İstihbarat17 Haziran 2005 00:00

STRATEJİK İŞBİRLİĞİ ve KURULAN KÜRTDEVLETİ !

Dışişleri Bakanlığının, Kuzey Irak'ta bir “Kürt devleti” kurulmasının “casus belli (savaş nedeni)” olduğunu ileri süren raporunun basına yansıdığı ve Başbakan Ecevit’in “fiili bir Kürt devletinin kurulmuş olduğunu” açıkladığı gün, yani 16 Mayıs 2001’de, “Güneydoğu”daki görevlerinden dönen Genelkurmay Başkanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığına bağlı personeli taşıyan CASA tipi askeri nakliye uçağı Malatya’da kırsal alana düşmüş, subay, astsubay ve er toplam 34 görevli yaşamlarını yitirmişti... Ve......şimdilere böyle gelindi!naproxennatrium go naproxen kruidvatsymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenasitagliptin phosphate and metformin hydrochloride sitagliptin phosphate monohydrate melting point sitagliptin phosphate side effects

Dışişleri Bakanlığının, Kuzey Irak'ta bir “Kürt devleti” kurulmasının “casus belli (savaş nedeni)” olduğunu ileri süren raporunun basına yansıdığı ve Başbakan Ecevit’in “fiili bir Kürt devletinin kurulmuş olduğunu” açıkladığı gün, yani 16 Mayıs 2001’de, “Güneydoğu”daki görevlerinden dönen Genelkurmay Başkanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığına bağlı personeli taşıyan CASA tipi askeri nakliye uçağı Malatya’da kırsal alana düşmüş, subay, astsubay ve er toplam 34 görevli yaşamlarını yitirmişti.

Genelkurmay, “CASA’larda sistematik bir hata bulunmadığını” belirtecek, ama uçağın düşüş nedeni de açıklığa kavuşturulmayacaktı.

“Kürt devleti” ile ilgili açıklamalar ile uçağın düşüş tarihinin örtüşmüş olmasını, Kuzey Irak’ta, bir Kürt devletinin kurulup kurulmadığını açıklamak için değil, Kuzey Irak’a odaklanmış bulunan “müttefikimiz” ABD ile Türkiye arasında “stratejik işbirliği”ni sorgulamamıza varsayımsal bir örnek oluşturacağı için değindim.

Genelkurmay başkanının son konuşmasında da yinelediği gibi, “Irak’ın toprak bütünlüğünü” (Cumhuriyet, 12 Nisan 2003) başından beri savunmuş olan Türkiye, sembolik olarak içerisinde yer aldığı Çekiç Güç’ün, Kürt devleti kurma misyonunu engellemeye kalkışanların varlıklarına yönelik saldırılarını, ABD ile çatışmaktan kaçındığı için “sineye çekmiş”, ama tutumunu değiştirmemişti.

ABD ile Türkiye arasında stratejik işbirliğinden çok sık söz edilmekle birlikte, bu stratejinin ne olduğu hiç bir zaman açıklanmadı. Stratejik işbirliğinin olup olmadığı da bilinemedi.

Ama ABD’nin, bir stratejisi var ve biliniyor. Bu, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından açıklanan ve küresel egemenliğini simgeleyen “imparatorluk” stratejisidir. Bosna’dan Basra Körfezine uzanan ve Pakistan, Afganistan, Orta Asya ile Kafkasları içersine alan tasarımsal bu “imparatorluk”un kaidesini Avrasya, Avrasya’nın kalbini de Türkiye oluşturmaktadır.

Türkiye'nin “yeni jeopolitiği” ise, ABD'nin “imparatorluk” stratejisine uyarlanmış bir stratejidir ve Türkiye tarafından değil, CIA analistleri ve ABD stratejistleri tarafından belirlenmiştir.

“Ulus-devlet”ten “laiklik”e, “azınlıklar”dan “federasyon”a, “pantürkist” politikalardan “konfederasyon”a değin bir dizi başlık altında, Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerinin (yani “Kemalizm”in) eskidiği ileri sürülen bu yeni stratejiye göre, Türkiye, etnik, dinsel, mezhepsel ya da bölgesel federasyonlara bölünmeye, Balkanlardan Orta Asya’ya değin 225 milyonluk “Türk konfederasyonu” içersinde yer almaya zorlanmaktadır. Doğal ki, ABD’nin küresel egemenlik yörüngesine oturtulmuş uydu bir konfederasyon olarak ve doğal ki, zaman zaman kavga etmiş olsalar da kardeşleştikleri öteki etnik topluluklardan yalıtılmış salt Türk etnisitesine uyarlanmış bir konfederasyon olarak.

