Niçin Uğur Mumcu? - Muzaffer Erdost
Uğur'un öldürülmesinin nedeni, yazılarında açığa vurduğu düşüncelerinde ve açıkladığı bilgilerde arandığı için de, bunu, ilkin, arşive kaldırılmış ya da bekleme masasında tozlanmış dosyalarında değil, güncel yazılarında ve yakından ilgilendiği ve yazdığı güncel olaylarda aramak ise, bana o denli doğru geliyor. Örneğin, CNN'in, Mumcu'ya "karşıt" olanları sayarken, "Kürt devletine ve Çekiç Güç'e karşı olduğunu" duyurmuş olmasının da (Cumhuriyet, 28 Ocak 1993) ayırdına varmak gerekecekti. Uzun zaman Uğur Mumcu'nun savunmanlığını yapmış olan M. Emin Değer'in, öldürülmesinin hemen ardından Uğur'un "Çekiç Güç'e karşı olduğu"nu (Cumhuriyet, 30 Ocak 1993.) yazdığı yazı da, bizim iz sürmemize yardımcı olabilirdi. renovation vejle site renovabuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plusmicardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mgkamagra kamagra 100mg kamagra gel
TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu Üyesi Hüsamettin Korkutata, Mumcu'nun öldürülmesinden yedi yıl sonra, bu cinayetin aydınlatılmasının istenmediğini, gereken bilgilere ulaşmalarının da engellendiğini ve "bu suikastın büyük bir örgüt işi ve çok planlı bir organizasyon olduğunu" belirtecekti. (Akit, 12 Mayıs 2000.)
TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu Başkanı Sadık Avundukoğlu da, Mumcu, Aksoy ve Üçok cinayetlerinin Türkiye'ye gönderilen "ajanların işi" olduğunu söyleyecek, Türkiye'de bilinen örgütlerin işi olmadığını vurgulayacaktı. (Cumhuriyet, 14 Şubat 1995.)
* * *
Yanıtlara soru bulunmuş, ama sorular yanıtsız kalmıştı.Çünkü, Uğur'un gövdesini ikiye ayıran bomba, Çekiç Güç'ü manşetlerden indirmekle ve gündemden yatılmakla kalmamış, Uğur'un bedeni, bu "Güç"ün önündeki engellerden biri olarak "ortadan kaldırılmış", kimi dışardan kumandalı köşe yazarlarının söylemiyle, engel "bertaraf" edilmişti.
Öncesini ve sonrasını da anımsatmak gerekir: Uğur'dan önce, 2 Ekim 1992'de, Ege'de, NATO tatbikatına katılan Muavenat muhribimiz, 6. Filoya bağlı Saratoga gemisinden ardarda atılan iki Sea-Sparrow füzesiyle Türk bayrağının çekili olduğu kaptan köşkünden vurulduğu ve gemi komutanı binbaşı ile dört er öldürüldüğü zaman, biri NASA'da uzun yıllar görev yapmış bazı emekli subaylar, bunun bir kaza olmadığını yazmışlar, hemen her Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Çekiç Güç'e karşı çıkan komutanlara ve devletin başına bir "mesaj" olduğunu ısrarla yinelemişlerdi.
Gene anımsatmak gerekir: Uğur'dan sonra, 17 Şubat 1993'te, Diyarbakır'a gitmekte olan Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in uçağı, havalandıktan kısa bir süre sonra Ankara içine düştüğü zaman, Genelkurmayın "buzlanma"yı neden göstermesine karşın, bilirkişiler, bunun bir sabotaj olduğu doğrultusunda kanıtlı görüş bildirmişler; konuyla yakından ilgilenenler, Irak'ta Kürt devletinin kurulmasına karşı olan Bitlis'in Kuzey Irak'ta seyreden helikopterinin Çekiç Güç'e bağlı uçaklar tarafından taciz edildiğini anımsatarak, bu sabotaj ile Çekiç Güç arasındaki bağlantıya dikkat çekmişlerdi.
Anımsatılması gereken bir başka açıklama da "üst düzeyli bir komutan"dan gelecekti. Türk Silahlı Kuvvetlerinden bir komutan, "Çekiç Güç'ün görev süresinin her uzatılışının Kuzey Irak'ta bir Kürdistan kurulmasının tehlikeyi artırdığını" belirttiği yerde, "bu sürenin uzatılması ile ilgili karar önerisinde, ABD'nin sürekli olarak bazı sorunlar çıkardığını" söylüyordu. (Cumhuriyet, 30 Mayıs 1994.)
* * *
Peki ama, Çekiç Güç neydi?Uğur Mumcu, öldürülmeden bir ay önce, "Taşeron" yazısında, "Çekiç Güç ne anlama geliyor?" diye soruyor ve sorusunu şöyle yanıtlıyordu:
"Çekiç Güç, ülke savunmasının bir kısmını 'taşerona' vermek anlamına geliyor. Hem bu anlama geliyor, hem de Irak'ın iç işlerine karışma anlamına. İşlev bunlarla da bitmiyor. Çekiç Güç, Kuzey Irak'ta oluşan 'Kürt Federe Devleti"nin kurulup gelişmesini sağlıyor. Bu gelişme, Kürtler açısından, 'Sev Andlaşması'nın yetmiş iki yıl sonra uygulanması anlamına da geliyor."
