Yalçın Küçük Hoca'dan Zana, Kürtçülük ve Genelkurmay üzerine açıklamalar!
Bundan önceki Diyarbakır Belediye Başkanı Feridun Çelik, Kuzey Irak’ta kim olduğunu bilmediğimiz bazı kimseler, Talabani ve Barzani’nin karargâhlarına ayrı ayrı bomba attığı zaman üç gün millî yas ilân etti. Belediye Başkanı devlet memurudur, başaka bir devlette olan bir bombalama eylemi için, “millî yas” çağırdı. Devletten, Hükümetten çıt çıkmadı. Bizim “resmî” Kuzey Irak’ta “Kürt Devleti kurulmasını istemiyoruz” sözümüzün inandırıcılığı yoktur. Posta teşkilâtı, televizyon, güvenlik güçlerinin eğitimi ve saire ile Barzani’yi Ankara ayakta tuttu ve bu “devletsi” yapıyı, Ankara hediye etti.coupons for cialis 2016 prescription savings cards prescription drug cardsabilify abilify alkohol abilify
Benim görebildiğim kadarıyla, Leyla Zana olmayan mallarını satmaya çalışan bir bezirgân rolündeydi. Yapmak istediği budur. Boyunu çok aşan, imkanlarını çok zorlayan bir takım temaslara başladı. Başında devlet organları ve oligarşi özendirici davrandı, cesaretlendirdi. Temaslarının ve konuşmalarının ip uçlarını, öyle zannediyorum ki, Hasan Cemal ve Güneri Civaoğlu’ndan çıkardılar. Hasan Cemal şimdi Barzani düdüğünü çalmaktadır, Amerika’nın BOP’un misyoneri konumundadır.
- Leya Zana, Barzani taraftarı mı?
Kürtler şimdi iki takımdır, Barzani politikasını savunanlar ve “Türkiye Kürtleri”. Birinci takıma, Barzaniciler diyoruz. Şimdi Kürtler, her yerde, her partide, AKP dahil, buradan ve meşhur sözde olduğu üzere, “hıyar gibi” ikiye bölünmektedir.
ZANA İSRAİL İÇİN ÇALIŞIYOR
Barzani, “Büyük İsrail” ve dolayısıyla, Washington’un “Büyük Orta Doğu” Projesi’nin koşulmuş beygirlerindendir. Tablo’yu açmış oluyoruz. Leyla ve aynı kafada olanlar bunun için salındılar. Fakat Abdullah Öcalan, buna karşı çıktı. Leyla açıkça, Öcalan’a karşı çıkamadı, evelemeye-gevelemeye başladı, satış işlemi başarısız oldu. Aslında güçsüzdür.
KÜRTLER İKİYE BÖLÜNDÜ
- “Bölündüler” sözü ile bunu mu kastediyorsunuz?
Türkiye’deki Kürtler ikiye bölündüler. Bir Barzanici Kürtler, diğeri de başka isim bulamadığımız için “Türkiye Kürtleri”. Leyla Zana, Barzani politikasının elçisi olarak ortaya çıktı. PKK parçalandı. Küçük bir parça Amerika’yla Barzani’ye gitti. A. Öcalan, kardeşine hiç güvenmezdi ve her zaman, Washington ve Ankara’nın kendi yerine Ferhat’ı getireceğini düşünürdü. Bana anlattığına göre, hep Osman Öcalan ile M. A. Birand arasında ilişki görürdü. Dolayısıyla, şaşırmamıştır.
Burada Washington ile Barzani sözcüklerini birbirinin yerine geçecek şekilde kullanıyoruz. Çünkü Barzani’yle ABD’yi birbirinden ayırt etmemiz mümkün değil.
Toprak kaydı. Benim görebildiğim odur. Türkiye Kürtleri’ni Barzani’nin ideolojik hegemonyası altına sokmak istiyorlar. Devlet ve Hükümet içinde de bunu isteyenler var. Tabii ABD’nin de asıl politikası budur. ABD’nin tüm istediği; Türkiye’deki Kürtleri de Barzani’nin kucağına itmek; bir yandan Halepçe katliamı ve diğer yandan İncirlik’ten kalkan Amerikan uçaklarının Irak üzerindeki uçuşları ve Saddam Irak’ını taciz atışları ile, Kuzey Irak’ta, bunu yaptılar. Şimdi “Erbil-Süleymaniye Hattı” tamam, sırada “Diyarbakır-Van Hattı” var. Bunlara, Washington’u kurtarıcı ve sevgili olarak sunma aşamasındayız.
Bu yapılırsa ve bir de Suriye ile savaş olursa, İsrael, eski Sovyet sınırına kadar genişlemiş olacak, misyon budur.
Bu açıdan baktığımızda, Türk Genelkurmayı ve dış politikasını yönetenler büyük bir yanılgı içindeler. Bu olmadan, Türkiye Kürtleri pasifize edilmeden, Barzani’ye bağlanmadan, ki bu Türkiye’den reel olarak uzaklaşma demektir, bu aşama geride bırakılmadan, Amerika’nın dağdaki PKK’lılara karşı silâh kullanması mümkün değildir. Üstelik kolay da değildir; ayrıca, PKK İsrael ile savaşmış tek Kürt kolu’dur, Arapların içinde kaybolma imkanları var. Öyleyse, Diyarbakır Kürtleri bugün Barzani’yle kader birliği yapmadan, ABD, Kürtlerin bir bölümüne karşı silâh kullanmaz. Bu kadar basittir.