Türkiye’nin bu dışardan biçilen yeni-jeopolitiğine, kimi liderlerin sarıldığı, yeni yüzyılın, “Adriyatik’ten Çin Seddine” Türklerin yüzyılı olduğu yinelenerek bunu bağırlarına bastıkları belleklerde olmalı. Ama Türkiye’nin buna pek uyum sağlayamadığı da belirtilmeli.

Bunu, şu “itiraf”tan çıkarsamak da olanaklı:

Meditarranean Affairs şirketinin yayını olan Meditarranean Quarterly’nin Kış 1995 sayısında yayınlanan “Amerikan-Türk İlişkileri Yol Ayrımında” başlıklı yazıda, Türkiye’nin, “ABD’nin Ortadoğu’da, Türk cumhuriyetlerde ve Balkanlar’daki beklentilerine yanıt vermediği”, “Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasına razı olmadığı” görüşüne yer verilerek, “Türkiye’nin haddini aştığı”, “ABD’nin sabrının taştığı” ve “Türkiye’nin istikrarsızlığının ağırlaştırılacağı” ileri sürülmüştü. Bu yazının yayınlanmasından kısa bir süre sonra da, ABD basınının, “alevi-sünni savaşı” olarak niteleyeceği ve 21 insanımızın öldürüleceği Gazi olayları yaşanacaktı.

12 Martta (1995) yaşanan Gazi olaylarının, 20 Martta, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Kuzey Irak’a düzenleyeceği 35 bin kişilik operasyonu önlemek amacıyla başlatılan bir provokasyon olduğu da yazılacaktı. Bu operasyon, kararlaştırılan gün gerçekleştirildi. Ertesi gün, ABD, Türkiye’ye, “Çekil!” diyecek, Almanya, silah sevkini durduracaktı. Cumhurbaşkanı Demirel, Almanya Başbakanı Kohl’a mektubunda, “Çekiç Güç’ün altından yılanların çıktığını” yazacaktı. 

Çünkü Irak’ın, 36. enleminin kuzeyinde kalan bölgeyi, Irak hava saldırısından korumakla görevli olan Çekiç Güç, bir yandan PKK’ya modern silahlar taşımış, bu örgütün bölgede 20’ye yakın kamp kurmasına şemsiye oluşturmuş, bir yandan da, burada bir “Kürt devleti”nin kurulmasına katkı sağlamıştı.

Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in içersinde bulunduğu helikopterin, 17 Aralık 1992’de, Kuzey Irak üzerinde, Çekiç Güç’e bağlı 2 adet F–15 uçağı tarafından taciz edilmiş olması, bunun belirgin bir örneğiydi. Kuzey Irak’ta Kürt liderlerle görüşmelerini sürdüren ve savaşın, İran, Suriye ve Türkiye’nin bir araya gelerek bitirilebileceği görüşünü yineleyen Eşref Bitlis’i, Diyarbakır’a götüren uçak, İran, Irak, Suriye ve Türkiye dışişleri bakanlarının Şam’da bir araya gelmesinden bir hafta sonra, 17 Şubat 1993’te, Ankara üzerinde düşecek, Bitlis’in yanı sıra üç subay ve bir astsubay yaşamlarını yitireceklerdi. Genelkurmay, uçağın buzlanmadan düştüğünü açıklamış olmakla birlikte, bilirkişiler, uçağın buzlanmadan değil, motorundan daha önce çıkartılmış bir parça nedeniyle düştüğü doğrultusunda rapor vereceklerdi.