Sevr Andlaşmasının, Kürtlere yerel özerklik veren 62-64'üncü maddelerini anımsatarak şunları ekliyordu Mumcu: "Aynı oyun yine sahnededir: Önce 'Çevik Güç', sonra 'Çekiç Güç'. ABD, Ortadoğu'yu gün geçtikçe egemenliği altına alıyor." (Cumhuriyet, 23 Aralık 1992.)
Mumcu'ya göre, birincisi, Çekiç Güç, ülke savunmasının bir kısmını üstlenmiş taşeron'dur, yani Irak'tan gelmesi olası saldırıya karşı, Türkiye, ABD, İngiliz ve Fransız askerleri tarafından korunacaktır. İkincisi, "Irak'ın iç işlerine karışmak" için kurulmuştur, yani her şeyden önce Saddam'ın devrilmesi ya da yokedilmesi amacını taşımaktadır. Üçüncü amacı, Kuzey Irak'ta bir "Kürt federe devleti" kurulmasını ve gelişmesini sağlamaktır. Dördüncüsü, Sevr Andlaşmasında yer alan, kuzey-batı sınırı Sivas'a kadar uzanan, önce yerel özerk ve daha sonra bağımsız olması kararlaştırılan "Kürdistan"ın kurulmasıdır.
Bugün, aynı amaçları içersinde taşıyan savaş senaryosunun ve Musul-Kerkük tuzağının arka planında, Sevr'in saklandığı, ya görülmüyor ya da gözardı ediliyor. Kürtler açısından Irak'ı bölme planının, yalnızca Irak'ı değil, İran'ı, Suriye'yi ve Türkiye'yi bölme planının bir parçası olduğu görmezlikten geliniyor. Her ne kadar, Sevr'in, bir "sendrom" olduğu, "sorunların serbestçe tartışılmasını engellemenin aracı olarak kullanıldığı" (Milliyet, 14 Mayıs 1997) yazıldıysa da, Kalkık Horoz / Çekiç Güç'ün yazarı Baskın Oran, "Şu Sevr Paranoyası Yok mu!" yazısında, "Sevr Paranoyası"nın, "temel sorunların tartışılmasını 'aman parçalanırız!' diye yasakladığını" yazıyorsa da (Agos, 3 Ocak 2002> Radikal, 3 Ocak 2003), Ağustos 1993'te, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, Çankaya'ya davet ettiği Cumhuriyet'in önde gelen kadrosuna, National Geographic'i örnekleyerek, "Sevr'in iki tane daha devlet kurmak istediğini" anımsaması, ve "Sevr'in arkasındaki parmakların hepsinin bunun arkasında olduğunu" söylemesi (Cumhuriyet, 20 Ağustos 1993.) ve bu konuda yayınlanan haritalar ve yazılan yazılar, "sendrom" yakıştırmasının bir "sendrom" olduğunu bize düşündürüyor.
Cüneyt Arcayürek, Demirel'in, Çankaya'da, gazetecilere, Güneydoğu olaylarından yola çıkarak, "Batının ne istediğini biliyorum. Sevr'i istiyorlar!" diye ısrarla "Batı planına parmak bastığını" yazdığı, 2 Mayıs 1995 günkü notundan Demirel'in sözlerini okuyoruz. Şöyle:
"Osmanlı'dan 25 devlet çıkmış. İki devlet çıkmamış. Kürt devleti ve Ermeni devleti. Şimdi adam ne diyor? 'Uzat kolunu!'... 'Ne yapacaksın?' 'Keseceğim!". Kolumuzu kestirmeyiz." (Çankaya Muhalefeti, 2002, s. 314.)
Çekiç Güç'ün derin misyonunu bilenler, ABD'nin komutasında gerçekleştirilecek Irak savaşının değiştireceği haritanın, yeni bir Sevr haritası olacağını, yani kendi gövdemizin Uğur gibi ikiye biçileceğini göremiyorlar.
Mumcu'nun, ABD'nin Ortadoğu'yu gün geçtikçe egemenliği altına almasının "aleti" olarak nitelediği ve ABD'de (baba) Buch ile Dışişleri Bakanı Baker'in, Özal'a, "kendileri için çok büyük bir önem taşıdığını" söyledikleri Çekiç Güç, Körfez Savaşının (17 Ocak 1991) ardından, (baba) Bush'un ayaklanmalarını istediği için ayaklanan Kuzey Irak Kürtlerini, Saddam'ın hışmından korumak amacıyla konuşlandırılan Çevik Güç'ün yerine kurulmuştu. Adı "Huzur Operasyonu-2"ydi, ama Çekiç Güç olarak anıldı.
Çekiç Güç'ün görevli sayısı, 23 Eylül 1991'de ayrılan kara birlikleri hariç, 1416'sı ABD, 183'ü İngiltere, 139'u Fransa ve 74'ü Türkiye'den olmak üzere, 1862 kişiden oluşuyordu. 1.803'ü İncirlik'te, 49'u Pirinçlik'te (ABD: 41, Türkiye: 6, İngiltere: 2); 10'u Zaho'da (ABD: 5, Türkiye: 2, İngiltere: 2; Fransa: 1) bulunuyordu.
