DERVEDİLEN MİLLİ SERMAYE VE MİLLİ GÜVENLİK!
'Babalar gibi satarım!'' Bu söylem akıllardan hiç çıkmayacak bir ideoloji haline geldi . Hani bir vakitler Özal'ın ''üçün biri'' deyimi gibi sanki... Özelleştirme yapılırken, para gelsinde kimden gelirse gelsin anlayışı güvenlik zaafiyeti doğuruyormu peki? Spekülayon cenneti olan Türkiye'de ''hortumları kestik'' diye sevinenler, bu güvenlik açıklarını ne kadar görüyor ve önlem alıyor? Bankalarımız son sürat yabancılara devredilirken olayın toplumsal güvenliğini de söyleyenler neden duymazcadan geliniyor? Peki olayın güvenliği ile ilgilenen MİT,MGK gibi kurumlar bu güne kadar ne bulgular ortaya koydu?coupons for cialis 2016 prescription savings cards prescription drug cardssymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenasitagliptin phosphate and metformin hydrochloride sitagliptin phosphate monohydrate melting point sitagliptin phosphate side effectsrenovation vejle renovation skive renovaabilify link abilify
Önce Fransız BNP Paribas, ardından Hollandalı Fortis ve son olarak Unicredito-Koç ortaklığının banka satın alması finans sektörünü dalgalandırdı. Alanların da satanların da memnun olduğu bu süreç ülke ekonomisi ve güvenliğini nasıl etkileyecek?
Finas sektörü yılbaşından itibaren “yabancı taarruzuna” uğradı adeta.
Fransa’nın uluslararası markası BNP Paribas ile Türk Ekonomi Bankası (TEB) arasında imzalanan ortaklık anlaşmasının ardından Dışbank’ın Hollandalı Fortis’e satılması sektördeki bütün dengeleri derinden sarstı. İşte tam bu sırada ülkenin en büyük beşinci bankası Yapı Kredi Bankası’nın (YKB) Koçbank-Unicredito ortaklığı tarafından satın alındığı açıklandı. Yabancı bankaların ülke vitrinindeki önemli mali kuruluşları ortaklık veya satınalma yoluyla elde etmesi herkesin aklına birtakım sorular getirdi.
Yabancı bankalar tüketicilere nasıl imkanlar sunacak? Küresel markalarla Türk bankaları nasıl rekabet edecek? Piyasada ne kadar etkili olmalarına müsaade edilecek? Yabancıların pazarın kontrolünü ele geçirmesi milli güvenlik açısından bir zafiyet doğurur mu? Ve daha da önemlisi yabancı bankalar aslında ne yapmak istiyor?
Ankara’da Atatürk Bulvarı üzerindeki eski İş Bankası Genel Müdürlüğünde çalışan bankacılık otoriteleri bugünlerde gazetecilerin ısrarlı sorularından kaçmanın yollarını arıyor. Beş sene önce Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası ile yürütülen ekonomik program neticesinde tesis edilen Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) yöneticilerine ısrarla yöneltilen soru ise hep aynı: “Yabancı bankaların ne kadar büyümesine müsaade edeceksiniz?” BDDK yöneticilerinin yüzünde beliren acı gülümseme ve peşinden söyledikleri şu sözler durumu biraz açıklıyor: “Biz oyunun kurallarını koymakla değil, oynanmasını sağlamakla görevliyiz. Bu konuda belirleyici olan siyasi iktidardır.”
230 milyar dolarlık fon büyüklüğüne sahip finans kesiminin komuta-kontrol merkezi durumundaki BDDK’nın üst düzey bürokratlarının bu cevabına karşılık 4 yılda 22 bankanın devlet tarafından oyun alanının kenarına alındığını iyi bilen gazeteciler bu konudaki ısrarlarını sürdürüyor. 1999 sonunda 81 oyuncunun bulunduğu bankacılık liginde 2004 yılı sonunda sadece 48 bankanın ayakta kalmasını sağlayan BDDK’nın sektördeki gelişmeleri yakından izlemenin ötesinde yabancı bankalarla ilgili bir dizi çalışma yürüttüğü biliniyor.
Aslında 15 yabancı bankanın bulunduğu -henüz BDDK Dışbank ve YKB’nin satışını onaylamadı- sektörde yabancı bankaların pazar payları göze batacak seviyeye ulaşmış görünmüyor. Sektörün geneli içindeki payları sadece yüzde 6 yani 7,7 milyar dolar; krediler içindeki payları da yüzde 4,7 yani 3,5 milyar dolar seviyesinde. Ancak Dışbank ve YKB’nin satışına onay verilmesinin ardından sektördeki yabancı payı yüzde 15 gibi gözardı edilemeyecek bir orana yükseliyor.
Ekonomik ve siyasi istikrarın sağlanmasının ardından Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi alınmasıyla birlikte atağa kalkan yabancıların gözdesi Türkiye oldu. Yılbaşından itibaren hız kazanan süreci mercek altına alan BDDK uzmanları bu konuda kapsamlı bir rapor hazırlayarak hazine kökenli başkan Tevfik Bilgin’in önüne koydu. Raporda özkaynak ve rekabet konusunda sıkıntı yaşayan Türk bankalarının yabancı kaynak transferi ile kârlılıklarını artıracakları ve rekabet kalitesinin artacağına vurgu yapılırken önemli bir hususa dikkat çekiliyor: “Yabancı bankaların halen 169 milyar dolar seviyesindeki iç borçtan daha fazla faydalanmak ve bu yolla global kârlılıklarını artırmak istedikleri de düşünülmektedir.”
Türkiye Bankalar Birliği’nin (TBB) verileri de BDDK uzmanlarının bu uyarısını doğruluyor. TBB araştırmasına göre yabancıların doğrudan kamu kağıdı yatırımları 2004 sonunda 11 milyar, mayıs ayı sonunda 15,5 milyar dolara ulaştı. İç borç stokunun yüzde 9’unu elinde bulunduran yabancı yatırımcıların banka sahibi olarak bu pazardaki paylarını artırmak istemeleri çok uzak bir ihtimal değil.
Yabancılara koca kulak desteği
Gelişmekte olan ülkelerde önce şube açarak daha çok sermaye piyasalarında etkili olan yabancı bankalar yaşanan her ekonomik kriz sonrasında bulundukları ülkede daha güçlü hâle geliyor. Burada yabancı bankaların daha tutucu bir strateji izleyerek sadece güçlü ve istikrarlı müşterilere kredi vermeleri kadar arkalarında bulunan uluslararası mali destek de krizi rahatça aşmalarına imkan sağlıyor.
Yabancı bankaların çoğu zaman çokuluslu şirketlere kredi açmaları ve işlemlerinin önemli bir bölümünü yine yabancılarla yapmaları da krizlerden etkilenmelerini engelliyor.
Krizlerden yara almadan çıkan yabancılar daha sonra zor duruma düşen milli bankaları daha sonra bir bankanın yönetim kurulu başkanının ifadesiyle “ölü eşek fiyatına” satın alıyor. Türkiye’de 2001 krizi sonrasında yaşanan süreç, deneyimli bankacının sözlerini teyid ediyor.
TMSF bünyesindeki Demirbank’ı şebeke değerinin bile altında bir fiyata satın alan İngiliz HSBC’nin ardından Portekizli BCP Group Sitebank’ı satın aldı. Bu iki banka dışında fon bünyesinden yabancılara banka satışı yapılmadı. Ancak aynı dönemde mali açıdan zor günler geçiren Koçbank’ın yüzde 50 hissesi Unicredito tarafından 250 milyon dolara satın alındı. Daha önce Demirbank’ın Romanya’daki bankasını satın alan Unicredito Türk bankacılık sektöründe büyük bir adım atmaya hazırlanıyor.
Yabancı bankaların kriz dönemlerinde içeriden aldıkları bilgilerin de önemli olduğunu söyleyen bir Hazine yetkilisi ilginç açıklamalarını şöyle sürdürüyor: “Citibank, Deutche, Chase ve HSBC kalkınmakta olan ülkelerde sağlam dostları ve ülkelerinin desteği ile krizlerden yara almadan bilakis kârla çıkabilmektedir. Bu sadece krizi öngörmekle değil, kulağınızın delik olmasıyla da ilgilidir.”
TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu tarafından yayımlanan raporda da Şubat 2001 krizinden bir gün önce eski kur üzerinden Merkez Bankası’ndan satılan 5 milyar 188 milyon doların beşte birinin Citibank tarafından satın alındığı, toplam döviz satışının yüzde 55’ininde Türkiye’de bulunan 7 yabancı bankaya yapıldığı tespit edildi.
Peki yabancı bankaların güç kazanması o ülkeye ne kazandırır? Birçok bankacılık otoritesine göre yabancı bankaların piyasa paylarının artması bir anlamda ülkede istikrar ve güven olduğunu gösteriyor. Uluslararası derecelendirme kuruluşu Fitch’in Türkiye Temsilcisi Ayşe Berker, yabancı bankaların gelecek ve kârlılık gibi iki temel ögeye odaklandığına dikkat çekiyor. “Yabancıların gelmesi sığ durumdaki Türk mali piyasalarının derinleşmesine ve krizlere daha dayanıklı hâle gelmesine imkan tanıyacaktır. Bu durum faizlerin düşmesi ve kredi piyasasının canlanmasını da beraberinde getirecektir.” diyen Berker, şeffaflık konusuna büyük önem veren yabancıların bu anlamda da ülkeye katkı sağlayacağını söylüyor. Yine kredi kartı ve ipoteklere daha uygun faizle kredi verebilen yabancıların bir diğer önemli getirisi yeni hizmetler ve teknolojilerin ülkeye transferi olarak öne çıkıyor.
Gelişmeleri yakından izleyen üst düzey bir TMSF yetkilisi, Türk varlıklarının yabancı şirketlerin eline geçmesinin ciddi bir mülkiyet değişimini beraberinde getirdiğini vurguluyor: “Bizim banka ve sanayi kuruluşlarımızın el değiştirmesi küçük evini kat karşılığı mütaahhide veren ve bu duruma şükreden ev sahibininkine benziyor. Adam gökdelen dikiyor ama sen iki daire verildiği için seviniyorsun.”
Yabancıların ülkeye yatırım yapmasına kimsenin karşı olmadığını vurgulayan yetkili, buna karşın yabancı sermaye girişinin sadece varlık satışıyla gerçekleşmesinin birtakım soru işaretleri doğurduğunu belirtiyor. Bu durumda yabancı bankaların sektörde hakim olamayacaklarını, yüzde 30-35 gibi bir oranda tutulmalarının şart olduğunu aktaran yetkili, aksi takdirde milli güvenlik açısından birtakım sorunlar yaşanabileceğine dikkat çekiyor: “Yabancı bankalara paranızı yatırınca bu parayı küresel havuza koyduğunuzu zannetmeyin. Neticede buradaki yabancı bankalar bizim kanunlarımıza göre kurulan tüzel kişiliklerdir. Yani buradaki banka kapısına kilit vurursa Almanya’dan veya İngiltere’den para çekme imkanınız yok.”
Aksiyon’un sorularını cevaplayan üst düzey bir istihbarat yetkilisi enerji, telekom ve bankacılık sektörlerinin “stratejik sektörler” olduğunu vurgulayarak yaşanan gelişmeleri şöyle değerlendiriyor: “Milli güvenlik istihbaratı yapmak yasalarla Milli İstihbarat Teşkilatına (MİT) verilmiştir. Milli güvenlik istihbaratının alanları içinde ülke güvenliğini yakından ilgilendiren ekonomik ve mali konular da yer almaktadır. Ancak MİT gerek kadroları gerekse konumu itibariyle bu görevi yerine getirmekten son derece uzaktır. 47 milyar dolara ulaşan banka hortumlamalarında MİT, bağlı bulunduğu Başbakanlık makamına hangi banka hakkında bilgi vermiştir?
Artık servisle olan ilişkisi afişe olmuş suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı Türkbank’ı ele geçirmeye çalışırken sesi çıkmayan gizli servisin büyük bankaların birleşmesinin veya satın almaların ülke ekonomisine etkilerini araştırma kabiliyeti de, tahlil kabiliyeti de yoktur. Batılı ülkelerde banka lisansı almaktan şube açmaya kadar birçok alanda gizli servisler muhakkak görüş bildirir. Ama bizim ülkemizde bu kapsamda önleyici istihbarat yapma yetkisi Sadece MİT’e verilmiştir. Emniyet sadece çete veya organize suçlarla mücadele anlamında görevlidir yani suçun tespitinden sonrası için görevlendirilmiştir. Dolayısıyla yetki sorunu var ama İmar Bankası olayı gösterdi ki imkanlar ve uzman personel açısından bu kurum bunu yapabilecek kabiliyettedir. Yetki verilsin Emniyet BDDK’ya da, Hazineye de hatta Merkez Bankasına da bilgi sağlayabilecek konumdadır.”