Tarihleri örtüşen şu iki olguya da değinelim:

5 Kasım 1997’de, Kıbrıs’ta, askeri tatbikat sırasında, Kara Kuvvetleri Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun başının hizasından geçen bir kurşun, arkasında bulunan Piyade Albay Vural Berkay’ın ölümüne neden olmuştu. Kurşun, Özel Harpte bulunan M-16’dan atılmıştı ve Amerikan yapımıydı. Basında, bir suikast olasılığı üzerinde duruldu, ama olay açıklanmadan unutuldu. Ertesi gün Girit’ten Viyana’ya giderken,  uçakta, gazetecilerin sorularını yanıtlayan Başbakan Mesut Yılmaz, “ABD’nin Irak’a saldırmak için İncirlik’i kullanmak istediğine” ilişkin yorumların doğru olmadığını belirtiyor, Türkiye’nin Kuzey Irak’a düzenlediği Şafak Operasyonu sırasında Çekiç Güç (Keşif Güç) çerçevesinde uçuş yapan ABD uçaklarının uçuşunu sınırlandırdığımızı/geçici olarak durdurduğumuzu anımsatarak, ABD’nin, bizden, bu uçakların sayılarının daha da artırılarak keşiflerini sürdürmelerini istediğini söylüyordu. (Cumhuriyet, 7 Kasım 1997)

Kanıtlanmamış oldukları için, bu örtüşmelerin bir rastlantı ve bu yorumların da bir varsayım olarak kalması olasıdır. Ama bu olaylardan, Çekiç Güç’ün Kuzey Irak’taki gizli misyonunun bir Kürt devleti kurmak olduğu sonucunu çıkarmak da o denli olanaklıdır.

Stratejik işbirliği” açısından belirtilmesi gereken ise, Kuzey Irak’ta, Türkiye’nin bir Kürt devleti kurulmasına karşı olmasına karşın, ABD’nin bir Kürt devleti kurulmasını küresel egemenliğinin olmazsa olmaz koşulu saymış olmasıdır. Dolayısıyla da, birbiriyle çatışan iki stratejinin, “stratejik işbirliği” adı altında ikide bir yinelenmesini mantıkla bağdaştırmak olanaklı değildir.

Bu stratejik “oyun”un renklerini daha iyi ayrıştırabilmek için, ABD’li stratejistlerin Türkiye’nin önüne koydukları Musul-Kerkük senaryolarını da anımsatmak gerekiyor:

Irak ile İran arasındaki savaşın Irak’ın yenilgisiyle sonuçlanacağını ileri süren Amerikalı stratejistler, İran’ın Musul’u alabileceğini, Suriye’nin de Musul’da hak iddia ettiğini söylüyorlar ve Türkiye’nin, “tarihsel hakkı” olan Musul ve Kerkük’ü, İran’a ya da Suriye’ye kaptırmamasını öneriyorlardı.

Savaş, Saddam’ın yengisiyle sonuçlanacak, bu senaryo arşive kaldırılacaktı. Körfez savaşı başladığı zaman, Riyad’da ve Riyad Otel’de iki ABD’li yarbay, Özal’ın özel elçisi bir gazeteciye, Saddam’ın ve Irak yönetiminin çökeceğini “muştuluyor” ve boşlukta kalacak Musul ve Kerkük’ü Kürtlerin alacaklarını, almakla kalmayıp, bir devlet kuracaklarını ve Türkiye’den de toprak isteyebileceklerini söylüyor, buna engel olmak için Türklerin kuzeyden ve karadan Musul’u almalarını öneriyorlardı. O dönemde, CIA’nın ve Özal’ın güdülediği gazeteciler, Musul ve Kerkük’ü almamız gerektiğinin altını çiziyorlar ve “Türkiye ya büyür, ya küçülür, bir tek böyle kalamaz!” diye yazıyorlardı.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasına koşut olarak ABD, bölgesel egemenlik haritasını kapatacak, küresel egemenlik haritasını açacaktı. Körfez savaşı biterken, kuzeyde Kürtleri, güneyde şiileri ayaklandıran baba Bush, yeni senaryosunu yaşama geçirmek için, ayaklandırdıklarını, Saddam’ın ayakları altında bırakmış, Türkiye’ye sığınan binlerce Kürdün ızdıraplı yaşamından kendisine bir kürk çıkarmanın yolunu tutmuştu. “Çekiç Güç” bu senaryonun öz çocuğu olarak doğacaktı.

Koskoca bir dünyada, avuç içi kadar bir Kürt devletinin kurulması konusunda, ABD ile Türkiye arasındaki stratejik görüş karşıtlığının, küresel boyuttaki “stratejik işbirliğini” etkilemeyeceği de düşünülebilirdi. Ama ABD’nin amacı bir Kürt devleti kurmak değildi. Ortadoğu’yu olduğu kadar, Pakistan ve Afganistan ile Orta Asya’dan Adriyatik kıyılarına uzanan Avrasya’yı içerisine alan ve küresel egemenliğinin trampleni olmasını tasarladığı ve istediği zaman, istediği gibi kullanabileceği bir “üs” olacaktı Kürteli.