ABD'nin 3 kargo destek ve tanker uçağı, 9 helikopteri, 32 savaş uçağı; İngiltere'nin 8 savaş uçağı, 2 tanker uçağı; Fransa'nın 8 savaş uçağı, 1 tanker uçağı; Türkiye'nin 4 savaş uçağı olmak üzere, Çekiç Güç, 77 uçak ve helikopterden oluşuyordu. (Cumhuriyet, 4 Kasım 1992> "Kalkık Horoz", s. 97.) Doğu Akdenizde bulunan USS Forrestal adlı uçak gemisi de Çekiç Güç'e katkı sağlamaktaydı.
Çekiç Güç, 36. enlemin kuzeyinde Irak silahlı kuvvetlerinin faaliyetlerini hava keşfiyle saptamak, keşif sonuçlarını Prinçlik ve Zaho'da kurulmuş bulunan Askeri Eşgüdüm Merkezine bildirmek ve verilecek kararı yerine getirmekle görevliydi. Ayrıca, Diyarbakır ve Zaho arasındaki helikopter ulaşımını sağlayacaktı. (Çekiç Güç ve Geleceği, SİSAV, 1992, s. 40.)
Ne var ki, "Huzur Operasyonu", Ecevit'in söylemiyle, huzursuzluk getirmiş, bölge Kürtlerini Saddam'ın saldırısından (ve Halepçe'de olduğu gibi kimyasal silahtan) korumak yerine, Türkiye'yi Kuzey Irak'tan yalıtmaya, komşusu Ortadoğu ülkelerini bölerek kendi yörüngesine bağlamanın bir üssüne dönüştürmeye başlayacak, varlığı, Türkiye'de genel bir kaygıya neden olacaktı. Altı ay süreyle kurulmuştu. Her altı ay sonunda Çekiç Güç'ün kaldırılması için kopartılan fırtına, ya da yükselen siyasal ve askersel gerilim, toplumu derinden sarsan bir suikastle, bir sabotajla, bir provokasyonla diniyor ya da gerilim olmaktan çıkıyor, ve Çekiç Güç'ün süresinin uzatılması (Örneğin Sivas kıyınının ardından Demirel'in söylediği) "Başka çaresi var mı?" sözünde kendini açığa vurduğu gibi, bir kez daha ve bugüne değin uzatılıyor. Yığınlara ise (örneğin Gazi olaylarının ardından olduğu gibi), "devlet", ya Yunanistan'ı gösteriyor, ya PKK'yı, ya Hizbullah'ı, ya İran'ı, çok sıkışırsa Yeşil'e sığınıyor; öyle ki, "devlet sırrı", devlet için bile sır'laşıyor; ya da devletin kendisi sır oluyor. .
* * *
Uğur'un öldürülmesinden birkaç gün sonra, "canilerin kim olduğu, maksat ve hedefleri tarafımızdan biliniyor" (Bugün, 28 Ocak 1993) diyen Başbakan Demirel, Uğur öldürülmeden birkaç gün önce, 19 Ocakta, "Çekiç Güç köklü bir çıban gibi!" demiş ve eklemişti: "Çıbanın başını keskin bir bıçakla kesebilirsiniz, ama kökü çıkaramazsınız. Çıkarmaya kalktığınızda nelerle karşılaşacağınız bilinmez!" (M. Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye, 1994 s. 19; "Çekiç Güç çıban başı", Cumhuriyet, 23 Ocak 1993.)Demirel, bu sözleri, İncirlik'ten kalkan Çekiç Güç'e bağlı Amerikan uçaklarının, Türk hükümetinden izin alınmadan, 36'ncı enlemin güneyinde, Irak'ın konuşlandırdığı SAM füzelerini imha etmesi nedeniyle, bu Güç'ü oluşturan ABD, İngiltere ve Fransa büyükelçilerinin kendisiyle olağandışı görüşmesinin ardından söylemişti. M. Emin Değer, Demirel'in büyükelçilerle yaptığı toplantıdan çıkışını şöyle betimliyordu: "... zıpkın yemiş gibiydi. Ve hırslıydı.. Soruları yanıtlarken söyledikleri, geçmişte yapılan bir yanlışa işaret ediyordu." (s. 19.)
Demirel, sonra da, 20 Mart 1995'te, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Kuzey Irak'a 35 bin kişilik bir operasyon düzenlemesi üzerine, Türkiye'ye silah akışını durduran Almanya Başbakanı Kohl'e, bu kez "Cumhurbaşkanı" olarak yazacağı mektupta da, "Bizim izin verdiğimiz şemsiye altından", "Çekiç Güç'ün altından yılanlar çıktı!" diye yazacaktı. (Cumhuriyet, 31 Mart 1995.)
