Siyaset24 Ekim 2004 00:00

AZINLIK RAPORUNUN İÇERDİĞİ TEHLİKELER - Özcan Yeniçeri

Azınlık, insan hakları ya da etnisitelerle ilgili küresel güçlerin iddiaları ve dayatmaları, insan severliklerinden değil sözü edilen unsurları hegemonyalarının sürdürülmesinde bir enstrüman olarak kullanmak arzularından kaynaklandığı da bilinmektedir.cialis coupons printable blog.suntekusa.com discount prescription drug cardkamagra kamagra wikipedia kamagra gel

Grup Başkanlığını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Prof. Dr.
Baskın Oran’ın yaptığı Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’na bağlı
‘Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu’nun 1 Ekim 2004 tarihli raporu
yayınlandı.


Radikal Gazetesinin “Cesur Azınlık Raporu” başlığı ile verdiği bu belge Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluş anlaşması olan Lozan Anlaşması’nı ve anayasa’nın
‘değiştirilmesi teklif edilemeyeceği’ Anayasa hükmü olan 3’üncü maddesini dahi
azınlık hakları ve kültürel haklar açısından tartışmaya açıyor.

Prof. Dr. Baskın Oran, bu raporun oylama öncesinde yapılan tartışmaların
bazılarını da 7 Ekim 2004 tarihinde Birgün Gazetesinde açıklamış. Bunlardan sözü
edilen görüşlere yapılan bir itiraz şöyle ifade edilmiş: “Türkiye’de gayri
Müslimlere baskı yoktur. Zaten, Avrupa, Osmanlı’ya bu bahaneyle müdahale etti”.
Bu itiraza verilen cevap da aynen şöyledir: “Ruhban yetiştirmelerini engelle,
kiliselerine el koy; din özgürlükleri vardır de. Mallarına el koy, okullarında
dillerini okutmalarını engelle; baskı yok de. Avrupa, şeriat denilen çağdışı
düzene müdahale etmişti. Bugün de 2004’e göre çağdışı kalana müdahale ediyor.
Müdahale istemeyen düzeltir, bahane yaratmaz”.

Oryantalist yönlendirmelerin üretimi olan bazı yaklaşımlarda Türkiye’deki her
türlü farklılığın, kusur ya da eksikliğin anormal ölçülerde abartıldığı
bilinmektedir. Bu raporda da benzer abartılar ve değerlendirmelerle ülkenin
üniter yapısına, resmi diline, ülkesi ve milletiyle birliği ve bütünlüğüne
yönelik tahripkar ve haksız eleştiriler ve öneriler getirilmiştir. Kiliselere el
koyma, ruhban yetiştirilmesine engelleme ya da özgürlük kısma gibi abartılarak
ifade edilen olgunun temelinde bu kurumların geçmiş dönemdeki sabıkaları ve
ihanetleri vardır. Kaldı ki AB üyeliğine rağmen Yunanistan’da İskeçe Müftüsünün
durumu, Yunanistan’da bulunan camilerin ve okulların hali ortada iken Türkiye’ye
yöneltilen eleştiriler samimiyetten ve sorun çözmekten yoksundur. 2004 yılında
bile Atina’ya cami yapılmasına ilişkin tartışmalar ortada iken Türkiye’yi bu
konuda eleştirmek insafsızlıktır. Unutulmamalıdır ki bu rapor Avrupa’nın
Osmanlı’ya emperyalist saldırısını “şeriat denilen çağdışı düzene
müdahale” olarak algılayan bir anlayışın ürünüdür. Yapılacak değerlendirmelerde
sözü edilen “Cesur Azınlık Raporu”nun (!) bu boyutu asla gözden ırak
tutulmamalıdır.

Rapor “tek kültürlü ulus devlet modelin insan haklarını göz ardı eden boyutu
yerine, çokkültürlü, çokkimlikli, özgürlükçü ve çoğulcu yeni bir toplum
modelinin esas alınmasını öneriyor”. Başbakanlık tarafından hazırlatılan bu
rapor, Atatürkün kurduğu milli devlet modeline AB’nin açıkladığı ilerleme
raporundan çok daha büyük ithamlarda bulunmaktadır. Rapora göre dünyada artık
“bir ülkede azınlık olup olmadığını, o ülkeye sormamak ve eğer ‘etnik, dilsel,
dinsel bakımından farklılık gösteren ve bu farklılığı kimliğinin ayrılmaz
parçası sayan’ gruplar varsa, o devlette azınlık bulunduğunu kabul etmek yönünde
bir eğilimin” var olduğundan söz ediliyor.

