Mandacılık Raporu ve Zavallı Türkiye - Semih Temizyürek
Türkiye’deki bütün AB muhiplerinin dört gözle beklediği “İlerleme Raporu”, yayımlanmasına yayınlandı; ama düşmanca bakış açısına rağmen hak ettiği muameleyi görmedi. Türkiye’nin millet ve devlet olarak elinin tersiyle itip AB yönetimine haddini bildirmesinin tam zamanı iken; yine medyatik mandacılık anaforunun içinde muasır kulluk el kitabına dönüştürülmeye çalışıldı. Aralık 2002 tarihinden bu tarafa Türkiye’nin önü açılıyor palavraları sıkanların bile, mandacılık ayininin ön saflarında yerini aldıkları görüldü. coupons for cialis 2016 prescription savings cards prescription drug cardsdiscount drug coupons click free discount prescription cardsymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenaoxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin
Evet, çeşitli niyet ve hesaplarla AB makamlarına ram olan bağnaz AB’ciler ile muhafazakârlıkları koltukları muhafaza etmekle sınırlı sonradan AB’cilerin heyecanla bekledikleri rapor, yeni bir mandacılık sürecinin somut habercisiydi. Türkiye AB’ye yaklaşıyor dendikçe, AB uzaklaşıyor; hatta küstahlaşıyor ve ceberrutlaşıyordu. Fakat, gerek AB aşkı, gerekse mandacılık içgüdüleri, ruhlarını ve beyinlerini esir aldığı için, acı hakikatler tatlı dayatmalara ya da hayallere dönüştürülmeye devam ediliyordu.
Tabiî olarak, ahaliyi avutup uyutma siyasetinin bundan başka bir anlayış üzerine kurulması da mümkün değildi. AB’ye yamanma ve yaranma tayfasının profesyonel olanları ise, daha birkaç gün öncesinden kutsal-tartışılmaz AB hakikatine hazır olmamızı öğütlüyordu.
Raporun, Türkiye’ye “kırk katır mı, kırk satır mı isterseniz?” nevinden iki seçenek sunduğu açıktı. Birincisinde, mevcutla avunun ve oyalanın, ama bizimle eşit ve adil ortaklık kurabileceğini hayâl bile etmeyin deniliyordu. İkincisinde ise, eğer daha hâlâ süreci devam ettirmek istiyorsanız, ikinci sınıf üyeliğe hazır olun uyarısı yapılıyor ve bunun da birçok ön şartları bulunduğu açıkça ifade ediliyordu. Raporun lâfzı ve ruhundan çıkan özet ise, 15-20 yıl içinde Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarma stratejisinden başka bir şey değildi. AB derin devletinin, ülkemizde “teslimiyet devrimleri”yle birlikte beklentilerin artmış olduğunu gözlemlediği, bu sebeple de daha şeffaf/net hâle geldiği anlaşılıyordu.
Biraz daha ayrıntıya geçmeden evvel, Türkiye’den gelen şaşırtıcı düzeydeki ılımlı tepkiler karşısında AB’li kodamanların ne hissettiklerine dair tahminimi paylaşmam gerekiyor. İnanıyorum ki, bu kadar net reddiye ve aşağılamayı, Türkiye’nin bu kadar kolay hazmedebileceğini düşünmüyorlardı. Bunun için de, avutucu mesajlar vermeye devam ettiler. Ama yine de, hem çok şaşırdıklarına hem de çok sevindiklerine şüphe yok.
Niçin şaşırıp sevinmesinler? Adamlar, dillerinin müsaade ettiği açıklıkta, Türkiye’yi, bırakınız “ortak” yapmayı, normal bir aday ülke olarak dahi görmediklerini beyan ediyorlar; fakat karşılarında, gözleri kör edilmiş, tarih hafızası silinmiş, dili bağlanmış, vicdanı köreltilmiş “kocaman” bir cüsse duruyordu. Ucu açık, üyeliği garanti etmeyen bir “müzakere”(!) süreci teklifinin ayan beyan ortaya konması karşısındaki “evet amacı” tepkinin başka ne anlamı olabilirdi? Afrika’daki ilkel kabile mensuplarına bile sorsanız, bu tablo karşısında aynı cevabı alırsınız; ama Türkiye’deki bağnaz AB’ci entelektüel tayfaya sorduğunuzda Batılı efendilerinin hikmetinden sual olunmayacağına dair bir dolu süslü lâf dinlersiniz.
AB derin devletinin, ilerleme adlı dayatma, oyalama ve çökertme raporundaki teklifleri, bununla da sınırlı değildi. Aslında hepsi birbirini tamamlayan birbirinden berbat olan tekliflerden müteşekkil bir “teslim alma projesi”yle karşı karşıya bulunuluyordu. Üye olmayı düşünüyorsan, bütün AB üyesi ülkelerin sahip olduğu, (zaten bunlar AB oluşumunun temel esprisini oluşturur) haklardan yararlanmayacaksın hakikatini en baştan kabul et denmişti. Yani Türkiye’den AB’nin “ayak işleri”ni ve “sınır bekçiliği”ni yapmaya hazır olması isteniyordu. 2015 yılı sonrası için AB yeryüzü cennetinde vaat edilen “vaha” da özetle bundan ibaretti. Aksini iddia eden, ya yalancıdır, ya cahildir, ya da haindir.