Demirel'in "Çekiç Güç köklü bir çıban gibi" sözlerini, Uğur'un "İncirlik..." yazısına dolaylı bir yanıt olarak söylediğini düşünmek de pek yanlış olmazdı. Çünkü, bunu ilk kez, akşama doğru söylemişti, aynı günün sabahında 19 Ocak'ta, Mumcu'nun "İncirlik..." yazısı yayınlanmıştı. Uğur, bu yazısında Demirel'i şöyle sorgulamıştı:
"'Çekiç Güç' Türkiye'de konuşlandırılırken muhalefet liderleri olarak yeri göğü inleten Demirel ve İnönü, bugün hükümette neden susuyorlar? Ve neden Çekiç Güç'ün bu oldu bittilerine ses çıkarmıyorlar. Ve neden Bush ve Özal'ın, o kadar eleştirip karşı çıktıkları Körfez siyasetini birer noter gibi onaylıyorlar." (Cumhuriyet, 19 Ocak 1993.)
Mumcu'nun ertesi gün, yani 20 Ocakta "Saddam Olmasa...", 21 Ocakta "İslam Birliği...", 22 Ocakta "İmam-Subay!", 23 Ocakta "Irak Füzeleri" adlı (Çekiç Güç, Kürt Devleti, Saddam ve İncirlik eksenindeki) yazıları yayınlanacak ve 24 Ocakta da Uğur öldürülecekti.
Uğur'un, 12 Mart döneminde, daha sonra beraat edeceği bir yazısından tutuklu bulunduğu sırada, yedeksubay sınavına giremediği için er olarak Patnos'a gönderildiğini anımsatan M. Emin Değer, "Silahlı Kuvvetlerin bu yanlışlığı çok geç anladığını, ölümünden bir hafta önce, onu Harp Akademilerinde 500 kurmay subaya konferans vermeye çağırdığını" belirterek, kendisine, "Düşünebiliyor musun, yirmi yıl öncesinin Sakıncalı Piyadesi, yaptığı konuşma ile 500 kurmay subayın dakikalarca alkışları altında, onlara dünyanın sorunlarını anlatmaya çalıştı." dediğini yazacaktı. (Cumhuriyet, 12 Şubat 1993.) Bu konferansında, Uğur'un gündeminin ilk maddesi olan "Çekiç Güç"ten sözaçmamış olması olanaksızdı.
* * *
Uğur, altı ay kadar önce de "Çekiç Güç'ün koruması altında bir Kürt devletinin oluşacağını" vurguladığı "Pax-Am!" yazısını şöyle bitiriyordu: "Sovyetlerin dağılması ve Körfez Savaşından sonra, dünya yeni bir sürece girdi. Bu süreç, Amerika'nın tek süper güç olarak egemenliğine yol açtı. (...) Bunun adı Pax-Am'dır.""Pax-Am" ya da "Pax-Amerikana"nın, ABD'nin "barış" dayatması altında, küresel egemenliğine giden yolu "savaş" ile açması anlamına geldiği de bugün hemen herkes tarafından biliniyor. Küresel egemenliğin odağını ise Avrasya, Avrasya'nın kalbini de Türkiye oluşturuyor.
Avrasya'yı kucaklamak için, Türkiye'yi avuçlamak gerekiyor. Brzezinski'nin sözleriyle, Avrasya'ya egemen olan güç ise, dünyanın iki zengin bölgesi olan Batı Avrupa ve Doğu Asya üzerinde "muazzam bir nüfuz kurabilecek", "Ortadoğu'yu ve Avrupa'yı otomatik olarak kontrol edebilecek"tir. (Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, s. 21-22; "Bir Avrupa Stratejisi", Türkiye Günlüğü, sayı 47, Eylül-Ekim 1997, 35 ve devamı.) Kısaca söylemek gerekirse, ABD'nin küresel üstünlüğünün yolu, Türkiye'den geçmek zorundadır ve geçerse, Türkiye'yi çiğneyerek geçecektir.
Bir başka deyişle, Washington, Pax-Am'ın, yani ABD'nin küresel egemenliğinin hareket noktasını, payandasını, atlama tahtasını, Türkiye coğrafyasının oluşturduğu görüşünde.
Bunun belirleyici temel engeli ise, Türkiye'nin laik ulus-devlet niteliği. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, Türkiye'nin yeni-jeopolitiğinin, Türkiye tarafından değil, (başta Paul Henze ve Graham Fuller olmak üzere) CIA analistleri tarafından belirlendiğini anımsayalım. Uğur'un öldürüldüğü yıl kitaplaştırılan ve "Türkiye'nin Yeni Jeopolitiği" adıyla gene CIA'nın bir yan kuruluşu olan RAND Corporation tarafından yayınlanan bu yazılarda vurgulanan ilk şey, Atatürkçülüğün, yani "laiklik"in, "ulus-devlet"in ve yalıtılmış dış politikanın eskidiği oldu. "Laiklik" eskimişti, çükü, yalnızca müslüman-olmayanların değil, müslüman olan ama etnik açıdan Türk olmayanların (örneğin Kürtlerin vb.), müslüman ve Türk olan, ama sünni olmayan (örneğin alevilerin) azınlık statüsüne alınması isteniyor ve bunun engeli olarak niteledikleri "laiklik"in eskidiği belirtiliyordu. "Ulus-devlet" de eskimişti, yerine, etnik, dinsel, mezhepsel azınlık yapılanmasına uyarlanmış federal bir yapılanma öneriliyordu, olmazsa bölgesel bir federasyon da olabilirdi. Atatürkçü dış politika, kendini, dış dünyadan ve özellikle Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asyü ülkelerinden yalıtmış bir politika olarak niteleniyor, ve Türkiye'nin bu bölgelerin müslüman topluluklarıyla dinsel kimlikleriyle, Türk topluluklarıyla etnik kimliğiyle, büyük bir Türk konfederasyonu oluşturabilmesi için, Mustafa Kemal'in Cumhuriyet kurulmadan önce de hayali bir serüven olarak nitelediği panislamist ve pantürkist politikalara dönülmesi isteniyordu.