Genelkurmay’ın bunu görmemesi çok büyük bir hatadır.
Ben 30 yıldır, Washington’un bir Kürt devleti kurmaya çalıştığını söylüyorum. Emperyalizmin Kürt devletine karşı mücadele ettim. Benim işim, emperyalizmin bu bölgeye daha sıkı yerleşmesini önlemektir. Eğer kendilerine Kürt diyorlarsa, “bizim Türklerle ayrımız gayrımız yoktur” dedirtmek bize düşer. Bu politikada önemli bir aşama kat edilmiştir. Dillerini ve türkülerini yetmişli yıllarda biz yasaklamıştık. Bir mücadele yaptık ve bunlardan geri dönülmüştür, önemli sayıyorum:
Bizim politikamız gerçeklere uymamaktadır:
1 – Kuzey Irak’taki “devletsi” Kürt siyasal organizmasını Ankara’nın yaptığını unutamayız.
2 – İlnur Çevik, Barzani’ye televizyon kurarken Genelkurmay’ın izin ve desteğine sahipti.
3 – Ne oldu, bu mülâkatı yaptığımız ev, Ambasadör Cenk Duatepe’nindir, kapıda hâlâ adı var. Dış İşleri’nde bir Genel Müdür idi, Barzani veya Talabani gelince, muhatabı, Türkiye Devleti adına, görüşeni, bizim Cenk idi. Şimdi, Barzani’nin aşiretinden bir delikanlı gelince, A. Gül ile görüşüyor, Gül’ün yüzünden eksik olmayan gülücükler yerini güllere bırakıyor. Devletçilik oynuyorlar. Bunu yapan, Barzani’yi büyüten Türk Devleti’dir.
Barzani’yi büyütmek, Türkiye Devleti’ni küçültmektir.
- Bu bilinçle mi yapılıyor?
Bir kısım idareciler Barzanici bir politika izliyor.
KÜRT DEVLETİNİ KENDİ ELİMİZLE KURDUK
- Hocam, bu resmi politika mı?
Türkiye’de üçün biri oyla, Başbakanlık sandalyesine oturtulan kimse, daha Amerika Büyük Ortadoğu Projesini ilân etmeden önce “Diyarbakır’la Bağdat birleşecek” dedi. “Al çocuktan haberi” sözü bu durumlar içindir.
Bundan önceki Diyarbakır Belediye Başkanı Feridun Çelik, Kuzey Irak’ta kim olduğunu bilmediğimiz bazı kimseler, Talabani ve Barzani’nin karargâhlarına ayrı ayrı bomba attığı zaman üç gün millî yas ilân etti. Belediye Başkanı devlet memurudur, başaka bir devlette olan bir bombalama eylemi için, “millî yas” çağırdı. Devletten, Hükümetten çıt çıkmadı. Bizim “resmî” Kuzey Irak’ta “Kürt Devleti kurulmasını istemiyoruz” sözümüzün inandırıcılığı yoktur. Posta teşkilâtı, televizyon, güvenlik güçlerinin eğitimi ve saire ile Barzani’yi Ankara ayakta tuttu ve bu “devletsi” yapıyı, Ankara hediye etti. Bu Çelik, Öcalan’ın sözüyle, adaylıktan uzaklaştırılınca oligarşi kıyamet kopardı. Şimdiki Belediye Başkanı, ölen bir PKK’lının evine gidince de kıyamet kopardılar. Ne yapacaktı? Ölünün partisi, örgütü olmaz. Ölü, ölüdür. Ölünün anası-babası da suçlu değildir, acıları var. Bir devlet bunlarla mı uğraşacak, bekçinin evine gitmemiş, çok mu önemli, söylenir, gider, neden gitmesin, benim söylediğim budur, bunlarla devlet politikası olmaz. Şehit aileleri ile, cenaze ziyaretleri ile politika olmaz... Bir yere gidemeyiz.
- Hocam, Diyarbakır Belediye Başkanı’nı mı savunuyorsunuz?
Önce, devlete, ciddi ve büyük politika yapmayı savunuyorum. Şehit aileleri ile, bir PKK’lıa yapılan mezarla, cenaze ziyaretleriyle devlet politikası olmaz. Ölü ölüdür, herkesin içinin yanma özgürlüğü var. Herkesin ölüsüne ağlama hürriyeti var. Bir ilin belediye başkanı da, imkânları ölçüsünde, bütün ölü evlerine gitmek durumundadır.
İkincisi, Osman Baydemir’i neden savunayım, şu ilkelliğe bakın: Brüksel’den bir komiser gelmiş, 27 düğmeli tespih hediye etmiş, şuradaki hayal gücüne bakın, vah zavallı Osman, başkasını düşünememektedir. Bunlarla ne köy olur, ne kasaba.
