AB11 Ekim 2004 00:00

Ya Avrupa'nın Türkiye Oyunu? - Erol Manisalı

AB'nin Türkiye'nin alınmasına ilişkin görüşü, Türkiye'de medyamız tarafından kamuoyuna şu şekilde yansıtılmaktadır: - AB'de Türkiye'ye karşı olanlar var; - Ancak AB içinde Türkiye'ye sıcak bakmak isteyenler de bulunuyor. levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetescleocin 150 mg read cleocin 300 mgabilify link abilifykamagra kamagra wikipedia kamagra geloxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin

''Biz kararlığımızı sürdürelim, ileride olumsuz olanların düşündüklerini lehinize değiştirebiliriz'' düşüncesini yayıyorlar. Gerçekler böyle değildir. AB'de Türkiye'nin içeriye tam üye olarak alınmasını kimse istememektedir. Ancak Türkiye'nin ''içeri alınmadan'' AB'nin himayesi (mandası) altına alınmasını büyük bir çoğunluk içtenlikle istiyor.

Avrupa'da işin mutfağında tartışılan şudur:

- ''Türkiye'yi alıyoruz diye, onu kandırarak, bekleme odasına hapsederek mi bu işi yapacağız?''

- Yoksa, ''açık açık alamayacağımızı söyleyip, onu kendi isteğiyle mi himayemiz altına alacağız?''

Halkın Türkiye'ye karşı tutumuna gelince; 15 üyeli önceki AB içinde yapılan en ciddi ve kapsamlı kamuoyu araştırmalarında yüzde 70-80 Türkiye karşıtı bir kitle vardı. Ayrıca 15 ülkenin hiçbirinde, Türkiye'yi isteyen bir çoğunluk çıkmadı. Yani, (15-0) aleyhimize bir sonuç vardı.

AB 15'ten 25'e çıkınca yeni gelenler işçi gücünden mali yardıma, ticaretten bürokratik kadrolara kadar her alanda Türkiye karşıtları çok daha geniş ve derin bir zemin oluşturdular.

Mevcut düzen AB'nin çıkarına

AB 1977'de Lüksemburg doruğunda bir hata yapmıştı; Türkiye'ye açıkça, ''Seni almayacağız, kusura bakma'' anlamına gelen bir yanıt verildi. Ancak bu yanıt AB'nin Türkiye'yi elinden kaçıracağı gelişmeler doğurduğu için 1999'da Helsinki doruğunda hata düzeltildi ve ''oyalama politikasının sürdürülmesine'' karar verildi.

Oyalama politikasının sadece Brüksel'e ait olduğunu sanmak yanlış; 1994'ten beri Cumhuriyet' te ve kitaplarımda da belirttiğim gibi Türkiye'deki ''himayeci çevrelerin'' AB ile sistemli işbirliği, mevcut tek yanlı ilişki düzenini doğurmuştur.

AB'yi, Helsinki doruğu öncesinde ''oyalama politikasını sürdürmesi için'' bu çevreler ikna ettiler. ''Sessiz Darbe'' kitabımda bu işin Mayıs 1999'da Almanya ve Brüksel'de ''hangi Türkler'' tarafından gerçekleştirildiğini açık açık yazdım. Ecevit 'in Schröder 'e gönderdiği mektubun gerçek sahibi kesinlikle Schröder değildi.

Gayri milli sermaye çevrelerine 1999'dan sonra İslamcı siyasiler de eklendiği i çin durum daha ''vahim'' bir çizgi içine girdi.

Yeni 'ilerleme raporu'nun hedefi

6 Ekim'deki ilerleme raporu AB'nin ''Türkiye'yi oyalama politikasının'' resmi hale geldiğini göstermektedir. Türkiye içindeki gayri milli sermaye ve İslamcı siyasiler ile bu konuda tam bir ittifak içindedirler.

- AB yeni ilerleme raporu ile hiçbir yükümlülük altına girmeden ''Türkiye'nin AB'ye tek yanlı bağlanma sürecini bir adım daha geliştirmektedir'' . Görüşmeler başlasa bile her an kesilebilecek.

- Gümrük birliğine ''derinlik kazandırarak'' himaye düzenini kurumsallaştırmak ve Türkiye'yi dışarıda tutarak Ankara bürokrasisini Brüksel'e bağlamaktadır.

- Diğer adaylardan istemediği siyasi koşulları Türkiye'den isteyerek bekleme odasını ''müebbet hapis cezasına'' dönüştürmektedir.

AB zaten Türkiye'den alabileceği her şeyi almıştır. 6 Mart 1995 belgesi ile Türkiye'yi ticari, bürokratik ve siyasi olarak denetimi altına aldı. Türkiye pazarını planladığı biçimde ele geçirmeye başladı.

Türkiye'yi içine almanın AB için ne iktisadi, ne siyasi ne de kültürel bir mantığı kaldı. Aksine, bekleme odasında ''müebbet cezaya'' adeta mahkûm ederek bütün siyasi ödünleri alabilecek. Bu sayede Yugoslavyalaştırma süreci yürüyebilecek.

Kafalarını kuma sokarak ''ille de görmek istemiyoruz'' diyenlere önemle duyurulur