılar. Ancak bu eksik bir cevap. Resmin bütününü görebilmek için AB komiserlerine kulak verelim:
“Katılım beklentisi, Türkiye’yle komşuları arasındaki ilişkilerinin AB’nin kuruluş temelini oluşturan uzlaşma ilkesine uyumlu bir biçimde gelişmesini sağlamalıdır. AB’nin bu bölgelere yönelik politikalarına ilişkin beklentiler, Türkiye’nin komşularıyla varolan ekonomik ve siyasi bağlarını da içerecek şekilde gelişecektir. Birçok konu, AB’nin, orta vadede Ortadoğu ve Kafkaslar dahil olmak üzere, geleneksel olarak istikrarsız ve gerilimli olarak nitelendirilen bölgelerde tam anlamıyla bir dış politika aktörü olma zorluğunu ne şekilde göğüsleyebileceğine bağlı olarak gelişecektir.” Yani, çevrenizdeki bütün düşmanlarınıza istediklerini verecek, askeri gücünüzü de AB’nin “ulvî” hedeflerinin hizmetine sunacaksınız.
Müzakerelerin şimdiye kadar başka hiçbir ülkeyle yapılmadığı bir şekilde doğrudan Hükümetlerarası Konferans’la yürütülecek olması, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin istediği tavizleri koparabilmesini sağlayacak. Papadopulos, 17 Aralık’a kadar olan kısa vadeli ve 2005 yılı nisan ayına kadar Türkiye’den koparmayı umduğu orta vadeli tavizler listesini açıkladı bile. Kısa vadede istenecekler şunlar; Rum bandıralı ya da Rum limanlarından gemilerin Türk limanlarına yanaşabilmesi, Rum sivil uçaklarının Türkiye üzerindeki uluslararası hava koridorlarını kullanabilmesi, Türkiye'nin üyesi olduğu uluslararası forumlarda Rumların üyeliğine vetoyu kaldırması ve Rumların Ankara'da büyükelçilik açmasına izin verilmesi. Orta vadede koparılacak tavizler listesi ise şöyle: Türk askerlerinin üç yıl içinde adadan çekilmesi, Türkiye'den KKTC'ye göçün durdurulması, Türkiye'den gelen göçmenlerin dönüşüne yönelik Annan Planı'nda yer alan teşvik tedbirlerinin uygulanması, KKTC'deki Rumlara ait arazilerde inşaat yapılmaması, Maraş'ın Kıbrıs Rum tarafına bırakılması...
Erdoğan’ın “aileden biri” saydığı Yunanistan Başbakanının ülkesinden de benzer mesajlar gelmeye başladı. Yunanistan Cumhurbaşkanı Stefanopulos, İnebahtı hezimetinin yıldönümünde yaptığı konuşmayla, AB üyeliği sürecinde dillerden düşürülmeyen “medeniyetler buluşması” lakırdısının suyun öte yakasında nasıl anlaşıldığını ortaya koyarken, “talimatlarını” sıralamayı da ihmal etmedi. Yunan Cumhurbaşkanı, Hıristiyan donanmasının Türk donanmasına karşı 1571’de kazandığı zaferin Avrupa tarihinde önemli bir gelişme olduğunu söyledikten sonra ekledi: "Şimdi insan haklarını savunan birleşik Avrupa'dır ve Türkiye buna katılmak istiyor." Stefanopulos’un kısa vadeli taviz talimatları ise şunlar: “Türkiye, patrikhanenin ekümenik statüsünü kabul etmeli; Heybeliada Ruhban Okulu açılmalı ve Elen soydaşlarımızın malvarlıkları geri verilmeli...”
Ermenistan’ın talepleri, soykırım yalanının resmen kabul edilmesi gibi hususların çok yakında gündeme oturacağı “Avrupa Parlamentosu ve komşularla uzlaşmaya dayalı ilişkiler”e yapılan atıflardan belli. Peki ya AB tellallarının dillerinden düşürmediği refah vaadi? Raporda, Türkiye’ye fon aktarımı meselesinin ancak 2014 bütçesi çerçevesinde “değerlendirilebileceği”, işgücünün serbest dolaşımına “daimi” sınırlamalar konulabileceği söyleniyor. Tarım reformu adı altında işsizler ordusuna eklenmesi talimatı verilen milyonlar da cabası. Tam üyelik ihtimali de “Türkiye’nin teslimiyet performansı ne olursa olsun” müzakereler esnasında AB üyesi devletlerden birinin masadan kalkması ya da üyelik için on-on beş sene sonra yapılacak referandumlardan herhangi birinden “hayır” sonucu çıkmasıyla tamamen yok olacak.
