Siyaset28 Ekim 2004 00:00

Batılıların Lozan Sendromu

Batılılara göre Osmanlı’nın son dönemlerinde bir ‘Şark meselesi’ vardı. Özünde, Batının doğuya karşı olan kompleksini, edişesini ya da korkusunu barındıran ‘Şark meselesi’ Müslüman Türkleri, Anadolu’nun münbit topraklarından çıkarıp, geri kalanında bir Ermenistan, Kürdistan ve Yunanistan çıkarmanın adıydı.symbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenasitagliptin phosphate and metformin hydrochloride gedave.ro sitagliptin phosphate side effects

Batının topyekün ittifakıyla kabul gören bu proje, Türkleri önce Balkanlardan sonra da Anadolu’dan uzaklaştırmayı hedefledi.

Fiili uygulamaları, 1096 yılındaki 1. Haçlı Seferleri’ne kadar giden bu planın ismi, açıkça 1815 Viyana Toplantısı’nda dile getirildi. Bu planın uygulamaları AB İlerleme Raporu’nda ifadesini bulan ‘azınlıklar’ kavramı ardında halen devam etmektedir.

Ancak, bizden bitip tükenmeyen isteklerde bulunan AB’ciler, şunu anlayamadılar: Bu millet tarihin hiçbir döneminde ne yapacağını önceden ortaya koymamıştır. Yani, vurucu darbesini sezdirmemiş, her zaman teyakkuzda beklemiş, hamlesinin anlık ve etkili olmasına özen göstermiştir. Tabi ki; kukla idareciler eliyle bazı tavizler verilmiş, topraklar peşkeş çekilmiş, yasalar da çıkartılmıştır. Ama son noktada söz yine milletin olmuştur.

Bunun açık örnekleri vardır. İşte, onlardan biri;

İngiltere Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Edward Grey yayınlanan hatıratında 1905–1906 yıllarında İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında yaşanan Akabe Krizi’ni anlattığı bölümünde, Mısır Yüksek Komiseri Lord Cromer’den duyduğu bir anekdotu “Şarklı zihnîyetini anlamanın imkânsızlığını” ortaya koymak amacıyla şöyle nakleder; “Bir Şarklının –yani Türklerin- ne yapacağını tahmin edebilmek için bir Avrupalı kendisine şu soruları sormalıdır: “1. Aynı koşullar altında kendiniz ne yapardınız? 2. Tanığınız en akıllı adam ne yapardı? 3. Şarklının ne yapacağını düşünüyorsunuz?

Bu üç soruyu cevapladığınızda Şarklının kesinlikle yapamayacağı üç şeyi öğrenmiş olursunuz. Niyetinin ne olduğunu bundan fazla kestiremezsiniz”…

*

Batı bugün de hâlâ Türklerin ne yapacağını kestiremiyor, “Şark Sorunu” da hâlâ devâm ediyor. Kimi batılılar için de hâliyle “Lozan Sendromu” bitmiyor.

AB ile müzakerelere “Türkiye’nin çıkarları” penceresinden bakanlar “Sevr Sendromundan” kurtulamamakla suçlanırlar.

Onlar için “Sevr Sendromu” bir bakıma ayıptır ve batıya karşı ayıptır. Pekiyi o zaman Türkiye’nin çıkarlarını düşünenler “Türk tarihinin dip noktası olan” ve bugünden sadece 85 yıl önce yaşanan bir faciayı düşünmeyecekse, 321 yıl önceki Viyana Kuşatmasını “argüman” olarak görenlere ne demek gerekir?

“Sevr Sendromu” yanlış ve zararlı değil, aksine her türlü konunun tahlili için isabetli ve sıhhatli bir yaklaşımın kodudur.

Nitekim tepkilere ve görüşlere “Sevr Sendromu” teşhisi koyanlarda da “Lozan Sendromu” ziyâdesiyle mevcuttur.

“Sevr Sendromu” özünde “teslim olmaya başkaldırı yani reddiyetçiliktir” olarak özetlenebilir. Lozan Sendromu için de buna tepki denebilir.

Her sömürgeci devlet, çekildiği topraklarda görünürde kendisine muhalif, ama canı ve ruhu ile fikrîyatına sadık aydın tabakası bırakır. Ama sadece bununla yetinmez ve gerçekleştiremediği hedefleri açısından mağlup olduğunu kabûl edemez, sadece “bir süreliğine geri çekildiğini” düşünür.

