İstihbarat19 Mayıs 2005 00:00

MOSSAD KIBRISTA MI? - Hüseyin Mümtaz

Kıbrıs’taki İngiliz Üsleri; çok yakındaki, 1947’den beri Ortadoğu’nun bağrına girmiş Yahudi Devleti’nin “kasko sigortası”dır. Şimdi duyduk ki, hazırlanmakta olan yeni bir tezgâha göre KKTC’nin Magosa-Mehmetçik arasında kalan doğu bölgesinde Türkiye’ye bir askeri üs verilerek Türkiye’nin adadan tamamen vaz geçmesi planlanıyormuş.İşin kötüsü “bizim” yetkililerle de bu konuda görüşmeler yapılıyormuş.Kim, kimlerle, nerede, ne düzeyde görüşüyor, sormayın bilmiyorum.Çünkü uzun bir süredir bütün görüşmeler kapalı kapılar ardında, tanıksız tutanaksız ve gizli kapaklı yapılıyor.Kimin ne verdiği, hangi ellerin hangi ceplerde olduğu belli değil.new prescription coupons sporturfintl.com online cialis couponsclaritin mazilo claritinekombo claritin maziloabilify abilify alkohol abilify

      

               Tarifsiz kederler içinde değilim.

                Vehim de görmüyorum..

Paranoyak ise hiç değilim.

Sadece mantıki önermelerde bulunuyorum, akıl yürütüyorum.

İsrail’in yerinde siz olsanız, “çöplüğünüz” olan Doğu Akdeniz’in en stratejik adasını “boş” geçer misiniz?

Annan Plânı dahil yapılan bütün girişimlerde “adadan bütün askerlerin” çekilmesi gündeme gelir.  Taraflar bunu hep “Türk askeri, sonra Yunan askeri, eh en sonunda da Barış Gücü askerleri” olarak tercüme ederler.

Kimsenin aklına güneyde iki kocaman “egemen üs”te konuşlu İngiliz askerleri, Nükleer silahları, uçakları gelmez.

Onlar sanki Ebussuud Efendi’nin torunlarıdır. Dokunulmazlıkları vardır.

Peki, İngiliz Üsleri neden oradadır?

Artık ”Büyük” Britanya’sının adasının üzerinde bile güneşin battığı İngiltere için mi?

Görünürde öyle, fakat aslında Amerika için…

Kıbrıs’taki İngiliz Üsleri; çok yakındaki, 1947’den beri Ortadoğu’nun bağrına girmiş Yahudi Devleti’nin “kasko sigortası”dır.

Şimdi duyduk ki, hazırlanmakta olan yeni bir tezgâha göre KKTC’nin Magosa-Mehmetçik arasında kalan doğu bölgesinde Türkiye’ye bir askeri üs verilerek Türkiye’nin adadan tamamen vaz geçmesi planlanıyormuş.

İşin kötüsü “bizim” yetkililerle de bu konuda görüşmeler yapılıyormuş.

Kim, kimlerle, nerede, ne düzeyde görüşüyor, sormayın bilmiyorum.

Çünkü uzun bir süredir bütün görüşmeler kapalı kapılar ardında, tanıksız tutanaksız ve gizli kapaklı yapılıyor.

Kimin ne verdiği, hangi ellerin hangi ceplerde olduğu belli değil.

Magosa’daki bu askeri üs, emin olun kısa bir süre sonra İncirlik ne kadar Türk askerinin kontrolünde ise o da o kadar kontrolünde olur hâle gelecektir.

Yâni sonuçta kıymetli okuyucu Kıbrıs gitti gider..

Sağdan da saysan gider, soldan da saysan gider.

KKTC’de şu sıralar mide bulandıran ikinci olay ise “vatandaşlık” kayıtları.

Ama bu sefer güneyde kimlik-pasaport almış Türklerin değil, kuzeyde 74’den beri vatandaş olmuş “yerleşik”lerin listeleri.

Üç gün önce “Muhaceret Dairesi”nden vatandaşlık kayıtları çalındı.

Hırlı hırsızlar gece daireye girip sadece bu kayıtların olduğu bilgisayar kasalarını alıp gittiler.