Raporun tasvir ettiği ilişkilerde ve müzakere sürecinde AB tarafı kendi bakış açısını böyle tarif ediyordu. Raporun, bir de doğrudan Türkiye’nin yapısı ve geleceği hakkında çizdiği model, daha doğrusu biçtiği kefen tarafı vardı. AB derin devleti, AKP iktidarının açgözlülüğü ve pişkinliği ile malûl hâle gelen “Türkiye Cumhuriyeti”ne yeni azınlık politikaları, belki de yeni cumhuriyetler dayatırken dahi diplomatik dili bir kenara bırakmış görünüyordu. Cüreti ve küstahlığıyla haddini çoktan aşan AB derin devleti, sadece Türk devleti ile değil, Türk milleti ile bile davalı/problemli olduğunu kanıtlamıştı. Bu rahatlık ve düşmanlıkta, şüphesiz iktidarın ve medyanın AB dolmuşuna binme sevdaları yanında, siyasî ve toplumsal muhalefetin şaşkınlığının, hatta şapşallığının da payı vardı.
Kısaca vurgulamak icap ederse, tarihî vesika değerindeki raporda, bir yandan Türkiye’nin siyasî kriterleri karşıladığı tescil ediliyormuş gibi yapılırken; diğer yandan siyasî, sosyal, dinî ve etnik kriterler, yani daha büyük tuzaklar gündeme getiriliyordu. Başta yeni azınlık kategorileri icat etme ve azınlık hakları geliştirme olmak üzere, ortaya konan “Brüksel Mandacılık Kriterleri”nin Türkiye’yi nereye sürükleyeceği yeterince belli değil midir? Bunlar, Türk milleti ve devletinin tasfiyesi sürecinin kilometre taşlarından başka birşey değildir. Türkiye’nin millî ve sosyal dokusuyla bile bile oynamanın farklı bir anlamına, ancak “muasır gaflet ve ihanetin faziletleri” sözlüğünde rastlanabilir.
Hazır mevzu, AB teslimiyetçiliği-dayatmacılığı diyalektiğinin giderek “Türkiye tasfiyeciliği”ne doğru gözle görülür bir evrim geçirmeye başlamasına gelmişken, bir noktaya bilhassa parmak basmak gerekiyor. Çünkü, Tayyip efendi ve şürekâsının, medyatik mandacılar tarafından yere göğe sığdırılamayan “AB’yle avunma ve avutma siyaseti”ne gönderme yapmakta fayda var.
Neymiş efendim; Türkiye’nin AB’ye girmesi, “medeniyetler ve dinler arası barış” açısından çok önemliymiş. Türkiye, AB’yi kuvvetlendirir, stratejik derinlik kazandırırmış. Türkiye böyle bir buluşmayı ve barışı temin edecek yegâne unsurmuş... Hadi milâttan (rapordan) önce, buna stratejik sığlığınız yüzünden samimiyetle inanıyor; ya da AB teslimiyetçiliği ve muktedirlik oyununu muhafazakâr tabanınıza yutturmak için böyle bir ambalaja ihtiyacınız vardı diyelim. Ama bundan sonra aynı teraneyi tekrarladığınızda, altında başka bir şey aramak farz olur, unutmayın!
Nasıl farz olduğunu da söyleyeyim. AB derin devletinin komiserleri, raporlarında Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini sökmek istediklerini açık seçik beyan ederken; Türk milleti’ni inancıyla, kimliğiyle tarumar etmeyi dayatırken “medeniyetler arası barış”tan söz etmek, en hafifinden abesle iştigâldir. Devletini ve milletini ortadan kaldırması beklenen bir Türkiye, bırakınız medeniyetler arası barışın aktörü olmayı, kendini bile temsil edemeyecek hâle gelmiş olmayacak mı? Meselenin Türkiye tarafı böyleyken, ya Avrupa tarafı? Adamlar, Türkiye’nin kendi olarak var olmasını ve temsil edilmesini düşünmezken, hangi medeniyetin ve dinin temsilcisi olarak muhataplık ilişkisine girmemizi kabul eder yahut düşünebilir? Hâşâ, böyle bir şeyi düşünmek bile caiz değildir.
Sözün özü, AB derin devletinin, dönüştürülmüş bir “Türkiye”ye “Avrasya’daki Truva atı” misyonu biçtiği yeterince açıktır. Şüphesiz, küresel imparatorluk peşindeki Amerikan devleti ile bu açıdan hem gizli hem de açık bir rekabet içindeler. AB’li kodamanlar da, artık kendi “Ilımlı İslâm Projeleri”ni, “muasır sömürge Türkiye” stratejilerini deklare etmiş bulunmaktadır.
Bunun için, hiç olmazsa büyük lâflar ederek, kendinizi ve milleti daha fazla kandırmayın, küresel kodamanları daha fazla güldürmeyin. Yoksa, “Aptessiz sofuya namaz dayanır mı?” atasözü bile sizi tasvir etmekte çok ama çok yetersiz kalacak!
Değerli dostlar, millî ve beynelmilel rezalet manzarası karşısında, acı da olsa, “Zavallı Türkiyem, sen bu hâllere de mi düşecektin?” sorusunu, artık sık sık sormadan edemiyorum. Mübârek Ramazan ayının başlangıcında, ülkemizi ve insanlığı bekleyen daha büyük musibetlerden, daha korkunç âkıbetlerden Yüce Allah’ın hikmetine ve himmetine sığınıyorum...