Aynen Kurtuluş Savaşı sonrasında genç Cumhuriyet’in kadroları arasına sızdırılan, uyuşmuş beyinler, kontrol altına alınmış bellekler gibi...

*

Bizler her ne kadar Müslüman kimliğimizi ve böyle bir bakış açısını görmezden gelsek de, tarih boyunca uluslararası ilişkilerde Batının izlediği strateji, İslam dünyasına karşı mücadele veren Hıristiyan Batının galip olma savaşıdır.

AB’ye üye adayı ilan edilen Türkiye sadece bu amaca hizmet için oyalanmaktadır. Ve Müslüman Türkler Balkanlardan, Anadolu’dan sürülene kadar, Şark Projesi’nin neticeye ulaşmasında AB bir koz olarak kullanılacaktır.

Milletimiz, tarihten bugüne değişmeyen Batı zihniyetini dikkate alarak, artık AB sevdalılarından vazgeçmeli, üzerimizde oynanan oyunları bir an evvel bozacak iradeyi iktidara taşımalıdır. Yani, Milli Görüş’ü, Saadet Partisi’ni ve o’nun ehliyetli kadrolarını...

 

Bunlar da mı azınlık?

Avrupa Birliği sürecinin hızlanmasıyla birlikte Türkiye yeni bir problemle boğuşturulmaya başlandı. Bu yeni problemin adı “azınlıklar.” Bu ilerde daha çok fazla konuşulacak bir konu olduğu için değinmeyeceğiz. Bizim esas dikkat çekmek istediğimiz bir başka azınlık meselesi var: Parlamentonun çoğunluğunu oluşturan AKP grubunun kendi yöneticileri tarafından nasıl azınlık haline getirildiğini hayretle izliyoruz.

Bugünkü parlamentonun sayısal anlamda çoğunluğunu AKP oluşturuyor; sayıları tam 368. Anamuhalefet partisi CHP’nin ise milletvekili sayısı sadece 171

 

Türkiye’nin parlamenter sistemi bir hükümetin oluşması için 276 milletvekilinin oyunu gerekli görüyor. Bu teknik bilgiyi yazıyoruz ki AKP’nin neredeyse iki hükümet kuracak kadar bir çoğunluğu temsil ettiğini bir kez daha hatırlamış olalım.

Parlamentolar milleti temsil ettiğine, bugünkü Meclis çatısı altında da AKP çok önemli bir çoğunluğu ifade ettiğine göre milletin arzuladığı düzenlemelerin yapılmamasının ne gerekçesi olabilir?

Bundan 5-6 ay önce YÖK yasasıyla ilgili tartışmalar yaşanırken hükümetin başı, sayısal olarak bu yasayı çıkartmaya yeterli oldukları halde bunu yapmayıp, yasayı geri çekeceklerini açıklamıştı. İşte o açıklamanın yapıldığı basın toplantısında şu ibretamiz sözleri de tarihe geçti: “Bunları yapmak bir bedel ödemeyi gerektirir. Biz bedel ödemeye hazır değiliz.”

Öncelikle tesbit yanlış. Yapılmak istenen düzenleme milletin arzu ettiği bir düzenlemeyse bedel gerekmez, çünkü o düzenlemenin kendisi bir bedeldir; millete ödenmesi gereken bedel. Yok, bu bedel ödeme ifadesinde bir ima var ve bununla Türkiye’nin tökezlemesini arzulayanlar kasdediliyorsa, o zaman da bu bedeli ödemeye yanaşmayanların iktidar koltuğunda bir saniye bile oturmaması gerekir.

Bugün aynı zihniyet ikinci kez gündeme getirdiği öğrenci affı meselesi için bir kez daha yan çiziyor. Milletin ümitle beklediği bu konuda düzenleme yapması gerekenler yeryüzünün hiçbir parlamentosunda görülmeyecek bir pişkinlikle bu düzenlemenin muhalefet tarafından yapılmasını istiyorlar.

Bu nasıl iş? 368 tane iktidar milletvekili kenarda duracak, 170 kişilik muhalefet grubu yasa teklifi hazırlayacak! Niye? Yoksa AKP milletin arzularına uygun bir yasa teklifini hazırlama kapasitesinden mahrum olduğunu mu düşünüyor? Ya da, milletin çoğunluğunu temsil eden kendi gruplarının gerçek anlamda “azınlık” olduğunu mu?.. Her iki halde de Türkiye’nin durumu içler acısı demektir.  Milligazete