Ayrıca ben Avrupa Birliği’ne karşıyım. Kim Brüksel’i kurtuluş ve birlik kapısı görüyorsa, bizim onlarla yolumuz ayrıdır.
Bunlar Can Paker’i, işveren sendikası bürokratınFD, Brüksel bürokratını hacet kapısı sayıyorlar. Bunlarda artık, Türk halkı, Türk devrimcileri yoktur. Bizde de bunlar yoktur. Kaybettik, yenilerini çıkaracağız.
EN ÖNEMLİ NOKTA GÖZDEN KAÇIYOR
Diyarbakır Belediye Başkanı’nın cenazelere katılması, Leyla’nın bunları yapması o kadar önemli değildir. Önemli olan Kuzey Irak’ta kurulmakta olan devlettir. Bu bölgede eğer, Türkiye’de yaşayan Kürtler de Barzani’nin ideolojik ve politik hegemonyasına giderse o zaman bizden ayrılırlar. İkincisi de, bazıları, içlerinde dostlarımız da var, Sevr’e takmışlar. Hâlâ oradalar. Kafaları orada donmuş, başka formül mü yok; yeni bölmeler veya bölünmeler olmaz mı; sağ da sol da, artık kafalarını buzdolabına koymuşlar.
Bir, ben Atinalı olsam Türkiye’nin AB’ye girmesini isterim. Çok isterim, istiyorlar zaten. Neden mi? Bizde bu “köksüzlük” olduktan sonra, bu benim Tezlerdeki formülasyonumdur, bu tabansızlık varsa, mülk alışları “devrimi” de yapıldığına göre, on–onbeş yıl içinde, Türkiye’nin Batı Bölgeleri’ni elenize ederler. Bu, 1920 yıllarında, terk ettikleri yerleri geri almaları, demektir.
İki, Türkiye Kürtleri de Barzani hegemonyası altına sokulunca, Doğu Bölgeleri’ni tutmak çok zorlaşır.
Demek ki, Batı Bölgeleri elenize ve AB içine, ve Doğu Bölgeleri judaize ve BOP içine, görünen budur.
Konya mı, Konya ve Tuz Gölü civarı bizimdir!
Hâlâ Sevr’den bahsedenlere acı acı gülüyorum...
Halbuki ne var, içi yine boş, bunların başına Leyla düşecek, bu ufak-tefek Kürt köylü kızından başka dertleri yok, bu tarafını atıyorum. İçi boş, ancak, neden yazmasınlar; TÜSİAD ikide bir genel kurmaya gitmiyor mu? TÜSİAD bir parti’dir. Bu partinin sabık reisi Özilhan, yanında çantasını taşıyan bir iki profesör ile Genelkurmay’a gidip partisinin görüşünü vermedi mi? İkinci Başkan Yaşar Paşa almıştı.
Çok yakın zamanda, daha dün, Güler Sabancı adında birisinin, Genelkurmay’ı ziyaret ettiğini okumadık mı? Teşekkür ziyareti yapıyormuş, bunu da okuduk. Bir yere gelmiş, yüksek komutanlarımız tebrik etmişler, o da teşekkür edecekmiş; bu varsa, her parti yüksek komutanlarımıza görüşlerini bildirme hakkına sahiptir. Çünkü, onlar da bir partidir ve üstelik bizim geleneklerimizde, devlet idaremizde, bir yüksek komutanımızın holding başkanlığına gelenleri tebrik etme usul ve teamülü yoktur. Çok yadırgatıcı görüyorum, Güler, teşekkür ziyareti yapmasa öğrenemeyecektik, teşekkür borcum var.
Yüksek paşalarımız, oligarklardan uzak durmak durumundadır, Kemalizm budur.
Kemal Paşa bunları hiç yapmadı.
Bu ülkede, Birinci Ordu Komutanı Kemal Paşa, Orgeneral Atalay, Büyük Kulübe gittiği için çok eleştirilmiştir.
Yüksek Komutanlarımızın sadece oligarklarla görüşmeleri veya sadece onların görüşlerini almaları, bizim devlet idaremizde geçmişi olmayan bir yeniliktir. Demek ki, her yenilik sağlıklı ve güzel değildir.
Bu cümleden, Milli Güvenlik Kurulu genel sekreterinin bir orgeneral olmasını, anti-demokratik saymak ve bunun yerine Ogan soyadlı bir elçi atanırsa, “ogan” İbrani’de cenaze kaldıran din adamına verilen ad’dır ve çok uygun düşmektedir, özgürlük yağacağını düşünmek, tam bir geriliktir. Brüksel’den dikte ettirildiği için de, bağımsızlığa çok karşıdır ve bu nedenle karşı-devrim diyebiliyoruz.
Türk veya Kürt bu kadar insan kaybettik, o kadar köy yaktık, insanlarımızı hapse tıkadık, Kürtlerimize hâlâ, “özgürlük”, “bağımsızlık”, “devrim” kavramlarını öğretemedik. Her halde derslerimize yeniden başlıyoruz.
Kaynak: YANKI Dergisi, Sayı 1023, 16-30 Eylül 2004
Röpötaj yer darlığından kısaltılmıştır"