Bunun içindir ki, yurdumuzda yaşanan ve Türkiye'yi toplumsal kargaşaya sürükleyerek, ulusallık ve bağımsızlık çizgisini kıracak, laik ve ulus-devlet kimliğini tahrip etmeye yönelik "terör" olaylarını, Türkiye'yi küreselleşmenin kaidesi olarak niteleyen ABD'nin küresel üstünlüğünü gerçekleştirme sürecinden yalıtarak çözümlemek ve "laik" kimliğe saldırıdan yalnızca taşeron olarak kullanılmış olmaları olası köktendincileri sorumlu tutmak da bana doğru gelmiyor.
Bunu, bir zamanlar ABD'nin Ulusal Güvenlik Kurulu Başkanlığını da yapmış olan Brzenski'den de okumak olanaklı. Brzezinski, "sürdürülebilir bir Avrasya stratejisi"nin, "manevralar ve diplomatik maniplasyonları kullanarak, Amerika'nın küresel üstünlüğüne meydan okuyacak herhangi bir düşman koalisyonun ortaya çıkmasının engellenmesini" ve "uzak bir olasılık da olsa tek bir gücün böyle bir olaya kalkışmasına kesinlikle izin verilmemesini" yazar. (Türkiye Günlüğü, s. 36.)
"İran Körfezinden Balkanlara uzanan müslüman ulusların resmi-olmayan birliğinin lideri olarak Amerika'nın üstlendiği yeni rolü"nün, hedeflenen "Üçüncü Amerikan İmparatorluğu"nun doğal bir sonucu olduğunu belirten Heilburn ve Lind'in birlikte yazdıkları yazılarını ("The Third American Empire", New York Times, 2 Ocak 1996) açımlayan ve bu sanal "imparatorluğun" "payanda"sının ve "denge noktası"nın Türkiye olduğunu ileri süren Cengiz Çandar da, "Türkiye olmadan" değil, "Amerika ile uyumlu bir Türkiye olmadan Üçüncü Amerikan İmparatorluğunun mümkün olamayacağını" yazmış ve eklemişti: "Amerika, üçüncü imparatorluğu için Türkiye'ye ne kadar muhtaç durumdaysa, (...) bu 'stratejik ufku'nu karartacak Türkiye'deki herhangi bir oluşumu bertaraf etmeye de kararlı demektir." (Sabah, 6 Ocak 1996.)
Bu yazıların, Uğur'un öldürülmesinden üç yıl sonra yazılmış olması, bizim görüşümüze negatif bir soru imi koymayı gerektirmiyor, çünkü, Çandar, aynı yazısında, Türkiye'de daha önce yaşanan olayların nedenlerini, bu "stratejik ufuk" şemsiyesi altında anlamanın olanaklı olduğunu da bize duyuruyordu.
"Bertaraf edilen" ile, kaldırılan "engeller" ile, "kesinlikle izin verilmeyen oluşumlar" ile, Çekiç Güç'e, Çekiç Güç'ün gizli misyonuna, yani Saddam'ın, demokratik olmayan yollardan, şiddet ve terör yöntemleriyle iktidarına son verilmesine, Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulmasına, Irak'ın bölünmesine, Sevr'in uygulanmasına karşı olanların vurulması (Muavenat, 2 Ekim 1992), öldürülmesi (Mumcu, 24 Ocak 1993), uçak düşürülmesi (Bitlis, 17 Şubat 1993) arasında, bir neden-sonuç ilişkisi olduğunu düşünmek ve ortak bir neden aramadan önyargılarla karara varmak, bana doğru gelmiyor.
Bu üç olayı, (bu üç olaydan sonra ABD Büyükelçisinden habersiz Kürt liderleri Ankara'ya görüşmeye çağırmış olan Özal'ın ölümünü (17 Nisan 1993) geçerken anımsatmakla yetinelim), Sivas kıyını (2 Temmuz 1993) izliyor. "Şeriatçı ayaklanma"nın arka planında, PKK'nın Sivas'a yerleşme ve Karadenize ulaşma olgusu olduğu gibi, bu kıyının arkasında, Sivas odağından alevilerin yoğun olduğu doğuya, batıya ve güneye doğru, PKK'nın alevileri ayaklandırmak istemesine karşı alevi-sünni çatışması başlatmak, doğuda İran'a yönelik operasyonlara zemin hazırlamak amacının bulunduğunu düşünmek de pek yanlış olmazdı. Bir başka deyişle, Sivas olayları, Türkiye'de istikrarsızlığı artırma ve onu, iç kavgalara ve dış çatışmalara sürükleme amacıyla da başlatılmış olabilirdi.
