Teslimiyetçilik Cinneti ve Türkiye’nin Tasfiye Süreci - SEMİH TEMİZYÜREK
Evet, ülkemizde belli bir süredir millî ve ahlâkî şuur kaybının ciddi boyutlara ulaştığı ‘teslimiyetçilik cinneti’ gözlenmektedir. Sivil ve resmî birçok kişi ve kurum benzeri bir ruh hâli içindedir. Hiç şüphe yok ki, ahali de bu vaziyetten nasibi fazlasıyla almaktadır. Bu gidiş daha da derinleştiği taktirde, ülkemizin geleceği de, tamamen bu hastalığın virüsünü üreten ‘ruh doktorları’nın ellerine kalacaktır.Millî hastalığa dair bu teşhis, fazla karamsar bir bakış açısının izlerini mi taşıyor? Hayır, böyle olduğunu hiç zannetmiyorum. Niçin zannetmediğimi de, gelin hep beraber görüp değerlendirelim. sitagliptin phosphate and metformin hydrochloride gedave.ro sitagliptin phosphate side effectsclaritin mazilo speeddatingmixers.co.uk claritin mazilokamagra kamagra 100mg kamagra gel
Teslimiyetçilik virüsü karşısında, artık güçlü millî antibiyotiklerin bile pek etkili olamadığını itiraf etmek zorundayım. Son gelişmeler üzerine yapılan ilk tetkikler maalesef bu neticeyi ortaya koymaktadır. Cüzdanları ve beyinleri esir alma yeteneği gelişmiş olan bu virüsü, ileri vakalarda vicdanları da tamamen körelttiği anlaşılmış bulunuyor. İşte teslimiyetçilik cinneti nöbetleri bu safhada başlıyor ve Batılı efendilere tam teslimiyete kadar ardı arkası kesilmiyor.
Bu sürecin diğer önemli veçhesini ise, hastalığa yakalanmayanlar yahut panzehiri olduğunu iddia edenler tarafından, bu hastalığa gerekli önemin verilip verilmemesi oluşturuyor. Gerektiği gibi önem verilmezse; vaziyetin boyutları ve yol açacağı belâlar, ancak ehil ve hassas insanlar tarafından anlaşılabiliyor. Erken teşhis ve tedavi sorumluluğunu üstlenenlerin beceriksizliği yahut acziyeti, sürecin millî felâkete dönüşmesine yol açıyor.
‘Millî tıp ilmi’nin bu temel bulgusunu zarureten ifade ettikten sonra, şimdi sıra millî ve siyasî suskunluk sarmalında boğulup giden dramatik gelişmelere ve de tavırlara mim koymaya gelmiş bulunmaktadır.
Fransa ve Hollanda’daki referandumlarda sade vatandaşın demokratik isyanının ardından, Brüksel diktatörlüğünün (yumuşak imparatorluk merkezinin) kara kara düşünmeye başladığı; Avrupa kapitalizminin üye ülkelerdeki müttefiklerinin de, gecikmeden aynı korteje katıldığı biliniyor. Bir taraftan AB projesini kurtarma hesapları yaparken, diğer taraftan referandum sonuçlarının sebepleri üzerine kafa yormak zorunda kalmışlardır. Çünkü, böyle giderse Amerikalı ağababalarının imparatorluğuna özenmeleri boşa gidecek, bu süreçte mühim bir merhale olarak gördükleri ‘AB Anayasası Projesi’ suya düşecekti.
AB cenahında bunlar yaşanırken; ülkemde ise çoktan matem havası esmeye başlamıştı. AB’li efendileri kara kara düşünürken, Türkiyeli taşeronları da karaları bağlıyordu. Teslimiyetçi/taşeron cephenin siyasî iktidar mevziinde nöbette bulunanlar, “bütün bu olup bitenlerin Türkiye’yi ilgilendirmediği, hatta her şeyin normal mecrasında aktığı” cümleleriyle başlayan avcı fıkraları anlatmakla meşgûldü. Arada bir de, hava desteği sağlamadığı için Brüksel merkez karargâhına kızgınlıklarını dile getirmeye çalışıyorlardı.
Medyatik mandacılık bölüklerindeki telaş ise daha farklıydı. Onlar, ‘sosyal Avrupa’nın tokadından kızaran suratlarını hızla tedavi edip karşı taarruza geçmenin planlarını yapıyorlardı. Hem de ne taarruz hazırlığı! ‘Anadolu Teslimiyetçik Savaşı’nda, herhâlde ilk kez böyle bir mandacılık taktiği uygulanıyordu. Medyatik mandacılık bölüklerinin komutanları, Brüksel’deki merkez karargâha çöken moral bozukluğunun yarattığı geçici şoka bile tahammül edemeyeceklerini ispat etmek için çırpınıyorlardı.
‘Batıcılık Tanrısı aşkına’, ya ‘Türkiye’yi kaybedecek’ olsalar!? Derhal, durumdan vazife çıkartarak devreye girdiler ve olup bitenler hakkında fetvalar verip, teslimiyetçiliğin faziletleri hakkındaki ayetleri terennüm etmeye başladılar.
AB sürecinde sağdan ve soldan devşirilip medyada konuşlandırılan bütün kalemşörler sürekli aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlardı. Sıkıştıklarında ise, mandacı gerilla el kitabında yazılı olan ‘Tek Yol AB’, ‘Yaşasın Kutsal AB Savaşımız’ gibi sloganlara ve açılımlara müracaat ettiler.
Birkaç gün içinde, küresel-neoliberal totaliterizmin Avrupa’daki sözcüsü ve bekçisi Tony Blair’in parlamento konuşmasına ön hazırlık mahiyetindeki topçu atışlarına başlamışlardı bile. Hedefler belliydi ve hemen imha etmek için harekete geçildi. Zaten, Batıcı ve neoliberal teslimiyetçilik ayetlerinde suçlular ve kurtarıcılar tebliğ ediliyordu. Dolayısıyla, tartışmaya, düşünmeye ve savunmaları beklemeye ihtiyaç yoktu…
Son dönemin ikinci uzun cinnet nöbeti, İran seçimleri sırasında gözlendi. Demokratikleşme ve sivil toplum düşkünü (tabiî turuncu olanına) teslimiyetçi cephe örgütleri ve kalemşörleri, bu kez seçimlere ve halkın tercihine fena hâlde taktılar.
ABD’nin küresel faşizm heveslisi yönetici kliği başta olmak üzere; bildik bütün iç ve dış odaklar, İran cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerine ağıtlar yakıp gayri meşruluk fetvaları yayınladılar. Seçimlerin antidemokratikliğine dair emperyal içtihatlardan, seçilen zatın şahsiyetine kadar birçok konu, beynelmilel mesele hâline getirilip gündeme taşındı. Türkiye’deki uzantıları da, aynı aşağılayıcı ve dışlayıcı bakış açısıyla vazifelerini icra etmeye başladılar.
Modern zamanların bu teslimiyetçi mahlûkları, tabiî olarak millî ve haysiyetli direnişin hassas radarlarından kaçamadılar. Teslimiyetçilik cinneti geçirenlerin siyasî ve entelektüel ahlâklarının da tamamen dumura uğrayıp çöktüğünün en yeni delillerinden biri olan bu bakış açısı böylece deşifre edilecekti.
Şöyle ki: Irak’ta, hukuksuz ve insafsız işgal altında yapılan ve önceden tanzim edilen sözde seçimleri göklere çıkartan ve demokratik bulan kimler? En başta özgürlük tarihinde dönüm noktası olarak gören Bush ve şürekâsı ile onların ülkemizdeki taşeronları değil mi? Şimdi de esas sorumu patlatıyorum: Irak’taki kukla hükümetin bir devamı olarak öngörülen bir siyasî yapının meşrulaştırılması için dizayn edilen seçimler ‘demokratik’ oluyor da, İran’da seçimler nasıl ‘antidemokratik’ oluyor? Bir ‘süper zekâlı’ bunu izah etse de herkes bir anlasa!?
Şimdi sıra, yeni kurtarıcı melekleri Batılı efendilerinin stratejik yüzünü azıcık gösterdiğinde dehşete kapılıp panikleyen millî irade masalı kahramanlarına gelmiş bulunuyor. Aslında fazla diyecek bir şey yok! Her şey ortada ve her şey gözler önünde cereyan ediyor. Stratejik derinliklere fazla daldığı için küresel emperyalizm vurgunu yediği anlaşılan danışmanlarında takat kalmadığından, vaziyeti özetlemek yine bize düşüyor. Ama benim, ‘cinnet hâlindekiler’in meseleyi idrak edip edemeyecekleri konusunda garanti vermem mümkün değil.
Nasıl idrak etsinler; bir taraftan Meclis grup toplantısında “özelleştirme özgürlüktür” diyerek neoliberal dinin temel bir kutsalına sahip çıkacaksın, öbür taraftan halka poz vermek için bile olsa “kanun çıkartıp benzin piyasasını devletleştiririm” diyeceksin! Düpedüz, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” türünden laf ebeliği.
Durun daha bitmedi; gene son günlerde dökülen bir başka teslimiyetçilik incisi daha var. Hemen hatırlatıyorum: Mesele Kıbrıs davamız olunca, teslimiyetçiliğin bütün reklam spotlarını konuşturup AB pazarında açık artırmaya çıkartanlar; konu ‘koltuk statükosu’nu korumak olunca birden Kopenhag Kriterleri karşıtı olup çıkıveriyor. Kıbrıs’ı ver kurtul siyaseti, Kutsal Kopenhag Kriterleri içinde yer alıyor; ama seçim barajı yer almıyor! Bunun için de kimse Tayyip efendiye barajı düşürmeyi dayatamazmış! Bu kadarına pes vallâhi!..
Sözün kısası, AB genişleme ve derinleşme sürecini gözden geçirip değerlendirmeye alırken; ülkemde teslimiyetçilikte derinleşme süreci hızlanarak ilerliyor. Millî direniş cenahında ise, bunun gibi kararlı bir sürece ve mücadeleye rastlanmıyor. Bilâkis, sığlaşma emareleri artıyor, gerçek dayanışma bir başka ‘bahara’ kalıyor.
İşte, bütün bu gelişme ve dinamiklerin oluşturduğu ‘Türkiye manzarası’, ne yazık ki ‘kolektif cinnet hâli’ni tarif ediyor. Bu arada, böyle bir tarifin, başka vaziyete alt yapı oluşturduğunu iyi bilmek gerekiyor. Bilinmesi gereken de şu: Eğer durdurulup tersine çevrilemezse; siyasette, bürokraside, ekonomide ve medyada baş gösteren teslimiyetçilikte derinleşmenin ülkemizin tasfiye sürecinin ana merhalesini oluşturması kaçınılmaz olacaktır.