Ancak rapor “altın vuruşunu” azınlıklar başlığı altındaki bölümde yapıyor. Alevi vatandaşlarımızın sert tepkilerine yol açan azınlık nitelendirmesinin yanı sıra, Türkiye’nin Lozan’a dayandırdığı azınlıklar hukukunun topyekûn reddi söz konusu. Lakin medyada estirilen havaya bakılırsa bu ifadeler sanki “sehven” metinde yer almışlar.
Leyla Zana’nın Brüksel’de yaptığı konuşmayı “Zana'dan 'azınlık' sitemi” başlığıyla veren Milliyet gazetesi, teslimiyetçi medyanın “çarpıtma, uyutma ve avutma” vazifesini nasıl sürdürdüğünün güzel bir örneğini sunuyor. Zana’nın “Ana dilim olan Kürtçe’yi hapiste öğrendim” sözleri karşısında, Kürtçe’yi annenden öğrenmediysen nasıl “ana dilin” olur sorusunu sormuyoruz bile. Ancak, azınlık statüsünü kabul etmediklerini, “asli ve kurucu unsur olduklarını” ifade eden beyanlarının ne anlama geldiğini deşmek gerekiyor. Sanki “birlik ve bütünlük” çağrısıymış gibi takdim edilen bu ifadelerde “self-determinasyon” talebi gizlidir. Uluslararası hukuk açısından “kurucu halklar”, ayrı birer entite olarak kabul edilirler. Birlikten çekilme talebinde bulunmaları da her zaman ihtimal dahilindedir.
Nitekim gelişmeler takip edildiğinde, Kürtlerle ilgili “azınlık” ifadesinin Türkiye’nin baskılarıyla değil, daha büyük taleplere zemin hazırlamak için rapordan çıkarıldığı açıkça görülüyor.
Türkiye üzerindeki AB boyunduruğu devam ettiği müddetçe bu taleplerin arkasının kesilmeyeceği de bir başka hakikat. Zira, uluslararası hukukun II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ikinci plana ittiği azınlık hakları meselesini Soğuk Savaş’ın hemen ardından gündeme taşıyan Avrupa’dır. Ayrıca Avrupa’nın azınlıklar üzerindeki hassasiyeti, AB’yi bir “süper devlet” şeklinde tahayyül eden, bunun gerçekleşebilmesi için de milli aidiyetlerin törpülenmesi gerektiğini düşünen çevrelerin uzun vadeli planlarıyla birebir örtüşüyor. Kısa ve orta vadede kazandıracağı “stratejik” imkanlar da cabası!
Üstelik Avrupa “azınlıklar” politikasını büyük bir iki yüzlülükle yürütüyor. Sormak lazım; en az iki kuşaktır Avrupa’da yaşayan, bir kısmı da Avrupa ülkelerinin vatandaşı haline gelmiş göçmenlere niçin azınlık statüsü tanınmıyor? Mesele, “azlık” ve “farklılık” ise daimi ikamet halinde bulunan bu toplulukların da azınlık “ayrıcalıkları”ndan faydalanmaları ve kayırılmaları gerekmez mi? Avrupa’da yaşayan Türkler üzerindeki asimilasyon baskısının anlamı nedir?
Sözkonusu olan Avrupa’ysa, “iki yüzlülükleri” teşhir eden soruları tüketmek mümkün değil. Bu sayıdaki beraberliğimizi Ramazan ayının ruhaniyetine sığınarak tamamlamak arzusundayım. İdrak ettiğimiz şu mübarek günlerde önümüze konulan teslimiyet paçavralarının karşımızda sömürge valisi edasıyla konuşan AB kodamanlarının yüzlerine çarpıldığı günleri de göstermesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.