Sivas olaylarını Gazi olayları izleyecekti.
12 Mart 1995'te, alevilerin yoğun olduğu Gazi'de, alevilere yönelik "terör"ün, 12 Eylül öncesi yöntemlerini anımsatan biçimiyle karşılaşıyoruz. Akşamın geç saatlerinde, gasp edilen ve şoförü öldürülen bir ticari taksiden, kahvelerde ve pastanelerde televizyondan maç izleyenlere açılan ateşle başlatılan olaylar, çoğu alevi ve ilerici olan 21 gencin ölümüyle sonuçlanmış olmakla birlikte, bu olayları çıkartanların amaçlarına tam olarak ulaştıkları söylenemezdi. Gazi olaylarını, CNN ve ABD basını, "Türkiye'de alevi-sünni savaşı başladı" diye vermiş, olayları çıkartanların ve sürdürenlerin beklentileri de bir bakıma açıklanmış, ama bu, alevi-sünni savaşına dönüştürülememişti.
Gazi olaylarının öncesi ise, daha da ilginçti. ABD Dışişleri Bakanlığı ve CIA'nın denetiminde yayın yapan Meditarranean Affaire şirketinin mevsimlik yayın organı olan Mediterranean Quarterly dergisinin 1995 kış sayısında Obrad Kesic imzasıyla yayınlanan "Yol Ayrımındaki ABD-Türkiye İlişkileri" başlıklı yazıda, "ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher'in 30 Eylül 1994 tarihinde Kürt politikası"na ilişkin uyarısının dikkate alınmamış olmasının, Amerikan-Türk ilişkilerini yolayrımına getirdiği görüşüne yer verilmişti. "Çünkü, deniyordu, Türkiye, ABD'nin Ortadoğu'da, Türk cumhuriyetlerinde ve Balkanlar'daki beklentilerine yanıt vermemiş", "Kuzey Irak'ta özerk bir Kürdistan'ın kurulmasına razı olmadığı gibi, Kürtlere karşı sınırdaki önlemleri sıklaştırmış"tı. Yazar, Türkiye'nin "haddini aştığını", "ABD'nin sabrının taştığını", "Türkiye'nin istikarsızlık durumunun daha da ağırlaşabileceğini" yazıyordu. (Aydınlık, 18 Mart 1995 / Cumhuriyet, 19 Temmuz 1997.)
Gazi olaylarından bir ay kadar önce, CNN'nde, "Global View" ("Global Bakış") programında konuşan CIA eski Rusya büro şefi Donald Jameson ise, "Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, CIA'nın Türkiye'ye ajan yığdığını, tüm istihbarat örgütlerinin ajandalarının ilk sırasındaki ülke olan Türkiye'nin büyük karışıklıklar yaşayacağını" ileri sürmüştü. (Milliyet, 5 Şubat 1995.)
Yazı ve konuşmalarda, Gazi'de yaşanacak kanlı olayların bir-iki ay önceden haber verildiğini okumak olanaklıydı. Bu olayların başlatılması için 12 Martın (12 Mart 1971'in yıldönümünün) seçilmiş olması bir raslantı mıydı, bilemiyoruz, ama bu olayların, Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK), 35 bin asker ile, Kuzey Irak'a 20 Mart 1995'te başlatacağı operasyonu önlemek amacıyla tezgahlandığı görüşü giderek ağırlık kazanmıştı. (Ayrıca bkz: Hasan Böğün, Cumhuriyet, 19 Temmuz 1997.)
TSK, daha önce planladığı tarihte, 20 Mart 1995'te Kuzey Irak'a operasyonu gerçekleştirecek, ardından ABD, "derhal çekil" diyecek, Almanya Türkiye'ye silah satışını durduracaktı. Cumhurbaşkanı Demirel, Kohl'a yazdığı mektupta, "Çekiç Güç'ün altından yılanlar çıktı!" sözünü, bu nedenle söyleyecekti. "Yılanlar" ile, ABD'nin Kürtleri korumak amacıyla değil, Kürtleri kullanarak Irak'ı ve ardından Türkiye'yi bölmek amacıyla hareket ettiği duyumsatılmış ve Çekiç Güç'ün, pankürdist vizyona sahip (Fuller) PKK'ya taşıdığı savlanan modern silahlar imlenmişti.
Gazi olaylarının ardındaki bir başka nedenin de, İstanbul'a ve oradan ülkeye yayılacak "alevi-sünni savaşı"nın, Kuzey Irak'a yapılacak operasyon için konuşlandırdığı birlikleri, şii İran'a yönlendireceği gibi amaçlar taşıdığı da ileri sürülecekti.
20 Martta operasyona katılan birliklerin büyük bir kısmının 43 gün sonra, yani mayıs başlarında çekildiği günlerde, Başbakan Çiller'in, İran'a operasyon tasarımı gündeme geliyor.