Birleşik Kıbrıs’ın sınırlı sorumlu sendika ağalarından sâbit fikirli Ferdi Sâbit (ki gendileri şimdi başbakandır) “Organize bir suç örgütü halkı demoralize etmek için psikolojik savaş başlattı. Devletten güçlü suç örgütü kabul edilemez. Ne etin, ne tuzun kokmasına fırsat vermeyeceğiz" demiş.

Tahsili, mezun olduğu “meslek lisesinin müfredatı ile sınırlı” politikacılardan son yıllarda çok çektik.

Ferdi Sâbit de lise mezunu.

Bütün formasyonu, “sendikacılık”…

Ama “Marksist” sendikacılık.

“Psikolojik savaş”ı, ille de aktif eylem-faaliyet-hareketle yapılan bir şey zannediyor.

Psikolojik Savaş; sözle, yazıyla, şarkıyla, basın ve televizyon yoluyla yapılır.

Aklında, tahsilini gördüğü Marksist terminolojiye göre öğrendiği “silahlı propaganda birlikleri” kalmış.

Yanlış kalmış.

Gazetecilere olayla ilgili olarak;

"Asayiş konusunda bozulma var. Bu bozulmayı devlet kendi kurumları, sivil toplum örgütleri ve güvenlik birimleriyle giderme durumundadır. Eğer bir devletin yurttaşlarına dönük olarak asayiş konusunda art arda olaylar meydana geliyorsa ve Muhaceret Dairesi’ne girilerek muhaceret ve vatandaşlık bilgileri organize suç örgütünün ustalığıyla çalınıyorsa ve bunların faili yakalanmazsa, o zaman tuz da kokmuş demektir. O zaman yapacak bir şey olmaz. Ama Kıbrıs Türk halkının kendi dinamizmi, devlet yapısı ve güvenlik güçleri, tuzun kokmasına fırsat vermeyecek. Arka arkaya gelen bu olaylar bir suç örgütünün kendini devletten daha güçlü hissettirmeye çalışmasıdır. Kıbrıs Türk halkı, hükümeti ve devleti, kendinden daha güçlü bir suç örgütünü kabul edemez. Bizim asli görevimiz tuzun kokmasını engellemektir" demiş.

Başbakan Soyer, gazetecilerin sorularına karşılık, Muhaceret Dairesi’nden çalınan bilgisayarın günlük işlemlerin yapıldığı bilgisayar olduğunu belirtmiş ve "Devlete ait çok gizli bilgileri ele geçirdikleri gibi bir pozisyon yoktur" diye konuşmuş.

Soyer, "BM’ye verilen 40 bin kişilik Türkiye kökenli vatandaş listesinin de çalındığı" iddialarının hatırlatılması üzerine ise "Hayır, öyle bir şey yok. Kesinlikle yok. Günlük bilgiyle ilgili dokümanların olduğu bir bilgisayar. Bu tür spekülasyonlarla Kıbrıs Türk halkının özgüvenini ve hükümetin otoritesini sarsmaya çalışıyorlar" diye de ilâve etmiş.

İş dönüp dolaşıp o 40 bin kişilik malûm listeye geliyor.

Annan Plânı görüşmelerinin en kritik noktalarından birisini; Rumların adada kalmalarına başlangıçtan beri itiraz ettiği 74 sonrası göçmenleri ve bunların içinden kalmalarına izin verileceklerin sayısı teşkil etmişti.

Sonunda 41 bin kişinin adada kalabileceğine Rumlar râzı olmuş, bunların isimleri de “BM görevlilerine” teslim edilmişti.

Ancak halihazır “yerleşiklerin” sayısı bunun en az iki katı kadar olduğundan; referandumu ve sonraki seçim sonuçlarını etkileyeceği düşüncesiyle bu listede kimlerin bulunduğu; gizli tutulmuştu.

Cumhurbaşkanı Denktaş’a bile verilmemişti.

Denktaş 9 Mayıs günü Karpaz’ı ziyaret ederken şöyle söyledi.

"Klerides ile Annan planını zamanında konuşurken, ’Türkiye’den gelenler şu kadardır’ dediğimde, ’Denktaş, senin söylediğinin çok üstündedir, şimdi istersen sana mahalle mahalle listelerini getirebilirim’ dedi. Bizim de bilgimiz, bizim İçişleri Bakanlığı’ndan birisi bu bilgileri satmıştır. Bu gerçektir. Ben o günden bunun raporunu verdim. İçişleri Bakanlığı’ndan bir kişi o bilgileri maalesef Rumlara satmıştır."