Neredeyse yüz yıldır bir “beylik” olarak bağımsız kalabilmek için savaşmış, İngilizlerin sürekli gazabına uğramış, Sovyetler Birliği’nde aradığını bulamamış, zaman zaman ABD’nin oyununa gelmiş Molla Mustafa’nın çocuklarının ana-ata yurdu topraklarda bir devlet kurmak isteğini derinden duyumsamaları anlaşılır bir şeydir. Özellikle, İngilizlerin, Kürtleri Arap yönetimi altında yapay olarak bir arada olmaya zorlamış oldukları gözönünde tutulursa, bu isteğin, her zaman ve her durumda karşısında olmanın bizim açımızdan doğru olmayacağı da söylenebilir. Ama bunun, ancak, kendi sınırları içersinde halkının gönencini ve demokratik bir yapılanmayı amaçlamış olması durumunda destek bulabileceği de açıktır.

ABD’nin dört ülkeyi (Irak, Suriye, Türkiye ve İran’ı) bölmesinin, Ortadoğu’yu ve Avrasya’yı egemenliğinin potasında eritmesinin bir “üs”sü olarak kullanacağı bir “devlet”in, en yakın komşularından olduğu kadar bölge ülkelerinden destek alması ise olası değildir.

Yüzlerce yıldır birlikte yaşadıkları bir halkı, bugün yoketmekte olanların yedeğinde ve onların üniformaları içinde kurulacak bir “devlet”in, özgür ve bağımsız bir devlet olamayacağı gibi, komşuları devletlerin özgürlüğünün ve bağımsızlığının ellerinden alınmasının bir aracı olacağı da açıktır.

Buna karşılık, böyle bir “devlet”in, Türkiye’nin de arasında bulunduğu komşusu ülkelerin, kendi içlerinde, Kürt gerçeğini yadsımış olmalarının bir “bedel”i olacağı da gözardı edilmemek gerekir.

Not:

Bu yazıma şu notları eklemek istiyorum:

1. Yazı, Irak’a ABD-İngiliz saldırısının yoğunlaştığı günlerde 1 Nisan 2003’te yazıldı. Kuzey cephesinde beklenti vardı, ama bu cepheye ilişkin tartışmalar yoğunlaşıyordu. Bugün durum oldukça değişti.

2. Yazıda Çekiç Güç odağında vurgulanan olaylardan bazılarına, daha önce “Chomsky Keyfi”, “Niçin Mumcu? Neden ‘Umut’?”, “Oy Sivas, Koca Sivas” adlı yazılarımda ve bu yazılarımdan önce yayınlanan kitaplarımda değinmiştim. Yinelemeler zorunluydu.

3. Yazı, yazıldığı günlerde yayınlanabilseydi iyi olacaktı. Bu notun yazılmasından üç hafta kadar sonra yazıldığı günden bugüne birçok olaya tanık olduk. Yayınlanacağı güne değin de birçok olaya ve oluşuma tanık olacağız. Ama bizim açımlamamız öyle sanıyorum ki değişmeyecek. Bugün, Cumhuriyet’te “Genelkurmay Başkanı Özkök’’ün sözlerinden çıkarılmış “Oradan Çıkacaklar” başlığı altında verilen haberde, gene Özkök’ün, “Irak’ta dini, etnik ve bölgesel yapılanmaya gidileceği” görüşüne yer verilmiş.(12 Nisan 2003) Resmi söylemde Irak’ın toprak bütünlüğünü sürekli savunmuş olan Türkiye’nin, Irak’ın dinsel, etnik ve bölgesel yapılanmaya gideceğinin söylenmiş olması birbiriyle çelişiyor. Ayrıca bu görüş, 1993’te, Henze’nin Türkiye’nin “etnik, dinsel, mezhepsel ya da bölgesel federasyonlara bölünmesi gerektiği” görüşüyle de örtüşüyor. Bir başka deyişle, Irak’ın dinsel, etnik ve bölgesel bölünmesine yeşil ışık yakanlar, yarın Suriye’nin ve İran’ın ertesi gün Türkiye’nin etnik, dinsel, mezhepsel ya da bölgesel bölünmesi sürecine sokulmasına da yeşil ışık yaktıklarının bilincinde olmalıdırlar.