Çiller, MGK Genel Sekreteri Doğan Beyazıt'ı, gizlice ABD'ye gönderiyor, ardından, Beyazıt'ın "CIA'nın asker kanadıyla görüştüğünü" söylüyor. Cüneyt Arcayürek'in notlarından öğrendiğimize göre, Çiller, yalnızca İran topraklarını havadan bombalamayı düşünmüyor, aynı zamanda karadan da İran topraklarına girmeyi kararlaştırmış bulunuyor. Yani İran'la savaşmaya gidiyor. Demirel ise, Çiller'in önüne Anayasayı, OHAL yasasını ve "asırlardır İran'la savaşmıyoruz"u koyuyor, bir de kendisini. (Cüneyt Arcayürek, Çankaya Muhalefeti, 2002, s. 391, 375.)
Benim Yeni Dünya Düzenine Zorlanması Odağında Türkiye'de, "Federasyon Tartışmaları" bölümüne çıkardığım basın özetlerini buraya almak, Çiller'in İran'a savaş açmasının ardındaki amacı ve beklentisini açıklamaya sanırım yardımcı olabilir.
28 Temmuz 1995, Cumhuriyet: CIA'yı Çiller çağırdı.
10 Ağustos 1995, Posta: CIA Başkanı John Deutch, Çiller'in tek başına iktidar olabilmesi için Amerika'nın "tam desteğini" garanti etti.
11 Ağustos 1995, Akşam:: Büyük tuzak / ABD, CIA vasıtasıyla, Türkiye-Irak-İran ve Suriye topraklarında bir Kürt devleti kurulmasını ve bu devletin federasyonla Türkiye'ye bağlanmasını önerdi. (s. 61.)
Sorun açık: Çiller, ABD'nin "tek başına iktidar olma" vaadine karşılık, Türkiye'yi, İran'la savaşa sokacak. Bunun gerekçesi, Sivas'ta ve Gazi'de oluşturulamamış. Bu kez, ABD'nin verdiği "İran'da PKK kampları bulunduğu" bilgisi gerekçe oluşturmuş. ABD'nin amacı ise kat kat ve içiçe. İran-Irak-Suriye ve Türkiye'den ayrılacak topraklarda Kürt devleti kurmak. Yani pankürdizm. Ama esas amacı, bu dört ülkeyi bölmek. Kürtler açısından böldükten sonra, bölgedeki öteki etnik topluluklar ve dinsel cemaatler için bu ülkelerin yeniden bölünmesinin yolunu açmak. Ulus-devletleri bitirmek, küresel üstünlüğünün alt koşullarını oluşturmak.
Soru'nun yanıtı şu: Pax-Am'ın yolu, Irak'ın ardından İran'a yönelecek görünüyor. Yanıtın sorusu ise şu: ABD, İran yolunu Türkiye'ye açtırmak için, koçbaşı olarak Uğur'un "baş"ını mı kullanacak? Benim sorunum da bu.
* * *
"Umut Operasyonu"nun başladığı günlerde (Mayıs 2000), basında, "Mumcu soruşturmasında ulaşılan sonucun, ABD'de 4 yıl önce açıklandığı" haberi yeralacaktı. Bu habere göre, "İran rejimi muhaliflerince kurulan ve ABD'nin desteği ile yurtdışında çalışmalarını sürdüren İran İçin Demokrasi Vakfı (FDI), 6 Mayıs 1996 tarihinde yayınlanan raporunda, "Mumcu olayının arkasında İran'ın desteklediği İslami Hareket ve 3 İranlı diplomatın olduğundan şüphelenildiği" görüşüne yer veriliyordu. (Cumhuriyet, 17 Mayıs 2000.) Oysa, aynı yorumlar konuşmamızın girişinde Cumhuriyet'ten aktardığımız haber başlıklarından da anlaşılacağı gibi, Mumcu'nun öldürülmesinin hemen ardından yapılmış tahmine dayalı yorumlarda ve buradan herhangi bir sonuca varılamamıştı.Varılamamıştı ama, FDI'nın raporu ile ilgili haberin yayınlandığı gün yayınlanan bir başka haberde, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher'in, FDI'nin raporuna koşut olarak yaptığı açıklamaya yer veriliyordu. "Umut Operasyonu" duyumsatılarak, Mumcu ve Kışlalı cinayetiyle ilgili çok sayıda kişinin Türk polisince yakalandığını belirten Boucher, "Türk Hükümeti"nin, "Soruşturmanın tam sonuçları alınmadan İran bağlantısı iddialarıyla ilgili resmi yorum yapmaktan kaçındığını" söyleyecek ve "ABD'nin elinde de İran'ın bu cinayetlere karıştığına ilişkin bağımsız bilgi bulunmadığını" ekleyecekti. (Cumhuriyet, 17 Mayıs 2000.)
Hizbullah operasyonuyla ele geçirilen 100 bin sayfalık dokümana dayanılarak (Hizbullah'ın birçok bilgisayar hard diskinin çözülmesi için ABD'ye gönderildiğini geçerken anımsatalım) gerçekleştirilen "Umut Operasyonu" (Mayıs 2000) sonucu açılan "Umut Davası", Kasım 2002'de sonuçlanmış, ve haber, basında, "Yargıtaydan onama: Umut davasında İran desteği kanıtlandı" başlığı altında verilmişti (Cumhuriyet, 14 Kasım 2002). Bir başka deyişle, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Boucher'in, Türk hükümetinden beklediği, Mumcu olayının İran bağlantısı ile ilgili resmi yorum yapmasının koşulları da tamamlanmıştı. Şimdi Türk hükümetine kalan, yargı kararıyla kanıtlanan Mumcu olayında "İran bağlantısı"nı "resmi olarak" açıklamak, belgelerini 11 Eylül "mağdur"u Washington'a iletmekti.