Denktaş, "Annan planı kapsamında BM’ye verilen Türkiye kökenli KKTC vatandaşlarının listesinin de Rumların eline geçtiği yönünde" iddialar olduğunun anımsatılması üzerine ise şöyle konuştu:

"(BM Genel Sekreteri’nin eski Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro) de Soto vermiş olabilir. Hiç şaşmam. Bizim elde edemediğimiz bu isim listesini de Soto Rumlara vermiş olabilir yahut de Soto’nun etrafındaki bir memuru. Onun da etrafında bir hayli kaypak insan vardı çünkü."

Sonunda bunların mesele yapılmamasını isteyen Denktaş, "Esas mesele bu devlete, bu egemenliğe sahip çıkmaktır. Şunu bunu neden ederek kendi moralimizi bozmayalım. Neyi müdafaa ettiğimizi, niçin müdafaa ettiğimizi bilelim" demiş.

Burada iki yanlış var.

1) “Vatandaş” listesi’nin Cumhurbaşkanı’na verilmemesi; 2) “Vatandaş” listesinin yabancılara “gizli” verilmesi.

Kendi vatandaşlarının listesini gizli olarak üçüncü şahıslara veren bir devlet örneği dünya yüzünde henüz yoktur.

80.000 kişilik listeden hangi ölçütlere göre 40.000’i seçilmiştir?

Bunlar kimlerdir?

Gerçekten KKTC’de halen yerleşmiş olanlar mıdır yoksa Türkiye’de oturup da, Türkiye AB’ye girmeden “via KKTC” kolay ve kısa yoldan AB vatandaşı olmayı kafasına takan Akepe’ye yakın iş adamı-politikacı-basın erbabı-yandaş ekibi midir bunlar? 

                Üçüncü yanlış; “Bunların mesele yapılmaması” düşüncesidir Sayın Denktaş.

                Üçüncü şahıslara gizli kapaklı, Cumhurbaşkanı’nın bile haberi olmadan verilen listenin “karşı tarafa” geçtiği, “parayla bile satıldığı” sizin söyleminizle sâbit olduğuna göre bu mesele edilmeyecektir de ne edilecektir?

                “Şeffaf” devlette yabancılara, karşı tarafa verilen vatandaş listesi diye bir kavram olur mu?

                Bu; “vatandaş”tan gizli tutulur mu?

                Bu mesele halledilmeden vatandaşın devlete saygı duymasından bahsedilemez.

                Ve asıl psikolojik savaş; böyle faili meçhulleri ağızlar köpürerek hep aynı hedefe yönlendirmektir.

                Devletin askeri ve güvenlik güçlerini yıpratmaktır, onların yaptığını ima etmektir.

Bu şekilde ısrar sonuçta korkarım yine aynı kapıya, Yahudilere çıkacaktır.

Mossad-Rum gizli servisi ile işbirliği yapıyor olmasın?

Yahut kuzeyde artık elini kolunu sallaya sallaya cirit atmaya başlayan, vatandaşlara hastane faturası-mahkeme celbi getiren; bunun yanında oy kullanma-seçme ve Cumhurbaşkanlığı hariç” seçilme hakkı, RMM’de askerlik “hakkı tanıyan” Rumların “gizli servis” ajanlarına..

                Bir gece sizin de “ansızın kapınızı çalabilirler” sevgili Kıbrıs Türkü.

                Sakın bu defa “Bekledim de gelmedin” şarkısını siz pikaba-kasete-cd çalara koymayın.

                Tersine dünya..

                Bu gün Mayıs’ın 19’u.

                Klâsik bir 19 Mayıs yazısı olmadığını, yakışmadığını biliyorum.

Ama ne yaparsınız ki daha Mayıs’a çok var.

                Mütareke İstanbul’unu, İngiliz’in Şehzadebaşı Karakolu’nu basıp 6 askeri şehit ettiği Mart ayını yaşıyoruz daha.

               Tolunoğlu  HurşitPaşa’ya selâm olsun.                                     

  “57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA

57’İNCİ ALAY HERYERDE 

  HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ”