Siyaset13 Kasım 2004 00:00

TOPLUMSUZ BIRAKILAN BİREYLER - Erol Manisalı

Konferansımdan sonra bir anne, ''Giysi imal eden bir tesiste çalışıyorum; oğluma ürettiğim giysiyi götürüyorum, beğenmiyor marka istiyor, çaresiz kalıyorum'' diye yakınıyordu. Oğlu da annesi de çaresizdi. Oğul, kapitalizmin tüketim toplumunun koşullandırılmış bir bireyi olmuş. Robotun kullandığı metal yağı gibi, ''marka istiyor'' , sistemi ona dayatmış; ''mutlu olmak istiyorsan marka giyeceksin'' diyor, başka seçenek tanımıyor. acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadacoupons for cialis 2016 coupons for prescription drugs prescription drug cardsdiscount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialisclaritin mazilo claritinekombo claritin mazilocialis sample coupon prescription card discount cialis manufacturer couponkamagra link kamagra gel

Annesi de oğlu da vahşi kapitalizmin kıskacında, çaresizler.

- Öğrenci dernekleri, kulüpleri ''etkinlik yapmak için'' Türkiye'deki çokuluslu şirketlere dilenmek zorundalar. Devlet sosyalliği terk ettiği için olanak sağlayamıyor. Öğrenci, ÇUŞ'nin kucağına itilmiş, çaresiz.

- Öğretim üyesi araştırma yapmak için Sokrates bursuna başvurmak zorunda. Ulusal olanaklar kesilmiş. AB, her yıl Türkiye ile yaptığı ticaretten kazandığı 20 milyar doların binde birini ''iane gibi'' öğretim üyelerine verecek ve umut Brüksel'de olacak, hoca da esirler arasında. Öyle ya ''ulusal eğitim politikası'' yok ise eğitim gayri milli hale gelecek ve dış odaklara bağlanmak zorunda kalacak.

- Şirketler mi? Hele büyük olanları, hele küresel çalışanları; Batı kapitalizminin bir büyüğüne bağlanıp onların yerli ortağı ve bağımlı uzantısı olmak zorunda. ÇUŞ, ABD, Fransa ya da Almanya'daki merkezden Türkiye'deki ''yerli ortağı'' yönetecek ve yönlendirecek. Bu durumda Avrupa'daki, Amerika'daki kazanırken bizimki sürekli kaybedecek. Dış ticaret açığımızla birlikte dış borcumuz da artacak.

Türkiye'de ulusal iktisat, sanayi, dış ticaret ve teknoloji politikaları olmayınca ''yerli'' şirketler tek çare olarak yabancı şirketlerin Türkiye'deki faaliyetlerini yürüten fason tesisler olacaklar.

Öğrenciden ve öğretim üyesinden farkları kalmayacak. Şirketlerin patronları da ''Batı'daki büyük patronların Türkiye temsilcileri'' konumuna gelmiş olacaklar.

- 1990'da bir Başbakan Irak'a ABD ile birlikte girelim derken orduyu da aynı duruma getirmek istemiyor muydu? Madem Irak'ı işgal etmek istiyorlar, biz de onlara yardım edelim demedi mi? Orduyu da ''işgalcinin bir aracı haline getirmek istemedi mi?'' Çok şükür gerçekleşmedi, çünkü ''ordu olmaz dedi'' .

- Tarımda pancar, çay, tütün, pamuk, et, süt ve meyve üretimimizi ÇUŞ ile karşı karşıya bırakıp ezilmesine yol açmadık mı? Batı'nın dev şirketlerine ''imtiyaz'' sağlayarak, üreticimizi korumasız bırakarak, ulusal politika izlemeyerek, gümrük birliğine girerek bağımlı ve çaresiz hale sokmadık mı?

Olayın bütününü görmek...

Türkiye özellikle soğuk savaş sonrasında Batı kapitalizminin himayesi altına ''bilinçli olarak itilmektedir'' .

- Öğrencinin elini, avucunu Brüksel'e, ÇUŞ'ye açması isteniyor.

- Şirketlerin ÇUŞ'ye bağlanması için çaba gösteriliyor.

- Sanatçının, aydının ayakta durabilmesi için ''şirketlere ve dış odaklara bağımlı kılınması arzulanıyor'' .

- Hatta işçi sendikalarının bile ''yardım alarak'' bağlanması için çaba harcanıyor.

- Politikacıların da ''dışardan icazet almadan'' iş yapmalarını engellemek için iç sistem kuşatılıyor, toplumsal dinamikler törpüleniyor. Öğrenci, öğretim üyesi, şirket patronu, sendikacı, sanatçı, aydın, politikacı bir iş yapacaksa, ''gayri milli sermaye çevrelerine ve dış odaklara'' bağlanmak durumunda kalıyor ve Batı emperyalizminin kölesi durumuna getiriliyor.

Bir konferansımda izleyicilerin tümü benim savunduğum ''ulusalcı eğitim politikası'' nın arkasında duruyorlardı. ''Çocuklarını misyoner okullarına sokmak isteyenler lütfen ellerini kaldırsınlar'' dediğimde çok sayıda insanın kolunun havalandığını gördüm. Akılcılık ulusal politikayı öngörüyordu; ancak bireyler, ''sistemin tutsakları durumuna sokulmuşlardı'' , ellerinden başka bir şey gelmiyordu, çaresizdiler.

Eğitim toplumsal (ve toplumcu) kimliğini kaybetmişti. Gayri milli sermaye ve dış odaklar egemen olmuşlardı. Sosyal devlet kimliği kalmadığı için ''devletin eğitim kurumlarında bile'' , ulusal eğitim politikası izlenemez olmuştu.

Devlet iyice küçülüp toplumsal ve toplumcu kimliğini kaybedince meydan ''Batı emperyalizmine ve onların dahili uzantılarının tekeline'' bırakılmış oluyordu. Öğrenci, hoca kendi toplumundan koparılıyor; üretici Batı'nın dev şirketleri ile karşı karşıya bırakılıyordu.

Sorunun temelinde ise azınlıkta bulunan ancak etkinliği yüksek olan mandacı Türkiye'nin şimdilik, esas Türkiye'yi yönlendirmesi çarpıklığı yatmaktadır. Bu çarpıklığı düzeltmeden toplumda ''herkesin birlikte kazanacağı bir ortam yaratmak imkânsızdır.''

Ulusal cephede birleşmek, işte bu nedenle büyük önem taşımaktadır.