AB5 Ekim 2004 00:00

Yol biter, ödev bitmez - Yücel Sarpdere

Daha birkaç gün önce, başefendi özür dilemeye Verhuegen’in ayağına gidip emanet koltuğunun altına sıkıştırılıp kös kös geri döndüğünde bizim yalaka medya bunu zafer olarak nitelemiş ve şu ortak noktada birleşmişti: “Artık ev ödevi yok” !symbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cena

Oysa aralık ayında müzakere tarihi verildiğinde yaklaşık 15 yıllık bir süreç başlıyordu ve mantıken her şey bitmiş, ev ödevi verilmeyecek olsa Türkiye neden 15 yıl süründürülecekti?
Madem her şey bitmişti o zaman hemen hoş geldin partisi yapılır, üyelik yaftası başefendinin boynuna asılırdı.
Nitekim daha meselenin üstü soğumadan AB tarafından Türkiye’nin o dereye çok sulu götürülüp susuz gönderileceği anlaşıldı.
Üstelik bu süreç artık diplomasinin bilinen ayak oyunlarından çıkmış, ince ayar kibar git gellerden çıkmış, kaba bir aşağılamaya dönmüştü.
Bu durumu sadece “insan hakları”, “demokrasi” gibi eksiklerde aramak ne derece doğruydu?
Yada aşağılanma sadece Avrupa’nın “küstahlığıyla” açıklanabilir miydi?
Bu kadar aşağılanmada, hor görülmede, şamar oğlanına çevrilmede Türkiye yönetimlerinin, dış politikanın hiç sorumluluğu yok muydu?
Bizde bir söz vardır, “yapana değil yaptırana bak” derler.
AB bu cesareti nereden alıyordu?
Ama benzer bir skandal da İran ile ilişkilerde yaşanmıştı.
İki Türk şirketinin almış olduğu ihale, sırf bu şirketlere yönelik özel bir yasayla iptal edilmişti.
Bu, bizim medyanın dediği gibi, İran içindeki salt “reformcu, muhafazakâr” kavgasının bir sonucu olmuş olsa, Çin-İran anlaşmalarında neden böyle bir kavga yaşanmıyordu?
***
Oysa, “Türkiye’nin Ortadoğu ve Balkanların” yıldızı olduğu, bölgede hem ekonomik anlamda devleştiği, hem de çevrede büyük itibar kazandığı yolundaki anlatılan masallara bakacak olursak böylesi durumların yaşanmaması gerekirdi. Aşağılanmak bir yana, Türkiye adını duyan herkesin ayağa fırlaması, saygıyla ceket iliklemesi lazımdı.
Oysa görüldüğü gibi öyle olmuyor!
Gerek AB, gerek komşuların tavrından hiç de saygılı bir tablo ortaya çıkmıyor.
Tersine istenilmeyen bir ülke muamelesi yapılıyor.
Elbette bu istememezlik, bazılarının latife olsun diye söylediği gibi, “Amaninnn! Türkler geliyor!” korkusundan değildir.
İkinci Viyana kuşatması sendromundan hiç değildir.
Emperyalizm çağında artık kuvvetler dengesini belirleyen “kılıç kalkan” değil, paranın gücüdür.
Mesele Türkiye ile AB arasında olmaktan çoktan çıkmıştır.
Avrupa ile enerji bölgesi arasında en stratejik köprü olması bakımından Türkiye’nin önemi tartışılmaz bile.
Hal böyleyken eğer sorun sadece Türkiye olsaydı, Avrupa, böyle bir köprüden faydalanmak için üçü beşi aramaz, bugün horladığı bu ülkeyi çoktan “bağrına basardı”
“Şefkatli sömürgeci kollarına” alırdı.
Ama almıyor!
Süründürüyor!
Dünyaya teşhir ediyor!
Çünkü Türk dış politikası, kendi başına bir dış politika olarak değerlendirilmiyor.
Türkiye’ye Amerika’nın ileri karakolu gözüyle bakılıyor.
AB’den İran’a kadar gelen vuruyor, giden vuruyor!
Hani itibar?
Nerede saygınlık?