Ama, bu arada, "Umut Operasyonu"nun başlatıldığı tarih ile FDI'nin raporunun açıklanması arasında, biri zamanlama bakımından, öteki amaç bakımından örtüşen yönlerin gözden kaçırılmaması da gerekiyordu.
FDI'nin 1996'da yayınladığı raporda ileri sürülen, Türkiye'deki molla rejiminin eski ve yeni muhaliflerini, İran'ın, 1982-1996 yılları arasında öldürttüğü biliniyor, ve bunun, İran'da CIA istasyonu baskınında ele geçirilmiş bazı raporların açıklanmaması karşılığında verilmiş "ödün"lere dayanılarak gerçekleştirildiği de dil altından dolaştırılıyor.
İsmet Berkan, "Umut Operasyonu" ile örtüşen günlerde yazdığı yazılarda bunu "fısıldayan"lardan biri. Bu yazılarından birinde, "20 yıl boyunca Türkiye'de 200'ün üstünde İranlının öldürüldüğünü" ve "bunların bir kısmını İran'dan gelen katillerin, bir kısmını da Türkiye'de nerdeyse serbestçe çalışan İran istihbaratından" kişilerin öldürdüğünü yazmış ve eklemişti: "Aslına bakarsanız 200'ün üstündeki cinayete gözyumuldu. Bunların failleri hiçbir zaman yakalanmadı. Doğru dürüst bir soruşturma bile yapılmadı." (Radikal, 29 Mayıs 2000.)
Yalnızca "Umut Operasyonu"ndan dört yıl önce ABD'de değil, Uğur'un tabutu omuzlardayken Türkiye'de de üretilen haberlerde, "Mumcu'yu İran İstihbarat örgütü SAVAMA içindeki aşırı unsurlar ile bunların ilişkili olduğu Türk islamcılarının öldürmüş olabileceği" öne sürülmüştü. Bu "yorum"ların yer aldığı Turkish dail news'in haberinde, ayrıca, polisin, "herhangi bir İran bağlantısının kurulması doğrultusunda siyasi baskı altında olduğu" görüşüne de yer verilmişti. (Cumhuriyet, 29 Ocak 1993, s. 19.)
Molla İranı'nı ve özellikle Humeyni dönemini yıkamak gibi bir amacımız olmadığı açık. Ama, Uğur Mumcu'nun öldürülmesini, ABD'nin İran'a saldırmasının ve bunun için de Türkiye'yi İran'a saldırtmasının gerekçesi yapılması oyununa da gelmemiz gerekir. Özellikle de, Zeynep Oral'ın, bu ayın ilk günlerinde Bağdat'tan gönderdiği ve "İran da hedefte", "Sıradaki hedef İran" başlıkları altında yayınlanan Cumhuriyet'te (7 Ocak 2003) haberi okuduğumuz şu günlerde.
* * *
Birkaç kez yazdım. Yineleyeyim. Mumcu, Aksoy'un öldürülüşünün birinci yılında, "uçlarına susturucu takılmış cinayet işleyen çeteler" karşısında "devlet"in çaresizliğini sorgulayarak soruyordu: "Yoksa devlet dediğimiz bu büyük aygıta takılan başka susturucular var da, biz mi bu susturucuları bilmiyoruz." (Cumhuriyet, 31 Ocak 1991.)Ben de, "devlet dediğimiz bu büyük aygıta takılmış" susturucuları susturacak irade, devlete egemen olmadıkça, cinayet çetelerinin bulunamayacağını vurgulayarak içine düştüğümüz acınası durumu imlemiş ve tabutların içinde olanların, bize, hepimize, hafifçe gülümsediklerini yazmıştım. (Cumhuriyet, 23 Ocak 1999.)
Çekiç Güç'ün önüne çıkan, genel amaç bakımından Pax-Am'ın yoluna dikilen engeli "bertaraf" etmek için havaya savrulan gövdesinin, şimdi aynı Pax-Am'ın İran'a çevireceği topun namlusuna mermi olarak sürülmekte olduğunu görmüş olsaydı Mumcu, bu kez gülümsemez, katıla katıla gülerdi!
* * *
Bu konuşma metnini şöyle özetlemek olanaklı:Niçin Uğur? Niye "Umut"?
Yanıtı esen savaş rüzgarında.
Niçin savaş, niye terör?
Yanıtı "Niçin Uğur? Niye 'Umut'?" sorusunda.
* * *
Uğur'dan sonra ve "Uğur için" hemen her yıl yineliyorum. Bugün de yineleyeceğim:Tabutların ya içinde olduk ya da altında
Cinayetlerin ardındaki gülüşleri düşürmek için
Düşenleri yerden kaldırmak için
Hep birlikte.
Evet, "hep birlikte".
Ocak 2003, Ankara