İstihbarat5 Nisan 2005 00:00
Derin devlet yok - Mahir Kaynak
Derin devlet kavramının 1995 yılında Sayın Nabi Avcı’yla yaptığımız bir televizyon programında ve daha sonra bunun Yeni Şafak gazetesinde yayınlanmasıyla ortaya atıldığını sanıyorum. Eğer daha önce kullanıldıysa ve bundan haberdar değilsem özür dilerim. Bu konuşmada Türkiye’de derin devletin varlığından değil yokluğundan şikayet etmiştim. Bugün derin devlete atfedilen eylemlerin uygulanmasının bize, kurgusunun dışa ait olduğunu düşünüyordum. Oysa derin devlet hem kurgulayan hem de uygulayan olmalıydı.cialis 5mg prix en pharmacie http://cialis20mgsuisse.com/5mg/prix-en-pharmacie cialis 5mg prix en pharmacieclaritin mazilo claritin tablete claritin mazilorenovation vejle site renova
En önemli örnek olarak da Sovyetler Birliği’ndeki değişimi göstermiş ve hiçbir zorlayıcı neden olmadığı halde Sovyetler Birliği’nin, onu yönlendiren derin devlet tarafından yeniden şekillendirildiğini ifade etmiştim. Mesela 1980 darbesinin uygulayıcısının içerde olmasına rağmen, asıl amacın Türkiye’nin ekonomik açıdan Batıyla bütünleşmesi olduğunu ve Özal iktidarının, darbeyi yapanlarla düşünce beraberliklerinin bulunmadığını, uygulayıcıların bu dönüşüm hakkında ne önceden ne de daha sonra bilgilerinin olmadığını düşünüyordum.
Türkiye’de derin devletin müdahalelerinin iki aşaması vardı. Birincisi birileri tarafından yaratılan ortama bir tepki olarak müdahalenin yapılması, ikincisi müdahaleyi izleyen ekonomik ve siyasi dönüşümlerdi. Bu iki aşama kesinlikle birbirinden bağımsızdı ve ikinci aşama dünyadaki güç odaklarının beklentilerini karşılar nitelikteydi. Bu nedenle beklenen işlevin sadece yarısını yapan derin devletin, operasyonun amaçlarını da belirleyen, yani senaryosunu da yazacak biçimde yeniden yapılanması gerektiğini düşünüyordum.
Demokratik bir düzende derin devlete ihtiyaç olmadığı ve bunun demokrasinin temel ilkeleriyle çatıştığı düşünülebilir. Bu konuda yazdığım bir makale ‘Duyduğunuz Ses Bir Yankıdır’ başlığını taşıyordu. Halk pasif belirleyicidir. Onun sosyolojik yapısını, değer yargılarını ve tarih boyunca oluşan kültürel birikimini yok sayamazsınız ama o yapıcı olamaz. Şöyle bir benzetme yapılabilir. Halk, üzerinde yol yapılacak bir arazi gibidir. Onun engebelerini hesaba katmak zorundasınız ama bu yolu dağın yaptığı anlamına gelmez. O sizi sadece sınırlar ve belirler.
Yönetenler hangi sesi verirse dağda o yankılanır. Onun kendine özgü bir bestesi yoktur. Dağın tabiatı sesi biçimlendirir. Bu ses ülkenin sesi olmalıdır ve bu da ancak bir derin devletin varlığıyla mümkündür. Oysa ben dağdan yankılanan seslerin hep başkasına ait olduğunu düşündüm.
Türkiye’nin güçlü ve etkili olmamasını onu yöneten ve yönlendiren bir derin devletin yokluğuna bağlıyordum. Bir devletin gücü ve etkisi tek bir faktörle açıklanamazdı. Bazıları ekonomik gelişmemişliğimizi, diğerleri Batılılara benzemediğimiz için geri olduğumuzu söylüyor ve iddiamızın bunlarla sınırlı olması gerektiğini düşünüyordu. Oysa her ülkenin güçlü ve zayıf yanları olabilirdi ve bunların hepsi birden değerlendirilirse Türkiye’nin aktör devlet sınıfına girebileceğini düşünüyordum ama tabi devlet konumumuz bir kader haline gelmişti.
