Siyaset6 Temmuz 2005 00:00

'İşgal Altında mıyız ki?' Ergin Yıldızoğlu

Geçenlerde, bir TV programını izlerken ilginç bir durumla karşılaştım. Solun önde gelen isimlerinden birine ''yurtseverlik'' hakkındaki düşüncelerini sordular. O da ''Ülke işgal altında mı ki'' diyerek karşıt bir soruyla ''yurtseverlik'' kavramının, artık hiçbir işleve sahip olmadığını ima etti. Ben de ''Acaba, günümüzde ulusal mekânda 'ötekinin' iktidarının gerçekleşmesi için bir askeri işgal gerekli mi'' diye düşünmeden edemedim. Pazar günü gazeteleri okurken aklıma yine bu TV programı geldi. Telecom-Unacol Türk Telekom''un satışı tamamlanmış. Dünya Bankası Türkiye Direktörü de sonuçtan çok memnunmuş, bu satışın başka büyük satışları kolaylaştıracağını söylemiş. Kastedilen TÜPRAŞ ve ERDEMİR. Demek ki Türkiye''yi yönetenler iletişim, enerji ve metalurji gibi stratejik sektörlerdeki üç büyük işletmeyi kolayca satabilecekler. Neden olmasın? ''Küreselleşme'' çağında, serbest piyasa ortamında parayı veren istediğini almıyor mu? discount drug coupons site printable coupons for cialis

Galiba alamıyor. Cuma günü, mali analiz sitesi Bloomberg'de ''garip'' bir haber vardı. Çin kaynaklı Cnooc Ltd. şirketi, orta büyüklükte bir ABD enerji sektörü şirketi Unacol'u satın almaya kalkıyor, ancak ABD Temsilciler Meclisi 398''e 15 oyla işlemin, stratejik gerekçelerle izlemeye alınmasını, gerekirse durdurulmasını talep ediyor. Unacol belki çok büyük bir şirket değilmiş ama, Çin bu yolla stratejik teknoloji ve bilgi elde edebilirmiş.

''Ötekinin iktidarı''
Dönelim Türkiye''ye, bırakın orta boyda özel bir enerji şirketini, ülkenin stratejik öneme sahip üç dev kamu işletmesi kolaylıkla, adeta bando mızıkayla yabancılara satılıyor. Eğer bunlar, büyük bir dış borç yükü altında inleyen ülkede, devlet maliyesine yük olan verimsiz, batak işletmeler olsalardı, belki satışlarının bir mantığı olabilirdi. Ancak uzmanlar, bunların verimli ve Hazine'ye gelir getiren kurumlar olduğunu, üstelik de gerçek değerlerinin altında fiyatlarla satıldığını ileri sürüyorlar. Demek ki düpedüz bir talan söz konusu. Ama Meclis bu satışları sorgulamıyor. Peki kim bu satışları zorluyor? Cevabını biliyoruz: IMF ve Dünya Bankası. Bu ekonomik alanda ''ötekinin'' iktidarı anlamına gelmez mi?

Siyasi alanda da benzer bir durum söz konusu. AB bize önce gümrük birliği anlaşmasını imzalattı. Sonra da bir dizi idari, yasal ''reform'' dayattı, istediklerini de yaptırdı. İstediklerini aldıktan sonra üyelik konusunda garanti vermekten vazgeçti. ''Biz görüşmeyi başlatacağız, siz de istediklerimizi yapmaya devam edeceksiniz'' diyor. Ancak, kimse, ''Mutabakat bozuldu, biz de ilişkimizi gözden geçirelim'' demiyor. Buradaki teslimiyet, ''ötekinin'' iktidarına boyun eğmek değil mi?

Kültürel alana gelince, Türkçenin aşınması, sokakları dolduran yabancı dildeki tabelalar, yabancı kaynaklı ''özdeşleşme nesneleri'' (imajlar) bir yana, ABD patentli ''ılımlı İslam'' projesine, bunun günlük yaşamdaki, giderek genişleyen, devletin laik-modernist bir ideolojiyi üretegelen ''ideolojik aygıtlarını'' (TRT, TÜBİTAK, RTÜK), yasal kurumlarını ele geçirerek derinleşen etkilerine bakmak yeter de artar bile.

Öyleyse, ''yurtseverlik'' kavramının geçersizliğine neden bu kadar kolay karar verilebiliyor? Buna cevap olabilecek bir yaklaşıma geçen çarşamba yazımda değinmiştim. Bir kez daha vurgulamak istiyorum. Sorunun cevabı, uluslararasılaşma, modernleşme, Batılılaşma enternasyonalizm, ekonomik entegrasyon, emperyalizm kavramlarıyla kapsanamayan hiçbir olguyu içermemesine karşın 1990'larda, birdenbire tedavüle sürülen ve hızla benimsenen ''küreselleşme'' kavramında yatıyor. Chomsky'nin ''Siyasi propaganda, kullanmamak gerekir'' dediği bu kavram, emperyalizm ve sömürü kavramlarının üzerlerini örttü, onları yalnızca egemen söylemin değil, muhalefet söyleminin de dışına itti.

Şimdi, bir an için ülkedeki ekonomik, siyasi ve kültürel dönüşümlere ''küreselleşme'' kavramını kullanmadan bakarsak karşımıza, ''ötekinin'' iktidarı ve sömürüsüyle ilgili bambaşka bir görüntü çıkmayacak mı? Çıkacak ve ''İşgal altında mıyız ki'' sorusuna cevap vermek zorlaşacak. Aniden ''tatsız'' etik seçeneklerle karşılaşacak, Kierkegaard' ın yaklaşımını ödünç alırsak bilgiyle eylem arasındaki ''mutsuzluk'' alanına gireceğiz. Buradan çıkabilmek için, ''küreselleşme'' sayesinde ''kurtulduğumuzu'' düşündüğümüz yurtseverlik/ulusalcılık, halkçılık gibi sol/sosyalist politikaya bir sürü çetrefil, riskli sorunu da getirdiği için hiç hoşlanmadığımız kavramlarla, yeniden uğraşmaya başlayacağız. Sonra, sonucundan asla emin olamayacağımız süreçlere, yalnızca haklı olduğumuza ilişkin bir ''inanca'' dayanarak dalmak zorunda kalacağız.

Bu yüzden çoğu insan, ''gerçeğin çölünü'' değil, ''Matrix'' e bağlı yaşamanın konforunu seçiyor.