Bir defa yazılanlar dünya gerçekleriyle örtüşen şeyler değildir. Dünyada ABD,
İngiltere, Almanya, Israil vb. ülkelerde herhangi bir etnisite, grup ya da
kitleye bu ülkelerin belirlediği sınırlar dışında bir hakkın ya da belirleyici
bir farkın dünyaca benimsenmesi diye bir eğilim söz konusu değildir. Yine bu tür
ülkeler hiçbir kuruluş ya da güç azınlık ya da bir başka insan hakları ihlali
dolaysıyla telkin ya da tavsiyede bulunamaz. İsrail’in Filistin’de, Rusya’nın
Çeçenistan’da, ABD’nin Irak’ta, Çin’in Doğu Türkistan’daki uygulamaları ortada
iken dünyada azınlık ya da etnisite haklarına yönelik bu tür bir eğilim
gerçeğinden söz etmek doğru değildir. Dünyada itilip kakılmayı sineye çekenlere,
güçsüz ülkelere ve sömürüye müsait olanlara Irak’ta olduğu gibi demokrasi,
Afganistan’da olduğu gibi insan hakları ve Yugoslavya’da olduğu gibi
etnisitelerine ve azınlıklarına hak vermekten bahsedilmektedir. İnsanların
akıllarından her geçeni dünya gerçeği olarak nitelemesi incelenmeye muhtaç bir
olgudur.

Azınlık, insan hakları ya da etnisitelerle ilgili küresel güçlerin iddiaları ve
dayatmaları insan severliklerinden değil, sözü edilen unsurları hegemonyalarının
sürdürülmesinde bir enstrüman olarak kullanmak arzularından kaynaklandığı da
bilinmektedir.

Prof. Dr. Baskın Oran grubu tarafından hazırlanan Rapor, Avrupa ya da herhangi
bir uluslararası örgüt Türkiye’deki azınlıklar ve etnik yapıyla ilgili olarak ne
söylüyorsa onun kabul görmesi gerektiğini söylüyor. Rapora göre dünyada böyle
bir eğilim var, bir grup “ben farklıyım ve azınlığım” diyorsa Türkiye’ye düşen
görev bunu derhal kabul ederek gereğini yapmaktır.

Gerçek niyetin ne olduğu raporun ilerleyen maddeleri arasında göze çarpmaktadır.
Sözü edilen rapor, Anayasanın ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek’
maddeleri arasında yer alan “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir
bütündür. Dili Türkçedir” maddesini, azınlık ve kültürel hakları kısıtlayıcı
uygulamaların kaynağı olarak göstermektedir. Bu noktada da “devletin dili
olmaz”, “resmi dili olur” ve o ülkedeki yurttaşlar devletle ilişiklerinde bu
resmi dili kullanmanın yanı sıra çeşitli diller konuşurlar. “Yurttaşlar devletle
ilişkilerinde resmi dili kullanmanın yanı sıra çeşitli diller konuşurlar”
ibaresi birden fazla dilin devletle olan ilişkilerde geçerli olmasını talep
etmek anlamına gelir. Bunun Türkçesi resmi ilişkilerde çeşitli dillerin
konuşulması ve kullanılmasını talep etmektir. Yani Türkçeden başka dillerin de
resmi dil olarak kabul edilmesidir.

Rapor ilginç bir içeriğe sahiptir. Yapılan değerlendirmeye göre; 1990’ların
başında Türkiye’nin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu hususunda bir
“Sevr Sendromu”nun yaşandığı bilinmektedir. Fakat böyle bir havanını bugün de
ileri sürülmesi ve bir ‘paranoya’ haline gelmiş olması rahatsız edici ve milleti
zayıflatıcı bir durumdur. Bugün Doğu Karadeniz’de bir Pontus devletini
kurulacağından, dönmelerin Türkiye’yi idare ettiğinden, Fener Patrikhanesi’nin
İstanbul’da bir tür Vatikan devleti kuracağından söz edenler böyle bir havayı
yaratmaya özen göstermektedir”. Raporu hazırlayanlar yalnız bu yönü itibariyle
bile ne kadar stratejik bakış açısından yoksun olduğunu ortaya koymaktadır.
Raporu hazırlayanlara göre Türkiye’yi tehdit eden hiçbir olgu olmamasına rağmen
bir takım insanların “Sevr Sendromu’na yakalandığını, bunun tehlikeli olduğunu
ve sona erdirilmesi” gerektiğinden söz etmektedir. Rapora göre Türkiye’de Pontus
faaliyeti yokmuş, Patrik Vatikan tipi bir örgütlenme
talebinde değilmiş ve dönmeler söylendiği gibi Türkiye’yi yönetmeleri paranoya
imiş (!). Herhalde bu raporu yazanlara göre, Patrik İstanbul’a “Kostantinopol”
demiyor ve kendini “ekümen” ilan etmiyordur. Ermeniler ise Türkiye’den toprak
değil dostluk talep ediyordur. ABD Başkan adaylarından Kerry “Ermeni Soykırımını
tanıyacağı” sözünü şaka olsun diye teyit etmiş olmalıdır. Abdullah Öcalan ise
Türkiye’yi bölerek bir Kürdistan Devleti kurmak için otuz bin insanı şehit
etmemiştir. O, İmralı Cezaevinde değil de otelde ikamet etmekteymiş (!).

1920 ve 1930’larda doğal tutum, bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Muasır
medeniyet’ tezi icabı artık geride kalmıştır. Artık vatandaşlık anlayışının
yeniden gözden geçirilerek çağdaş Avrupa’daki çok kimlikli, çokkültürlü,
demokratik, özgürlükçe ve çoğulcu bir toplumsal modelin alınması gereklidir,
hatta zorunludur.

Buna göre özgür, bağımsız, yaratıcı yetenekleriyle kültürel haklarını rahatça
kullanabilen, hak ve görevlerini bilincinde olan bireylerin sahip bulundukları
siyasal ve hukuksal statünün tanımlanması gerekir. Bu ilkelerin uygulanması
anlamında:
1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı ve ilgili yasalar; özgürlükçü, çoğulcu ve
demokratik bir içerikte ve toplumun örgütlü kesimlerini katılımıyla ele alınarak
yeni baştan yazılmalıdır.
2. Eşit haklı vatandaşlık temelinde, farklı kimlik ve kültüre sahip kişilerin
kendi kimliklerini koruma ve geliştirme hakları (yayın, kendini ifade, öğrenim
gibi) güvence altına alınmalıdır.
3. Merkezi yönetim ve yerel yönetimler, yurttaşların katılımını ve denetimini
esas alacak bir biçimde şeffaflaştırılmalı ve demokratikleştirilmelidir.
4. İnsan hak ve özgürlüklerine yönelik evrensel normları içeren uluslararası
sözleşmeler ve temel belgeler, özellik de Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi
çekincesiz imzalanarak onaylanmalı ve hayata geçirilmeli. Bundan sonra, artık
uluslararası sözleşmelere Türkiye’deki alt kimliklerin inkârı anlamına gelecek
çekinceler ve yorum beyanları getirilmemelidir.

Sonuçta, tek kültürlü ulus-devlet modelinin insan haklarını göz ardı eden boyutu
yerine, “Türkiyelilik” üst kimliği altında çokkültürlü yeni bir toplum modeli
benimsenecektir.

Böylece “Türkiyelilik” söyleminin ucunun da nereye ulaştığı anlaşılmış
olmaktadır. Rapor “milli devleti, üniter yapıyı ve milli kültürü esas alan”
Kemalist modelin artık geride kaldığını yazmaktadır. Mevcut yaklaşım Lozan’ın
tasfiyesi anlamını gelmiyorsa da başkalaştırılmasını amaçlamaktadır. Bu noktada
Radikal Gazetesinde Erdoğan Aydın şöyle yazıyor: “Açıklıkla görüldüğü gibi Türk
devleti, kurucu anlaşmasını kendi yurttaşlarına uygulamayarak çiğnedi. Eğer
tersi olsaydı, hem Kürtler ve Aleviler bugünkü gibi ezilmeyecekti, hem de
Türkiye sistematik hak ihlali yapan bir devlet olmayacaktı. Durum bu olduğuna
göre AB iradesinin alevi ve Kürt haklarının tanınmasından söz etmesi Lozan’ı
tasfiye değil, aksine devleti, kendi kurucu anlaşmasına ve çağdaş hukuka uymaya
davettir”.

Gerçekte sormak gerekir Aleviler ve Kürtler kendilerini devletin kurucu ortağı
olarak gördüklerini açıkladıklarına göre bunları azınlık olarak kabul etmek
onlara hakaret değil midir? Bu durum Kürt ve Alevilerin koruyuculuğuna
soyunanların gerçek niyetleri konusunda kuşkular yaratmaktadır. Şunu unutmamak
gerekir ki, Türkiye’nin üniter devlet yapısının değişmesi ülkedeki birlik ve
bütünlüğü kökten tehdit eder ve zedeler. Azınlık sorunları bir takım odakların
üniter yapıyı zorlama arzusunun ürünüdür. Ve yine şurası iyi bilinmelidir ki,
Türkiye Cumhuriyeti her şeye rağmen her ne pahasına olursa olsun Türkiye’nin
egemenliğin, birlik ve bütünlüğünü sonuna kadar koruyacak güçlü kadrolara
sahiptir. Avrupa Sevr’imi hortlatıyor diye kimse düşünmesin yukarıdaki raporun
zihniyeti ortada dururken Sevr’i dışarıdan beklemeye gerek yoktur. Zira
Türkiye’de kurt elmanın içindedir.
www.aysam.org