AB16 Ekim 2004 00:00

Korodan soliste - Gündüz Aktan

AB üyelik sürecindeki tüm sakıncalı gelişmeleri göz ardı eden, tüm engelleri küçümseyen ve tüm taviz taleplerini hemen kabul edenlere 'malum koro' diyoruz. Daha doğrusu diyorduk. Zira son aylarda AB üyeliğini 'her ne pahasına olursa olsun' destekleyenlerin sayısında ciddi azalmalar oldu. fusidinezuur voetschimmel click fusidinezuur acnesitagliptin phosphate and metformin hydrochloride read sitagliptin phosphate side effectsmicardisplus 80/25 mg ilkpirlantam.com micardis plus 80 12.5 mgoxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin

Liberal köşe yazarlarının katıksız AB inancına ilk darbeyi Kıbrıs'a ilişkin gelişmeler vurdu.
Kıbrıs'ta çözümsüzlükten Sn. Denktaş'ı ve Türkiye'yi sorumlu tutan ve Annan Planı'nı kabul etmemiz halinde sorunun çözümleneceğini sananlar hayal kırıklığına uğradı. 1999 Helsinki kararına aykırı olarak 'tüm ilgili unsurları' göz önüne almayan AB, referandumda hayır oyu veren Rumları üye yaptı. Kıbrıs Türklerinin barışçı davranışını ödüllendirmedi. Şimdi de GKRY'yi tanımamızı istiyor.
Derken AİHM'nin türban kararı geldi. Ardından da zina konusundaki krizle karşılaştık. AKP'nin tabanı mütedeyyin kesimlerle yandaşı köşe yazarları, din özgürlüğünden dini akidelerine uygun bir siyasi rejim oluşturmaya kadar uzanan hedeflerinin AB içinde gerçekleşmesi konusunda tereddüde düştüler.
O zamana kadar dindar yazarlarla birlikte hareket eden liberaller de, 'yeterince modern olmayanların farklılıklar adına tanınmasının demokrasiye uymayabileceği'ni mırıldanmaya başladılar.
Kopenhag Siyasi Kıstasları doğrultusunda reformların yapılması halinde AB üyeliğimiz önünde hiçbir engel kalmayacağını ileri süren liberaller ve iş çevreleri, kazın ayağının pek de öyle olmadığını anladılar. Almanya ve Fransa başta birçok AB ülkesinde etkin siyasi kesimler ve halkın büyük kısmı Türkiye'nin üyeliğine garip bir husumetle karşı çıkıyordu. Almanya'da Schröder-Fischer ikilisi, muhalefetin 'imtiyazlı ortaklık' çığlıklarına karşı üyeliğimizi başarıyla savunurken, kendi partisi dahil hemen tüm siyasi yapıya karşı tek başına mücadele eden Chirac, üyeliğimizi referanduma sunmayı tek çıkış yolu olarak gördü. Bu haksız ayrımcı yaklaşım üyeliğimizi büyük belirsizlik içine attı. Tarihi önyargıları ve halkların marazi infialini aşmak açısından yaptığımız reformların yetmediği anlaşılmaya başladı.
Nihayet Prodi'nin AP'ye sunarken 'şartlı' dediği, bir saat sonraki basın toplantısındaysa hiçbir şart bulunmadığını söylediği Komisyon raporu geldi. Üyelik garanti değildi. Uzun müzakereler sonunda kendimizi
'özel statü'de bulabilirdik. Diğer adaylardan farklı olarak, müzakerelerin büyük bölümünün Kürt ve Alevi 'azınlıklar' gibi iç siyasi konulara yoğunlaşacağı; gerçek anlamda teknik müzakerelerinse 'Kıbrıs' ve Yunanistan gibi ülkelerin şantajına bağlanacağı anlaşıldı.
Başbakan ve Dışişleri Bakanı, belki de kamuoyu önünde ilk kez, bu rapora ve Fransa'nın referandum girişimine kuvvetli ifadelerle karşı çıktılar. Bu itirazlara başta Fransa tüm AB basını, bizi haklı bulurcasına yer verdi. Artık büyü bozulmuş, Türkiye gecikerek de olsa ayılarak gerçek anlamda müzakere etmeye başlamıştı.
Bu durumda mahut korodan geriye bir elin beş parmağı kadar köşe yazarı kaldı. Belki büyük gazetenin kadrolu ve talimatlı küçük yazarı dışında kalanlar da yakında doğru yolu bulacaklar.
'Her ne pahasına olursa olsun'cular aşağıdaki temel noktalara ilişkin görüşlerini açıklamalılar: Kıbrıs Rumları 17 Aralık'ta tarih verilmesi veya daha sonra 31 bölüme (chapters) ilişkin müzakerelerin kapatılması sırasında veto hakkını kullanırlarsa, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıyacaklar mı?
Baskı altında 'azınlık' kelimesini birkaç yerde rapordan çıkarmasına rağmen, Komisyon'un Kürtlere, Alevilere ve belki de diğer gruplara azınlık hakları, yani kolektif haklar vermemizi istemesini, demokrasi adına sineye mi çekecekler?
Ermeni 'soykırımı' iddiasını üyelik perspektifi çerçevesinde
'çözümleyerek' soykırımı mı tanıyacaklar?
Fransa müzakereler sonunda imzalanan giriş antlaşmasının referanduma sunulmasını yasal zorunluluk haline getirirse, hayatımızı ve enerjimizi 10-15 yıl belirsiz bir 'hedefe' hasretmemizi mi savunacaklar?
'Bu sorulara evet diyecekler koro mu yoksa solist mi olacak' göreceğiz.