Her ülkenin derin devleti kendi tarihinin bir uzantısıdır. ABD’de bu yapı iş adamları, bazı aydınlar ve bürokratlardan, İngiltere’de kraliyetin temsil ettiği devletten, Rusya’da gizli servis odaklı bir çevreden oluşur. Türkiye’de bunun Ordu çevresinde şekillenmesi normal bir beklentidir. Ancak bunun aydınlar, siyasetçiler ve bürokratlar tarafından desteklenmesi gerekir. Asıl eksiklik ülkeyi yönetecek, dünyayı doğru algılayan ve buna uygun politikalar üreten bir sahibin yokluğudur.
Derin devletle ülkeyi fiilen yöneten iktidar birbirinin hasmı ve rakibi değildir veya olmamalıdır. Derin devlet konjonktüre göre yönetimin nasıl oluşması gerektiğini kararlaştırır ve halk bu sese uygun yankılar verir. Şüphesiz bazı müdahaleler, yabancı sesler de olacaktır ama bunlar bir fısıltı düzeyinde kalır.
Türkiye’de derin devletin müdahalelerinin iki aşaması vardı. Birincisi birileri tarafından yaratılan ortama bir tepki olarak müdahalenin yapılması, ikincisi müdahaleyi izleyen ekonomik ve siyasi dönüşümlerdi. Bu iki aşama kesinlikle birbirinden bağımsızdı ve ikinci aşama dünyadaki güç odaklarının beklentilerini karşılar nitelikteydi. Bu nedenle beklenen işlevin sadece yarısını yapan derin devletin, operasyonun amaçlarını da belirleyen, yani senaryosunu da yazacak biçimde yeniden yapılanması gerektiğini düşünüyordum.
Demokratik bir düzende derin devlete ihtiyaç olmadığı ve bunun demokrasinin temel ilkeleriyle çatıştığı düşünülebilir. Bu konuda yazdığım bir makale ‘Duyduğunuz Ses Bir Yankıdır’ başlığını taşıyordu. Halk pasif belirleyicidir. Onun sosyolojik yapısını, değer yargılarını ve tarih boyunca oluşan kültürel birikimini yok sayamazsınız ama o yapıcı olamaz. Şöyle bir benzetme yapılabilir. Halk, üzerinde yol yapılacak bir arazi gibidir. Onun engebelerini hesaba katmak zorundasınız ama bu yolu dağın yaptığı anlamına gelmez. O sizi sadece sınırlar ve belirler.
Yönetenler hangi sesi verirse dağda o yankılanır. Onun kendine özgü bir bestesi yoktur. Dağın tabiatı sesi biçimlendirir. Bu ses ülkenin sesi olmalıdır ve bu da ancak bir derin devletin varlığıyla mümkündür. Oysa ben dağdan yankılanan seslerin hep başkasına ait olduğunu düşündüm.
Türkiye’nin güçlü ve etkili olmamasını onu yöneten ve yönlendiren bir derin devletin yokluğuna bağlıyordum. Bir devletin gücü ve etkisi tek bir faktörle açıklanamazdı. Bazıları ekonomik gelişmemişliğimizi, diğerleri Batılılara benzemediğimiz için geri olduğumuzu söylüyor ve iddiamızın bunlarla sınırlı olması gerektiğini düşünüyordu. Oysa her ülkenin güçlü ve zayıf yanları olabilirdi ve bunların hepsi birden değerlendirilirse Türkiye’nin aktör devlet sınıfına girebileceğini düşünüyordum ama tabi devlet konumumuz bir kader haline gelmişti.
Her ülkenin derin devleti kendi tarihinin bir uzantısıdır. ABD’de bu yapı iş adamları, bazı aydınlar ve bürokratlardan, İngiltere’de kraliyetin temsil ettiği devletten, Rusya’da gizli servis odaklı bir çevreden oluşur. Türkiye’de bunun Ordu çevresinde şekillenmesi normal bir beklentidir. Ancak bunun aydınlar, siyasetçiler ve bürokratlar tarafından desteklenmesi gerekir. Asıl eksiklik ülkeyi yönetecek, dünyayı doğru algılayan ve buna uygun politikalar üreten bir sahibin yokluğudur.
Derin devletle ülkeyi fiilen yöneten iktidar birbirinin hasmı ve rakibi değildir veya olmamalıdır. Derin devlet konjonktüre göre yönetimin nasıl oluşması gerektiğini kararlaştırır ve halk bu sese uygun yankılar verir. Şüphesiz bazı müdahaleler, yabancı sesler de olacaktır ama bunlar bir fısıltı düzeyinde kalır.